Bugün ofiste yine aynıydı. Sabahın erken saatlerinde bilgisayarımın başında, günlük işlerimi planlarken, Hakan Bey’in sinirli sesi odanın sessizliğini bozdu:
— Leyla, kahvemi nereye koydum?
— Her zaman olduğu gibi üst rafta, Hakan Bey, diye cevapladım, gözlerimi ajandan kaldırmadan.
— Eh, işe yarar bir şeyin var en azından, hafızan iyi, diyerek alaycı bir gülümsemeyle dolap kapağını çarptı.
Ofis yine titredi. Her zamanki gibi. Hakan Bey, kırkına merdiven dayamış, şakaklarındaki beyaz tellerle bile şık duran, şirketin yıldızıydı. Korkulan ama saygı duyulan biri. Ben ise kimsenin fark etmediği, yok sayılan biriyim.
Artık ofisin bir parçasıydım; görünmez ama gerekli. Belgeler benimleydi, sözleşmeleri ben yazıyordum, unutulan doğum günlerini ben hatırlatıyordum. Ama kimse bir “teşekkür” etmiyordu.
— Leyla, su getir, on dakikaya toplantımız var! diye seslendi muhasebeden bir iş arkadaşım.
— Hemen getiriyorum, diyerek iç çektim.
Hayatım bu ofiste bir gölge gibi geçiyordu. Oysa her şey umutla başlamıştı. Üniversiteyi dereceyle bitirmiş, hatta yüksek lisans yapmayı hayal etmiştim. Ama annem hastalanınca çalışmam gerekti. “Yıldız Holding”de işe başladım; önce departman asistanıydım, sonra genel müdürün sekreteri oldum.
Beş yıl. Beş yıldır kahve taşıyor, patronun takvimini düzenliyor ve sessizce aşağılanmaları dinliyordum. Kimse bilmiyordu, bu beş yıl boyunca her şeyi not aldığımı. Son altı aydır da diktafon kullandığımı.
Hakan Bey, yatırımcıların gözdesi, gittikçe daha pervasız hareket ediyordu. Özel görüşmelerinde sözleşme bedellerini şişirmeyi, rakipleri “ikna etmeyi”, denetçilere “yağ çekmeyi” konuşuyordu. Yanında bir hiç olduğumu sanıyordu. Oysa yanında Leyla vardı.
— Leylacığım, gel bir dakika, dedi bir gün, telefonundan başını kaldırmadan. Yeni bir stajyer kız gelecek, ona kahveyi, tuvaleti, oturacağı yeri gösterirsin. Gerisi seni ilgilendirmez. Zaten sen bizim küçük annemizsin, değil mi?
— Tabii ki, diyerek gülümsedim ve çıktım, not defterine saati ve söylediği sözü yazarken. Her şeyi kaydediyordum artık; otomatik bir refleks haline gelmişti.
Akşam geç saatlerde, ofis boşaldığında, bilgisayarımı açıp tüm verileri tabloya işliyordum. Ses kayıtları, belge taramaları, e-posta alıntıları, tedarikçi yazışmaları… Bunların bir gün işe yarayacağını biliyordum.
Ve o gün geldi.
Mart ayının sonunda ofiste bir söylenti yayıldı: Denetim gelecekmiş. Yatırımcılardan biri raporlarda tutarsızlık fark etmiş. Aynı gün Hakan Bey beni çağırdı.
— Leyla, bu raporlardaki bazı rakamları biraz düzeltmemiz gerekecek. Sen bu işleri bilirsin, diyerek göz kırptı ve bir flash bellek uzattı. Sessiz sedasız olacak. Zeki bir kızsın. Kimseye bahsetme.
Flash belleği aldım. Akşam üzerindekileri kaydettim. Kopyalarını çıkardım. Ve bir e-posta yazdım. Polise değil, oraya güvenmiyordum. Şirketin merkez ofisine, gerçek hissedarlara, “anonim” ibaresiyle tüm dosyayı gönderdim.
Üç hafta geçti. İşe sanki hiçbir şey olmamış gibi gidip geliyordum. Ta ki bir gün siyah takım elbiseli adamlar ofise dalana kadar.
— Hakan Öztürk Bey? İç soruşturma için sizi bekliyoruz. Lütfen bizimle gelin.
Ben sessizce flash belleği cebime yerleştirdim.
Şirkette panik başladı. Muhasebe arı kovanı gibi uğulduyordu. Kimisi işten atıldı, kimisi uzaklaştırıldı. Ama en çok Hakan zarar gördü.
İki hafta sonra merkez ofisten çağrıldım.
— Leyla Hanım, materyalleri dikkatle inceledik. Sayenizde şirketin itibarını kurtardık. Şube için iç yapıyı bilen, güvenilir birine ihtiyacımız var. Geçici yönetici olarak görev alır mısınız?
Şaşırmıştım.
— Ben mi? Yönetici?
— Evet. Sizde potansiyel görüyoruz. Önemli olan, bükülmediğinizdi. Bu değerli bir şey.
…
Bir ay sonra Hakan’ın odası benim oldu. Kapıdaki isim değişti. Eskiden “getir” diyenler, şimdi usulca tıklatıp gülümsüyordu:
— Leyla Hanım, bir dakikanız var mı?
Dinliyordum. Kin tutmuyordum ama unutmuyordum da.
Bir gün, IT’den Emre içeri girdi:
— Leyla… yani, Leyla Hanım, geçmişte sana… şey… mobilya gibi dediğim için özür dilerim. Aptallık etmişim.
Ona baktım ve hafifçe gülümsedim:
— Önemli olan şimdi nasıl davrandığın.
Çıktı. Akşam ofiste geç kaldım. Sessizlik içinde, masamın üzerine yumuşak bir ışık vuruyordu. Bir fincan kahve alıp bilgisayarı açtım, arşivi gözden geçirdim.
— Hakan Bey, dedim sessizce. Bütün o “Leylacığım”ların ve “işe yarar bir şeyin yok”larının karşılığı bu.
Sonra bilgisayarı kapattım ve eve gittim. Yarın yeni bir gündü. Ve bu “görünmez” kadının artık görünen bir hayatı, söz hakkı ve saygınlığı vardı.
Altı ay sonra…
Kapıdaki “Geçici Yönetici” yazısı kaldırıldı. Hissedarlar kararını vermişti: Şube toparlanırsa kalıcı olacaktım. Toparlanmazsa “daha tecrübeli” biri gelirdi.
Ve çalıştım. Sabah akşam, hafta sonları demeden. Şirketin yapısını değiştirdim, işe yaramayanları gönderdim, sVe Emre’ye dönüp, “Artık kimsenin gölgesi olmayacağım,” dedim, güneşin son ışıkları odanın penceresinden süzülürken.




