Kızın Dönüşü

Kızım Dönüyor

“Ben gidiyorum, baba,” dedi Elif’in sesi titreyerek, ama gözlerinde bir inat parlıyordu. Dar mutfağımızın kapısında durmuş, telefonunu bir can simidi gibi sıkıyordu. Kot ceketinin üzerinde “Hayal” yazan bir rozet vardı. “Teyzem Leyla’ya, İstanbul’a. Orada hayat var en azından.”

Ahmet, elindeki soğumuş çay bardağını tutarak donakaldı. Kızı, onun Elif’i, ona öyle bakıyordu ki sanki yabancıydı. Pencerenin dışında akşamın şehri uğulduyordu—korna sesleri, komşu çocukların kahkahaları—ama Ahmet’in göğsünde bir fırtına öncesi sessizliği vardı.

“Gidiyor musun?” diye tekrarladı, sesini mümkün olduğunca düz tutmaya çalışarak. Bardak o kadar sıkı kavramıştı ki parmakları bembeyaz olmuştu. “Orada daha iyi olacağını mı sanıyorsun? Bensiz?”

“Burada ne var ki?” Elif, koyu renk saçlarını geriye atarak burun kıvırdı. “Sen zaten geçmişe takılıp kalmışsın. Annemle. O eski otobüsünle. Daha fazla dayanamıyorum, baba. On beş yaşındayım ama bir kafeste gibiyim!”

Arkasını döndü ve kapıyı çarparak odasına girdi. Ses apartmanın koridorlarında yankılandı. Ahmet bardağı masaya bıraktı, kalbinin sıkıştığını hissederek. Elif’in haklı olduğunu biliyordu—geçmişe bir can simidi gibi tutunmuştu. Ama onu bırakmak? Bu onun gücünün ötesindeydi.

***

Sabah, şehrin kenarındaki o beton apartman dairesinde, yanık kokan ekmekler, kahve ve Ahmet’in üstüne sinen motor yağı kokusu vardı. Her zamanki gibi altıda uyanmış, ilk sefere yetişmek için hazırlanıyordu. Depoda, soluk mavi renkli eski otobüsü bekliyordu. Şoförlük rutin bir işti ama güvenilirdi—tıpkı bir kalp atışı gibi. Eşi Ayşe’nin ölümünden sonra, beş yıl önce, onu ayakta tutan şeydi bu iş.

“Elif, kalk, okula geç kalacaksın!” diye seslendi, ocakta sahanda yumurta çevirirken. Tavadan tıslamalar geliyor, radyodan hafif bir pop müzik çalıyordu. Cevap yoktu. Elif son zamanlarda neredeyse hiç konuşmuyor, kulaklıklarına veya telefon ekranına gömülüyordu.

“Baba, kendim hallederim,” diye homurdandı, sonunda mutfağa girerek. Okul üniforması buruşmuş, siyah spor ayakkabılarının bağcıkları çözük, sırt çantası bir omzunda asılıydı. “Yine bütün gece garajda mı takıldın?”

“Motoru kontrol etmem gerekiyordu,” diye omuz silkti Ahmet, ona yumurta ve bir tost uzatarak. “Ye bunu, yoksa öğlene kadar dayanamazsın.”

“Aç değilim,” diye gözlerini devirdi Elif, ama tostu alıp bir ısırık aldı. Tıpkı Ayşe’ye benziyordu—aynı koyu renk gözler, aynı inatçı çene, sinirlendiğinde kaşlarını çatma huyu. Elif’e baktıkça eşini görüyordu Ahmet—eski evlerinde, yeni evliyken, gülen Ayşe’yi. Ama Ayşe gitmişti—kanser onu çabucak almış, geride on yaşında bir Elif ve Ahmet’in dolduramadığı bir boşluk bırakmıştı.

“Baba, bugün geç geleceğim,” diye savurdu Elif, kapıya yönelerek. “Okulda bir projemiz var, sonra Zeynep’le biraz takılacağız.”

“Tamam, ama ara,” dedi, ellerini havluyla silerek. “Geç saatlere kadar gezme, Elif. Endişeleniyorum.”

“Tamam, biliyorum,” diye homurdandı ve gitti, arkasında meyveli şampuanının kokusunu bırakarak.

Ahmet iç çekti, kahvesini bitirdi ve depoya doğru yola koydu. İş arkadaşlarının “Dede” dedikleri otobüsü onun için bir araçtan fazlasıydı. Onun dünyasıydı—benzin kokusu, plastik koltukların gıcırtısı, her sabah kendisiyle selamlaşan tanıdık yüzler. Ama Elif bu otobüsten nefret ediyordu. “Baba, o da senin gibi—yaşlı ve sıkıcı,” demişti bir gün, ve bu Ahmet’in tahmin ettiğinden daha çok acıtmıştı.

***

Ahmet her şeyin nasıl başladığını hemen anlamamıştı. Ayşe’yi ilk gördüğünde yirmili yaşlarının başındaydı—durakta dikiliyordu, mavi elbisesi ve dağınık saçlarıyla, bozuk para vermeyen kondüktöre kızıyordu. Ahmet, o zamanlar stajyerken, otobüsün kapılarını açmış ve gülümsemişti.

“Biletsiz bin,” diye göz kırpmıştı, şapkasını düzelterek. “Yeter ki mahalleyi ayağa kaldırma.”

“Ben bağırmıyorum,” diye burun kıvırmıştı Ayşe, ama gülümsemişti, yanakları pembeleşerek. “Sen hep böyle misin?”

“Sadece güzel kızlara,” diye şakalaşmıştı Ahmet, ve Ayşe başını geriye atarak gülmüştü.

İşte böyle başlamıştı hikayeleri. Ayşe bir okulda müzik öğretmeniydi, gitar çalmayı ve çeşitli şarkılar söylemeyi severdi—Barış Manço’dan Sezen Aksu’ya kadar. Gezme hayalleri kurardı, denizi, bahçeli bir evi, Elif’in çıplak ayaklarla koştuğunu hayal ederdi. Ahmet ona her şeyi vaat etmişti, ama hayat başka türlü yazmıştı. Elif, otuzlarının başında doğmuştu, ve Ayşe mutluluktan ışıl ışıl parlıyor, ninniler mırıldanıyordu. Sonra doktorlar gelmiş, teşhis, hastaneler. Ahmet son ana kadar elini tutmuştu, ama bu yeterli değildi.

“Elif’e iyi bak,” diye fısıldamıştı Ayşe hastane odasında, sesi sonbahar yaprağı gibi hafif. Oda ilaç kokuyor, pencereden ince bir yağmur damlıyordu. “Ve kendine, Ahmet. Yaşamayı unutma.”

“Söz veriyorum,” demiştiAhmet, o gün otobüsün anahtarını depoya bıraktı ve artık yeni bir yolculuğa, Elif’in yanında olmaya söz verdi.

Rate article
Lifequest
Kızın Dönüşü