Fazla Ağız
Masa etrafında herkes sıkışmıştı. Beş metrekarelik mutfak, iki yetişkin ve üç çocuğu artık alamıyordu.
“Kemal, salondan tabureyi getir.”
Onaltı yaşındaki delikanlı gözlerini devirdi ama itaat ederek gitti, elinde tabureyle geri döndü.
“İşte. Masayı biraz kaydırıp hepimiz sığarız. Sorun yok, Mehmetçiğim, sorun yok,” dedi kadın, bütün bu karmaşaya sebep olan beş yaşındaki çocuğa bakmadan. Kocasına döndü, ki adamın yüzündeki memnuniyetsizlik her halinden belliydi.
İlk tabağı, sıcak mercimek çorbasıyla, ailenin babasına koydu Emine. Çabucak ekmeği, pastırmayı dilimledi, kızına sarımsak verdi soyması için. Kısa sürede diğer tabaklar da masaya gelmişti. Büyük oğul, babasını taklit ederek, tabaktan bir parça çavdar ekmeği aldı, üzerine ince bir dilim pastırma koydu ve ağzına attı, ardından bir kaşık çorba. Sarımsaklar baba ile oğul arasında hızla tükendi, tabak bomboş kaldı.
Mehmet elinde kaşığı tutuyor ama yemiyordu; karşılıklı oturan iki erkeği izliyordu. Onlar gibi yapmak istiyordu ama tabaklar çok uzaktaydı, uzanamıyordu.
“Ye,” dedi on yaşındaki Ayşe, çocuğa bir parça ekmek uzattı, sonra da pastırma.
Mehmet hemen kaptı ve sanki çikolatalı şeker çiğniyormuş gibi yemeye başladı. Emine gülümsedi ve o da kaşığını aldı.
İkinci tabağı baba reddetti. Kemal sessizce başını salladı. Kız ise ekmeğini tuzlamak için tuz istedi. Çay sessizlik içinde içildi. Herkes kendi fincanına bakıyordu. Kurabiyeler ve peksimetler çabucak tükenmişti; herkes acele ediyordu.
Yemek bittiğinde, Hasan masadan ilk kalkan oldu ve dedi ki:
“Bundan sonra çocuklar önce yesin, sonra biz. Masa küçük.”
Emine elinde tabakla durdu, itiraz etmek istedi ama kocasına karşı gelmedi, hiçbir tepki vermedi. Kemal, hâlâ peksimet çiğneyen çocuğa öfkeyle baktı.
Dün baba eve tek başına gelmemişti. Kapıyı açtı ve hızla içeri girmesi için çocuğu itti.
“Gir, Mehmet,” demişti Emine, elinde bir havluyla koridorda duruyordu.
Belliydi ki ebeveynler bu durumu konuşmuşlardı ve Mehmet’in eve gelişi onlar için düşünülmüş bir adımdı.
“Bu da kim?” diye sormuştu Kemal, elinde kitapla odasından çıkmıştı.
“Bu Mehmet,” diye yanıtlamıştı annesi mümkün olduğunca yumuşak bir sesle.
“İsmini duydum. Kim o?” diye tekrar sormuştu oğul.
Hasan ve Emine bu soruya hazırlıksızdı. Tabii ki çocuklara önceden anlatmalıydılar ama önemsememişlerdi bu kadar önemli bir detayı.
“Mehmet bizimle yaşayacak, odanıza bir koltuk daha koyacağız.”
“Bizim odamıza?” diye atılmıştı Ayşe de koridora fırlamıştı.
Kardeşiyle paylaştığı oda bir dolap ile ikiye ayrılıyordu ve bir koltuk daha koymak demek, her şeyi yeniden düzenlemek demekti. Oda zaten küçüktü, nereye koltuk sığacaktı, kimse anlamamıştı.
“Bir şey olmaz, sıkışırsınız.”
Babanın ailedeki otoritesi sorgulanamazdı. Çoğu zaman bir şey söylemesine bile gerek kalmazdı; sert bir bakışı yeterdi, çocuklar ne yapmaları gerektiğini anlardı.
Yedi yıl önce baba aileyi terk etmişti. Korkunç bir kavga çıkmıştı. Her zaman sakin olan anne çığlık çığlığa ağlıyor, iki küçük çocukla kendisini bırakmaması için yalvarıyordu. Ama Hasan sadece bir çanta topladı ve gitti. Aşık olmuştu. Fabrikada Neriman’ı görmüş ve başka hiçbir şey düşünemez olmuştu. Çocuklar onu durduramamıştı.
İki yıl sonra Hasan geri döndü. Aynı çantayla. Özür dilemedi, sadece açık kapının önünde dedi ki:
“Boşanma davası açtıysan, giderim. Orada her şey bitti.”
Emine tek kelime bile edemedi. Kaç gün ve gece bu anı beklemişti, ne kadar zorlanmıştı. Ve işte gelmişti. Ama söyleyecek bir şey bulamadı. Çoktan affetmişti. Sadece görmek istemişti.
Neredeyse bir yıl komşu gibi yaşadılar, ta ki Hasan her şeyi anlatıp eşinden özür dileYıllar geçtikçce, Kemal artık Mehmet’in sadece bir “fazla ağız” olmadığını, ailenin en değerli parçalarından biri olduğunu anladı.




