Kendi Ailemiz Değil
Fabrikadan ikramiye alan Alparslan, iki arkadaşıyla küçük bir meyhanede oturuyordu. İkramiye büyük değildi ama o evlenmemişti, parayı pek umursamazdı.
“Para varsa güzel, yoksa maaşı beklerim,” diye gülüyordu arkadaşlarına. Onlar karılarına para vermekten şikayet ederken, Alparslan sakladıkları harçlıklarını sayıp duruyordu.
“Haklısın Alparslan, bekâr olmak kolay,” diye iç çekti İsmail. “Bense üç çocukla geçinmeye çalışıyorum. Sana tavsiyem, sakın evlenme, yoksa karın da seni didik didik eder: Çocuk doyurmak, ayakkabı almak, kıyafet büyütmek derken işin içinden çıkamazsın…”
Herkes gülüyordu ki bir kız yanlarına ilişti. Şen şakrak, gözü pek bir şeydi. Alparslan’ı görür görmez kucağına oturuverdi. Arkadaşlarından genç olan Alparslan, utandı ama yine de kızı kucakladı.
“Adım Sevil,” dedi kıkırdayarak. “Seninki?”
“Alparslan,” diye mırıldandı o, arkadaşlarıysa göz kırpıp sırıtıyordu.
Sevil ayağa kalktı, İsmail’in diğer masadan getirip özenle yerleştirdiği sandalyeye kuruldu. Alparslan köylü bir delikanlıydı, şehre geleli bir yıl olmuştu. Utangaçtı, bu kadar atak kızlarla nasıl başa çıkacağını bilemiyordu. Ama Sevil’den hoşlanmıştı. O gece birlikte ayrıldılar. Sabah yanında uyandığında, aceleyle giyinip işe gideceğini söyledi. Sevil yatakta kaldı.
“Alparslan’cığım, umarım bu son görüşmemiz değildir?” diye gerinerek mırıldandı. “İşten sonra bana gel, seni beklerim.”
İş günü Alparslan’a bitmek bilmedi ama çıkışta şimşek gibi Sevil’in yurduna koştu. Hakikaten de onu bekliyordu. Alparslan bu ateşli kıza körü körüne aşık oldu, arkadaşlarının “Sık sık erkeklerle takılır” uyarılarına kulak asmadı. Hatta evlenme teklif etti bile.
Bir yıl sonra kızları Gülşah doğdu. Sevil başlarda iyi bir ev kadınıydı. Yemek yapar, temizlik yapar, çocuğu emzirirdi. Ama Gülşah bir yaşına basınca işler değişti. Alparslan işteyken bebeği komşuya bırakıp çıkıp giderdi. Akşam eve geldiğinde, komşu kızıyordu:
“Alparslan, benim de iki kızım var. Senin Gülşah’a bakamam artık, Sevil’e söyle!”
Kavgalar, bağrışmalar… Alparslan karısını tehdit etti, “Bir daha çocuğu bırakıp içkili gelirsen!” ama Sevil evine erkek getirmeye başladı. Kocası işten döndüğünde içeride kıyamet kopuyordu. O da hepsini kapı dışarı ediyordu. Son kavgalarından birinde Sevil patladı:
“Al Gülşah’ını da sür git köyüne! İkiniz de bana yük oldunuz!”
Alparslan öyle yaptı. Zaten aklından geçiriyordu, belki Sevil akıllanır diye umut etmişti. Köyde annesi Hatice çok hastaydı, artık yataktan kalkamıyordu. Komşusu Ayşe ona bakıyordu. Evleri yan yanaydı, neredeyse arada çit bile yoktu. Ayşe kendi avlusundan geçip Hatice’nin bahçesine girebiliyordu. Hatta yemek taşımak bile kolaydı.
Alparslan uzun zamandır köye gelmemişti, annesinin bu halini bilmiyordu. Onun dışında kimsesi yoktu. Şimdi iki yaşında bir kız ve hasta bir anne… Köyde iş buldu, Gülşah’a Ayşe baktı. Onun da üç yaşında bir oğlu, Yusuf vardı. İki çocuk birlikte oynuyordu.
“Sağ ol Ayşe, sen olmasan ne yapardım bilmiyorum,” diye teşekkür ediyordu Alparslan.
Ayşe evliydi ama kocası Halil külhanbeyinin tekiydi. İçip kavga ederdi, Alparslan defalarca ona haddini bildirdi. En son öyle bir ders verdi ki Halil, bir daha dönmemek üzere köyü terk etti. Annesinin yanına, başka bir köye gitmiş dediler. Ayşe üzülmedi, aksine Alparslan’a minnettardı. Kocasından korkuyordu.
“Ah Alparslan, evim huzur buldu. İyi ki ona dersini verdin. Artık dönmez,” dedi. Sonunda boşandılar. Bir ay sonra Hatice vefat etti.
Hatice’yi defnettiler. Artık Alparslan işe giderken Gülşah, Ayşe’nin yanına koşuyordu. Minnettarlığını göstermek için Alparslan komşusuna elimden gelen yardımı yapıyordu. Onun evi küçük ve eskimişti, dedesi ile ninesi orada yaşamıştı. Ayşe’nin eviyse güzeldi. Babası Hüseyin, civarın en iyi marangozuydu. Kendine de sağlam bir ev yapmış, ama içinde çok yaşayamamıştı.
Ayşe’nin anne-babası peş peşe gitmişti. Önce babası, “Ağır keresteleri tek başına taşımaktan yıprandı” derdi. Annesi de iki yıl sonra aniden hastalanıp gitti. Ayşe on altısında ablasıyla kalmıştı.
Sonra ablası evlenip başka köye taşındı. Ayşe on sekizinde tek başına kaldı. İşte o zaman Halil’in talibi çıktı. Hatice ona akıl vermişti:
“Evlen Ayşe, Halil isterse evlen. Bir başına ne yapacaksın?” Öyle de oldu.
Yusuf doğdu. Ayşe çok mutluydu, oğlunu seviyordu ama kocasından adım adım soğudu.
Annesi öldükten sonra Alparslan düşünmeye başladı. Ayşe’den hoşlanıyordu, hem de çok. Sevil’le kıyaslanmazdı. Evine bağlı, şefkatli, yemekleri lezzetli… Ona öyle tatlı tatlı bakıyordu ki…
“Nasıl oldu da Sevil’le evlendim? İşte böyle bir kadın olmalıydı. Ben mi görmemişim, gidip yanlış ata oynadım,” diVe böylece Gülşah ile Yusuf da tıpkı anne babaları gibi, gerçek aşkı buldukları o küçük köyde, mutluluğu yakaladılar.




