Kocasını Eğittim

Damadımı Eğittim

Musluğun ucundan damlayan su, kurumuş omletin tam ortasına düşüyordu — tik, tik, tik.

Ayşe, elinde süngeri sıkarak lavabonun başında öylece dikildi. Dün akşamdan kalan tava, sarı lekeler ve ekmek kırıntılarıyla çevrili, ona sanki kınar gibi bakıyordu. Yanında yağ bulaşığı olan bir tabak, kahve halkalı bir fincan, reçel yapışmış bir bıçak duruydu. Mehmet, çoktan aşınmış “Şahin”iyle işine gitmişti, kahvaltı sonrası her zamanki manzarayı geride bırakarak.

“Yine mi?” diye geçirdi içinden Ayşe ve musluğa istemsizce uzandı. Sıcak su, tavanın dibinde köpükler çıkartarak aktı. Ayşe süngeri ıslatıp üzerine bir damla bulaşık deterjanı sıktı ve işe koyuldu.

Üç ay önce, ilk kez Mehmet’ten bulaşıklara yardım etmesini istemişti. O an şaşkınlıkla kaşlarını kaldırmıştı, sanki ona Ayasofya’nın kubbesini boyamasını ya da Çince öğrenmesini teklif etmiş gibi.

“Ayşe, bu kadarcık şey işte,” demişti, televizyondaki maçı izlemeye devam ederek. “Beş dakikada biter.”

Beş dakika. Her sabah. Her akşam. Ayşe süngeri ovalarken zihninden hesaplıyordu: Bir yılda bu “ufak iş” tam otuz saat ediyordu. Haftalık bir çalışma süresi, lavabonun başında geçirilmiş.

Tava hemen teslim olmadı. Kurumuş yağ, kazıma ve sabır istiyordu. Yumurta sarısı teflona işlemiş, sarı izler bırakmıştı. Ayşe inatçı lekeleri ovarken dün akşamı hatırladı: Mehmet’in yemekten sonra telefona gömülüp sosyal medyayı kaydırdığı, kendisininse yalnız başına sofrayı topladığı o anı.

“Mehmet,” diye seslenmişti kibarca, azarlıyormuş gibi çıkmamaya çalışarak, “Belki tabağını kendin yıkarsın?”

Ekrana bakmaya devam etmişti. Başparmağı otomatik olarak gönderileri kaydırıyordu — yüzler, kediler, espriler.

“Şimdi…” diye mırıldanmıştı, ona bile bakmadan. “Günüm nasıl geçti görüyorsun ya.”

Gün. Onun her zaman “nasıl geçtiği belli” bir günü oluyordu. Projeler yetişmiyordu, müşteriler arıyordu, patron rapor istiyordu.

Peki ya onunki neydi — tatil mi? Kaplıca mı? Ayşe de çalışıyordu — küçük bir muhasebe ofisinde, belki Mehmet kadar kazanmıyordu, ama sekiz saat boyunca, herkes gibi.

Temizlenmiş tavayı kurulama rafına koydu, sıra bardaktaydı. Kahve telvesi ıslanmış, kahverengi bir bulamaça dönüşmüştü. Porseleni süngerin sert tarafıyla ovarak neden bu kadar üzüldüğünü düşünüyordu.

Mesele bulaşıkların kendisi değildi — ne var ki, on dakikalık iş. Mesele, Mehmet’in emeğini görmezden gelmesiydi. Onun için kirli tabaklar sihirle yok oluyor, temizler dolapta kendiliğinden beliriyordu.

Çamaşır makinesindeki kıyafetler ütülenmiş gömleklere dönüşüyordu. Buzdolabındaki malzemeler sıcak bir akşam yemeği oluveriyordu. Toz, hiçbir bez dokunmadan mobilyalardan siliniyordu.

Onun dünyasında ev işleri, şebekedeki elektrik gibi doğal bir şeydi. Düğmeye bas — ışık yansın. Musluğu çevir — su aksın. Eve gel — her yer temiz, yemek kokuyor, her şey yerli yerinde.

“Yardımına ihtiyacım var,” demişti bir hafta sonra, lavaboya sadece tabak değil, bütün bir çorba tenceresini bıraktığı gün. Üç litrelik emaye tencere, kenarlarında yapışmış lahana yapraklarıyla. “Para değil, hediye değil. Sadece… yaptığım şeyi fark et. Ve el at.”

Mehmet dizüstü bilgisayarından başını kaldırdı, iş için bir şeyler yazıyordu. Yüzünde içten bir şaşkınlık, neredeyse kırgınlık vardı.

“Ne var yani? Beş dakikalık iş! Müşteriler dün geceden arıyor, sen bir tencere yüzünden…”

Beş dakikalık iş. Ayşe onun yüzüne baktı — açık, biraz sinirli, tamamen samimi — ve anladı: Gerçekten sorunu görmüyordu.

Yapmıyordu, numara yapmıyordu. İçtenlikle bulaşık yıkamanın beş dakika sürdüğüne inanıyordu. Aklında muhtemelen şöyle bir hesap vardı: Tabak çalkalandı — otuz saniye, süngerle ovuldu — bir otuz daha. Tamam, bir dakika.

Lavaboyu önceki günün kırıntılarından temizlemeyi, suyu açıp ısınmasını beklemeyi, temiz sünger almayı, deterjan sıkmayı hesaba katmıyordu. Sonra yapışmış yağı çıkarmayı, durulamayı, kurulamayı… Ya tabak bir değil de yirmiyse? Ya beş tava, üç tencere, on bardak, yığınla kaşık varsa?

O gece yatakta, Mehmet’in düzenli nefesini dinlerken konuşmalarını zihninde tekrarladı. Mehmet uyuyordu, yatağın yarısını kaplayarak, hafifçe horluyordu. O ise bir türlü rahat edemiyordu.

“Ya ben sadece… yapmasam?” diye geçirdi birden içinden.

Düşünce o kadar beklenmedikti ki Ayşe dirseğinin üzerine doğruldu. Bulaşıkları yıkamayacaktı. Kin için değil, inat olsun diye değil. Sadece onun “beş dakikalık iş” dediği şeyi yapmayı bırakacaktı. Kendisi görsün, gerçekte ne kadar zaman aldığını.

Sabah cezvede kahvesini yaptı, tostunu kızarttı, kahvaltısını etti — ve lavaboya dokunmadan işe gitti. Mehmet’in fincanı, kırıntılı ve yağlı tabakla masada kaldı.

Gün içinde birkaç kez sabahki sahneye döndü zihni. MehErtesi gün Mehmet kahvaltıdan sonra kendi tabağını yıkadı, Ayşe’nin gözlerindErtesi sabah, Mehmet kahvaltıdan sonra ilk kez hiçbir şey söylemeden kolları sıvadı, tabakları yıkarken Ayşe’nin yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.

Rate article
Lifequest
Kocasını Eğittim