Yorulmak Bilmez
Ayşegül küçüklüğünden beri doktor olmayı hayal ederdi. Ailesiyle birlikte küçük bir köyde yaşıyordu, okula gitmek için her gün üç kilometre koşarak yakındaki kasabaya giderdi. Orada hem okul, hem sağlık ocağı, hem postane, hem de üç bakkal vardı.
Okul büyük ve yeniydi, kızcağız keyifle ders çalışıyor, her şey ona kolay geliyordu, beşinci sınıfı bitirmek üzereydi.
“Ayşe, kalk artık, ne diye yatıyorsun böyle?” diye bağırdı annesi, elinde henüz sağdığı sütle eve girdiğinde. “Okula geç kalacaksın, ahıra giderken seni uyandırmıştım ya!”
“Ayvah, anne, haklısın!” diyerek fırladı Ayşegül, iki dakikada yüzünü yıkayıp giyindi, çantasını kapıp kahvaltı etmeden evden fırladı. Hatice Hanım, peşinden yetişip eline iki gözleme sıkıştırdı.
Okula kadar üç kilometre koşmak kolay değildi. Yol boyunca telefon direklerini sayarak koşuyor, tek başına gidiyordu, diğer çocuklar çoktan okula varmıştı. Yorulunca biraz yavaşlıyor, sonra yeniden hızlanıyordu.
“Geç kaldım herhalde,” diye düşünüyordu içinden.
Okula zilin çaldığı anda yetişti, hızla ikinci kata çıkıp sınıfa daldı. Yeni oturmuştu ki, Türkçe ve edebiyat öğretmeni Sevgi Hanım içeri girdi.
“Ayşe, ne oldu sana? Sanki peşine cinler takılmış gibi!” dedi sıra arkadaşı İnci. “Yoksa uyuyakaldın mı? Sana hiç böyle olmazdı.”
“Evet, uyumuşum,” diye fısıldadı Ayşegül ve ders başladı.
O gün okulda her şey her zamanki gibiydi. Dersler bittiğinde, kızların yanına katılıp köye doğru yürüdü. Sonra erkekler yetişti, birbirlerini itip kakıyor, şakalaşıyorlardı. Böyle eğlenerek eve vardılar.
Anahtarı sakladıkları yerden alıp kapıyı açtı, eşiğinde ayakkabılarını çıkarıp içeri daldı. Bu saatte evde genelde kimse olmazdı. Babası işte, annesi de postacı olarak çalışıyordu. Tam odasına yöneldiği sırada, küçük odadan gelen şiddetli bir öksürük duydu. Donup kaldı.
“Bu da kim?” diye geçirdi içinden. “Cinler mi? Annem bir keresinden bahsetmişti, ama ben gülüp geçmiştim.”
Kendi odasına kaçıp kapıyı kapattı. Üstünü değiştirirken kulak kabarttı. Odasından mutfağa geçmek için kapıyı açtığında, yine o öksürüğü duydu. Belli ki bir erkek öksürüyordu.
“Babam işte, o erkenden çıkar. Peki bu kim olabilir?” Odaya bakmaya korkuyordu, perde çekiliydi, uzaktan göremiyordu.
Zorla bir şeyler yiyip evden fırladı, annesini bulmayı umuyordu. Sokakta bakındı ama göremedi, banka oturdu. O sırada komşunun oğlu Murat geçiyordu. Yedinci sınıfa gidiyor, bazen birlikte okula yürüyorlardı.
“Murat!” diye seslendi el sallayarak. “Gel bir dakika!”
“Ne var?” diye sordu Murat.
“Murat, evde biri öksürüyor, korkuyorum. Annem babam yok.”
“Nasıl yani? Kim?”
“İşte öyle. Bilmiyorum ki. Okula giderken kimse yoktu. Geldim, biri öksürüyor. Odaya bakmaya korkuyorum, hadi gel birlikte bakalım.”
“Tamam,” dedi Murat ve eve girdiler.
Kulak verdiler—sessizlik. Ayşegül perdeyi işaret etti, Murat araladı, birlikte baktılar. Yatakta sıska bir adam yatıyordu, deri kemik kalmıştı.
“Merhaba, siz kimsiniz?” diye sordu Ayşegül, Murat’ın arkasında durarak.
“Merhaba,” diye hırıldadı adam. “Ben Cemal, senin dayın.”
Ayşegül’in Cemal diye bir dayısı olduğunu bilmiyordu. Perdeyi tekrar çektiler, Murat’la birlikte çıktılar.
“İşte dayın buymuş, korktuğun neymiş? Neyse, ben gidiyorum, annem bekliyor.”
Ayşegül annesini bekledi, gelir gelmez dayısını sordu.
“O senin dayın Cemal, yani benim küçük kardeşim. Uzun süre hapiste yattı, yeni çıktı. Hastalıktan bitap düşmüş. Sen küçüktün, hatırlamazsın onu.”
Güç bela gelmişti. Babası, “Bırak bizde kalsın, kendine gelsin. Belki şifalı otlarla iyileşir,” demişti. Ama Hatice Hanım şüpheliydi: “Galiba yaşayamaz.”
Cemal, Hatice’nin küçük kardeşi, haylaz bir çocuktu. On altısında, okula gittiği kasabada bir bakkal soymuştu arkadaşlarıyla. Kasada para yoktu, ama şeker, bisküvi, sigara ve şarap almışlardı. Ormandaki terk edilmiş bir kulübeye saklayıp sarhoş bile olmuşlardı. Yakayı ele verdiler, Cemal’e üç yıl verildi. Çocuk ıslahevinde yattı, sonra yetişkin hapishanesine gönderildi. Orada da başını derde soktu. Şimdi yirmi beşinde, ölümün eşiğinde dönmüştü.
Ayşegül, dayısının öksürüklerini duydukça uyuyamadı. Okulun olduğu kasabada, her derde deva olduğu “şifacı Nine” diye bilinen bir kadın yaşardı.
“Okuldan sonra ona uğramalıyım,” diye düşündü Ayşegül. “Belki şifalı ot önerir.”
Okuldan çıkınca nineyi buldu.
“Merhaba nineciğim, dayımı kurtarmam lazım. Çok hasta, belki ölecek.”
Yaşlı kadın onu masaya oturttu, çay doldurdu, bir tabak börek uzattı.
“Anlat bakalım kızım, nedir derdin?” Ayşegül her şeyi anlattı.
Nine dinledi, raflardan kese kağıtlarıyla bez torbalar indirdi, bir kağıda notlar yazdı.
“İşte kızım, nasıl demleneceğini yazAyşegül gülümseyerek dayısının artık iyileştiğini gördü ve içindeki doktor olma arzusu iyice güçlendi, çünkü bir insanın hayatını değiştirmek kadar güzel bir şey yoktu.




