Rüya gibi bir kasabada, renklerin solduğu bir sonbahar günüydü. Kapı çalındı, Emre, çocukluk arkadaşı İsmail’i içeri aldı.
“Hoş geldin!” dedi Emre, sımsıkı sarıldı.
“Vay canına, ne zamandır görüşemedik,” dedi İsmail. “Büyükannemin vefatından beri aradan dört ay geçti. Bir türlü gelemedim. Şimdi izin aldım, burada dinleneyim dedim.”
“Harika düşünmüşsün,” dedi Emre, gözleri parlayarak. “Orman gölüne balığa gideriz, belki de şu çocukluğumuzda yüzdüğümüz dereye. Hatırlıyor musun?”
Çocukluk arkadaşlarıydılar. Köy sokaklarında koştururlar, derede yüzerler, okulda aynı sırayı paylaşırlardı. İsmail her zaman daha hareketli ve fikir üreten tarafıydı, Emre ise hep onu desteklerdi.
“Eşin nerede, yalnız mısın?” diye sordu İsmail.
“Markete gitti, birazdan gelir. Evin direği o. Yemekleri öyle lezzetlidir ki, beni besledikçe besler,” dedi Emre, gururla.
Altı yıl önce evlenmişlerdi ama henüz çocukları olmamıştı. Ayşe, eşiyle birkaç kez hastaneye gitmiş, doktorlar her şeyin normal olduğunu, sabretmeleri gerektiğini söylemişti.
Emre, sevgisini fazlasıyla gösterirdi. Ona her konuda yardım eder, ağır kaldırmaz, her an yanında olurdu. Köydeki kadınlar Ayşe’yi kıskanır, “Ayşe’ye bak, Emre neredeyse onu kollarında taşıyor,” derlerdi.
Ayşe ise keyfine göre yaşardı. Ev işleriyle uğraşır, bazen komşuların çocuklarını görünce içi burkulurdu. Köyün belediyesinde muhasebeci olarak çalışıyordu.
Çocuk konusunu açmamaya özen gösterirlerdi ama Emre sık sık düşünürdü: “Bir çocuğumuz olsa, aramız daha da sıkılaşır.” Bazen eşinden bir soğukluk hissederdi.
“Merhaba,” diye tatlı bir ses duydu İsmail. Döndü, elinde siyah bir poşetle Ayşe kapıda duruyordu. Emre hemen poşeti aldı, mutfağa götürdü.
“Selam,” dedi İsmail, Ayşe’nin ince belli bedenine, dalgalı sarı saçlarına bakmadan edemedi. “Ben İsmail, Emre’nin çocukluk arkadaşı.”
“Senin böyle bir arkadaşından hiç bahsetmemiştin,” dedi Ayşe, kocasına dönerek.
“Şehirde yaşıyor,” dedi Emre. “Büyükannesi birkaç ay önce vefat etti. Köyün öteki ucunda otururdu, belki hatırlarsan, Fatma Nine?”
“Ah, evet,” dedi Ayşe. “Demek torunu sensin. İsmail bizim şehir çocuğumuz, okul bitince hemen gitti.”
“Aynen öyle,” diye güldü İsmail.
“Tamam Ayşe, biz biraz hava alalım, sen de bir şeyler hazırlarsın,” dedi Emre ve dışarı çıktılar.
Bugün hafta sonuydu, pazartesiden itibaren Ayşe’nin izni başlıyordu. Eylül başıydı, yapraklar sararmış, rüzgârda savruluyordu.
Bahçedeki kamelyada sofrayı kurdu. Böyle bir havada içeride oturmak istememişti. Emre ve İsmail geldi, sofraya oturdular.
“İsmail, ne güzel oldu bu ziyaretin. Nihayet balığa çıkarız. Keşke daha sık gelsene! Birlikte inek güttük, bahçelerden elma çaldık, şimdi şehirli oldun,” dedi Emre.
“Boş ver şehirliyi, ben bu köyde doğdum,” diye omzuna vurdu İsmail.
Eski günleri yâd ediyorlardı. Ayşe, bu iki arkadaşa bakıyor, erkek dostluğuna şaşırıyordu. Fırındaki böreği hatırladı, koşup getirdi, dilimledi.
“Vay canına, böyle lezzetli börek yemedim!” dedi İsmail, ağzı kulaklarında. “Ayşe, harikasın!”
“Evet, eşim çok iyi pişirir,” diye övündü Emre. Şarap içip gülüştüler.
Akşama kadar oturdular, kahkahalar havada uçuştu. Hava kararmıştı, Ayşe ışığı yaktı. İçinden, “İyi ki Emre, İsmail gibi yakışıklı değil,” diye düşündü. “Çok güzel konuşuyor. Şehirde bir sürü kadın vardır herhalde. Boşuna evlenmemiş.”
O gece geç saatlere kadar oturdular. İsmail evine döndü. O günden sonra sık sık uğramaya başladı. Emre işteydi ama akşamları buluşuyorlardı. Bir hafta sonu balığa gittiler. Hava güzeldi. Tutulan balıkları bahçede mangalda pişirdiler, eski arkadaşlar da geldi, neşeli bir akşam oldu.
Bir akşam, Ayşe, İsmail’in bakışlarını yakaladı. Farklı bir şekilde bakıyordu. Hoşlandığını anladı. Kendini beğendirecek kadar güzel olduğunu biliyordu ama evliydi.
Hava kararmıştı. Ayşe ahırı kapamayı unuttuğunu hatırladı, evin arkasına gitti. Kapıyı kapattı, döndüğünde İsmail’i karşısında buldu.
“Ne yapıyorsun burada?”
“Sen ne yapıyorsun? Ay’a mı bakıyorsun?” dedi İsmail.
“Ay’a bakacak vaktim yok, ahırı kapattım sadece.”
“Ben senin için geldim,” dedi İsmail, gözlerinin içine bakarak. “Senden hoşlanıyorum… İlk görüşte aşık oldum. Fark etmedin mi?”
“İsmail, kafan mı iyi?” diye kızardı Ayşe, karanlıkta saklanan yüzüyle.
“Hayır. Aklım başımda. İki haftadır seni düşünüyorum.”
“Ayşecim!” Emre’nin sesi duyuldu.
“Ahırı kapattım, sabah tavuklar kaçmasın,” dedi Ayşe.
“Sen de mi buradasın?” diye şaşırdı Emre, İsmail’i görünce.
“Evet, Ayşe’ye bir şey soruyordum,” dedi İsmail, gülerek.
Ayşe rol yapıyordu ama İsmail’in sözlerine inanamı




