Bugün günlüğüme bir hikaye yazmak istiyorum, belki birilerine ders olur.
Bizim kasabada çalışkan, temiz bir kadın vardı—Adile Hanım. Eli her işe yeterdi: bahçesi bakımlı, evi pırıl pırıl, yemekleri öyle güzel olurdu ki misafirler tabaklarını sıyırırdı. Oğlu, Emre, emekçi bir delikanlıydı—altın gibi kalbi vardı, herkese yardım eder, insanlara acır, hele kızlara karşı daha da yufka yürekliydi.
Bir gün Emre, annesine bir kızla tanıştırdı—Sevda. Kızcağız, sanki dergiden fırlamış gibiydi: iri gözleri, boyalı dudakları, kirpikleri fırça gibi, tırnıkları kazma kadar uzun, üstüne yaldızlı oje. Görünce insanın aklı başında gitmezdi ama dedikleri gibi, “dışı seni, içi beni yakar.”
Adile Hanım ilk bakışta anlaşıyordu—bir gariplik vardı. Kadın kalbi, tıpkı zincirli köpek gibi, yabancıyı hemen seçer. Oğluna usulca dedi ki:
“Oğlum, bu kız bana pek sıcak gelmedi. Galiba tek derdi para ve eğlence.”
Boşuna dememişti. Sevda’nın evde ilk yaptığı iş, kirli tabağını lavaboya bırakıp oturmak oldu. Adile Hanım, titizliğiyle meşhur, kibarca hatırlattı:
“Arkandan tabağını yıkasın.”
Sevda kaşını bile kıpırdatmadı:
“Ellerimi kirletmek istemem.”
Adile Hanım içinden, “Belki şakadır,” diye düşündü. Ama değildi—tabağı yıkadı, yıkadı, yağlı olarak öylece kaldı.
“Oğlum, bu kızla evlenmeyi düşünmüyorsun herhalde?” diye sordu umutla.
Emre sadece hayalperest bir gülüşle cevap verdi:
“Düşünüyorum. Onu seviyorum!”
İşte size atasözü: “Aşk kör, eşek de seversin.” Birkaç ay sonra düğün yapıldı. Adile Hanım, içi buruk da olsa, onlara anneannesinden kalan evin anahtarını verdi—gençler ayrı yaşasın diye.
Zaman geçti, Adile Hanım bir gün gençleri gördüğünde gözlerine inanamadı! Toz mobilyaların üstünde parmak kalınlığında, bulaşıklar lavaboda dağ gibi, yerde çoraplar yağmur sonrası mantar gibi bitmiş. Sevda kanepeye kurulmuş, tırnaklarını törpülüyor ve surat asıyordu:
“Kendimi keşfediyorum.”
Oğlunun boynunda ise üçüncü kredi. Sevda’nın gözü yeni bir arabada—parlak, gösterişli, herkesin imreneceği bir şey.
“Kim ödeyecek bunu?” diye sordu Adile Hanım.
“Size ne?” diye çıkıştı Sevda. “Kocam beni geçindirsin, ben de güzel olayım.”
İşte o an Adile Hanım kendi kendine söz verdi: “Bir kuruş daha yok.”
Zaman geçti, Emre annesine geldi:
“Anne, senin adına bir kredi çeksek?”
Adile Hanım sakince cevap verdi:
“Hayır oğlum, söz veren, sıkıntıya katlansın.”
Eve döndü, karısına arabayı alamayacağını söyledi. O zaman başladı gürültü… Çığlıklar, kapıların çarpılması, komşuların dua ettiği bir kavga. Sevda bağırdı, arabasız yaşayamazmış, ta ki Emre dayanamayıp onu kapı dışarı etti. Sonra boşandılar.
İşte çocuklar, unutmayın: “Ev ağacın gölgesi değil, huzurun gölgesidir.” Çünkü tek becerisi ojelerini korumak olan bir kadınla nasıl yuva kurulur? Aşk, sadece güzel sözler değil, birbirine emek vermektir. Huzur içinde, gösterişsiz bir hayat, kavgalı bir lüksten her zaman iyidir.




