“Hayır,” diye birden atıldı Veysel. “Biliyor musun, evi bedavaya al. Ben yazlığı alırım. Daha ucuz bile olsa.”
“Sevgi Hanım, gerçekten dikkatlice okudunuz mu? Belki satır aralarında bir şey yazıyordur?” Veysel’in sesi heyecandan titriyordu.
“Okudum, okudum! İşte, buyurun kendiniz bakın!” Noter masadan belgeyi uzattı. “Sadece standart bir ifade var: ‘Bu vasiyetnameyle daha önce yaptığım tüm vasiyetnameleri iptal ediyorum.’ Hepsi bu. Başka bir şey yok.”
Ayşe şaşkınlıktan donakalmıştı, gözlüklerini elinde çevirip duruyordu. Veysel çantasının tokasını sinirle oynatıyordu. Hayriye ise, merhum Hatice Hanım’ın üç çocuğundan en küçüğü, sessizce bir noktaya bakıyordu.
“Nasıl yani?” diye zorlukla çıkardı Ayşe. “Annem bize evi ve yazlığı paylaştırdığını söylemişti. Hatırlıyor musun, Veysel? Geçen yaz bize anlatmıştı?”
“Tabii ki hatırlıyorum!” diye ellerini çırptı Veysel. “Sana evin kalacağını söylemişti, çünkü senin çocukların var. Bana yazlık, çünkü ben yazları orada geçiririm. Hayriye’ye de bankadaki paralar, çünkü o İstanbul’da yaşıyor, buradaki mülkler ona gerekmez.”
Hayriye başını kaldırıp kardeşlerine baktı.
“Ben annemin sadece boş konuştuğunu sanıyordum. Bilirsiniz, plan yapmayı severdi. Hiç ciddi bir vasiyet yazdığını düşünmemiştim.”
Sevgi Hanım nazikçe öksürdü.
“Anlayın, Hatice Hanım gerçekten bir vasiyetname hazırlamış. Ama bu on yıl önceydi. Sonra fikrini değiştirip yenisini yazmıştı, eski vasiyetleri iptal eden. Ancak yeni vasiyetinde malları paylaştırmayı unutmuş. Ya da yetişememiş. Maalesef böyle şeyler oluyor.”
Ayşe ayağa kalkıp ofiste bir tur attı. Kırk üç yaşındaydı, yerel bir okulda öğretmendi, boşandıktan sonra iki çocuğunu tek başına büyütüyordu. Annesinin eski evi, kendisine ait bir yuva umuduydu.
“Yani şimdi her şeyi kanuna göre mi paylaşacağız? Üçümüz arasında eşit olarak mı?” diye sordu, gözyaşlarını zor tutarak.
“Aynen öyle. Ev, yazlık, bankadaki paralar—hepsi eşit paylarda.”
Veysel homurdandı.
“İyi ya! Ayşe suratını ekşitmişti, sanki her şey ona kalacakmış gibi. Bana ne, yazlık altı yüz metrekare, emekli maaşımla idare ederim!”
“Veysel!” diye çıkıştı Ayşe. “Senin emekli maaşınla ne alakası var? Annemin ne istediğini bilmiyor muyuz?”
“Biliyorum tabii! Ama istemek yetmiyor, düzgün bir şekilde yazması gerekiyordu. Annemiz, Allah rahmet eylesin, her şeyi son ana bırakmakta üstüne yoktu.”
Hayriye ayağa kalkıp montunu ilikledi.
“Tamam, kavga etmeyin. Evde sakin sakin konuşuruz. Sevgi Hanım, ne zaman tekrar gelmeliyiz?”
“Bir hafta sonra. Mal paylaşım belgelerini hazırlarım. Ama önce aranızda anlaşın, kim neyi alacak. Anlaşamazsanız, mahkeme yoluyla paylaştırmak zorunda kalırsınız.”
Dışarıda ince bir ekim yağmuru çiseliyordu. Ayşe kapüşonunu taktı, Veysel kendini şemsiyesinin altına aldı. Hayriye bir sigara yaktı, mırıldanarak.
“Belki bir kafeye gidelim? Konuşmamız lazım,” diye önerdi Ayşe.
“Seninle konuşmak istemiyorum,” diye kesip attı Veysel. “Her şeyi alacağını düşündüğün için ne kadar üzüldüğün belli. Oysa annem üçümüzü doğurdu, sadece seni değil.”
“Veysel, niye kızıyorsun? Vasiyet böyle oldu diye benim ne suçum var?”
“Böyle değil, adil!” diye bağırdı Veysel, şemsiyesini o kadar hızlı kapattı ki etrafa su sıçrattı.
Hayriye sigarasını ıslak bankta söndürdü.
“Kızlar, yeter artık! İnsanlar bize bakıyor. Ayşe’nin evine gidelim, çay içip sakin sakin konuşalım.”
Ayşe’nin evine yürüyerek on beş dakikaydı. Sessizce yürüdüler, herkes kendi düşüncelerine dalmıştı. Hatice Hanım’ın evi sakin bir sokaktaydı, yıpranmış ama sağlamdı. Pencereler tahtayla kapatılmış, bahçe kapısı kilitliydi.
“Anahtarlar kimde?” diye sordu Hayriye.
“Bende,” dedi Ayşe, cebinden anahtar çıkardı. “Cenazeden sonra aldım, temizlik yaparım diye düşünmüştüm.”
Bahçeye girdiler. Her yer yabani otlarla kaplıydı, ağaçlar budanmamıştı, sera eğilmişti. Ayşe kapıyı açtı, içeriden küf ve nem kokusu geldi.
“Ah, anneciğim,” diye hıçkırdı Veysel. “Burası ne hale gelmiş.”
Salona geçtiler. Eski mobilyalar, üçünün de çocukken çaldığı piyano, kristal bardaklarla dolu vitrin. Duvarda fotoğraflar: Anne babanın düğünü, okul formalı çocuklar, torunlar.
Ayşe su ısıttı, dolaptan kurabiyeler çıkardı. Ailecek oturdukları yuvarlak masaya geçtiler.
“Annemizin bizi bu masada ders çalışmaya zorladığını hatırlıyor musunuz?” diye fısıldadı Veysel. “Biz de hep bahçeye kaçmaya çalışırdık.”
“Hatırlıyor musun Hayriye, yedinci sınıfta matematikten zayıf aldığında?” diye gülümsedi Ayşe. “Annem kemeri göstermişti, sonra gece boyu seninle problem çözmüştü.”
Hayriye başını salladı.
“Sertti ama adildi. Hiçbirimizi kayırmazdı.”
Veysel bardağındaki şekeri karıştırı




