Öğle sonu sakindi, güneş kırsalın içinden geçen tali yolun üzerine yavaşça batıyordu. Nadir geçen arabaların dışında, sadece cırcır böceklerinin şarkıları sessizliği bölüyordu. Gri, küçük bir aile arabasında, bir aile kırda geçirdikleri günün ardından şehre doğru yol alıyordu.

Akşamüzeri, güneşin kırlara düşen ışıklarıyla sessiz bir huzur kaplamıştı. Şehirlerarası yolun kenarındaki toprak patikada araba geçmiyor, yalnızca cırcır böceklerinin nağmeleri duyuluyordu. Gri bir Tofaş Şahin’in içinde, günü köyde geçirdikten sonra şehre dönen bir aile vardı.

Arka koltukta, bal rengi gözleri ve ağarmış burnuyla melez bir köpek camdan dışarıyı izliyordu. Adı Karabaş’tı ve sekiz yıldır bu ailenin bir parçasıydı. Çocuklarla büyümüş, okula giderken onlara eşlik etmiş, fırtınalı gecelerde yataklarının dibinde uyumuştu.

Ama o gün farklıydı. Araba, etrafta tek bir ev bile olmayan ıssız bir yerde durdu. Baba, Mehmet, arka kapıyı açıp ona çıkmasını işaret etti.

“Hadi Karabaş, in bir dakika.”

Köpek kuyruğunu sallayarak itaat etti, belki oyun oynayacaklarını ya da mola vereceklerini düşünüyordu. Havayı kokladı, birkaç adım attı ve birden motorun çalışma sesini duydu.

Tam arkasını döndüğünde, arabayı uzaklaşırken gördü.

Önce peşinden koştu, kulakları geri yapışmış, kalbi hızla çarpıyordu. Neden durmadıklarını anlamıyordu. Bir oyun sandı. Ama metreler uzadıkça uzadı… ta ki tekerleklerin kaldırdığı toz, gözlerinin önünü kapayana kadar. Soluk soluğa durdu, arabanın kaybolduğu yöne baktı.

Saatlerce orada, yolun kenarında oturdu. Her araba geçtiğinde umutla ayağa kalkıyor, ama gelen onlar değildi. Hava karardı, soğuk iyice hissettirdi kendini.

Ertesi gün, aynı yoldan geçen Emine adında bir kadın onu gördü. Arabasını durdurup yavaşça yanına yaklaştı.

“Merhaba güzelim… kayıp mısın sen?” diye fısıldadı.

Karabaş tereddüt etti. Yabancılara alışık değildi, ama açlık ve yorgunluk onu Emine’ye yaklaştırdı. Kadın, arabasındaki bir parça ekmek ve bir şişe su verdi ona. Köpek yavaşça yedi, gözleri Emine’ye kilitlenmişti, sanki niyetlerini okuyabilmek istiyordu.

“Hadi gel benimle,” dedi sonunda Emine, yolcu kapısını açarak.

Karabaş hiç düşünmeden atladı içeri. Belki de, bir şekilde, onun için geri dönecek kimse olmadığını anlamıştı.

Evde, Emine onu bir havluyla kuruladı, sıcak bir tabak yemek verdi ve sobanın yanına bir battaniye serdi. O gece Karabaş derin bir uykuya daldı, ama ara sıra patilerini oynatıp hafif hafif inledi, sanki peşinden koştuğu o arabayı rüyasında görüyordu.

Haftalar boyunca Emine eski sahiplerini aradı. Sosyal medyada fotoğraf paylaştı, veterinerleri aradı, afişler astı. Kimse çıkmadı. Zamanla, Karabaş kayıp bir köpek olmaktan çıkıp onun köpeği oldu.

Bir gün parkta gezerken küçük bir çocuk yanına gelip başını okşadı. Karabaş gözlerini kapadı, bu anın tadını çıkarıyordu. Emine o an fark etti ki bu köpek, ihanete uğramış olsa bile, hâlâ güvenmeyi ve karşılıksız sevgi vermeyi biliyordu.

Zamanla Karabaş neşesini yeniden buldu. Bahçede oynuyor, yeni sahibinin ayaklarında uyuyor, her araba sesinde kapıya koşup onu karşılıyordu. Artık yolu endişeyle izlemiyordu.

Emine, arkadaşlarına şöyle derdi:

“Kim daha çok kaybetmiş o gün bilmiyorum… O mu, yoksa onu bırakanlar mı?”

Çünkü bazen bırakanlar anlamazlar ki sadece bir hayvanı değil, hayatlarının en saf, en sadık parçasını da geride bırakırlar.

Ve Karabaş, farkında olmadan, hak ettiği şeyi bulmuştu: terk edilmeyen bir yuva.

Rate article
Lifequest
Öğle sonu sakindi, güneş kırsalın içinden geçen tali yolun üzerine yavaşça batıyordu. Nadir geçen arabaların dışında, sadece cırcır böceklerinin şarkıları sessizliği bölüyordu. Gri, küçük bir aile arabasında, bir aile kırda geçirdikleri günün ardından şehre doğru yol alıyordu.