14 Şubat 2025
Yağmur damlaları çatıların üzerinden sel gibi akarken, Beykoz’daki Yılmaz Konağı’nın taş merdivenlerinde yeni doğmuş kızım Elif’i göğsüme bastırmış halde duruyordum. Kollarım uyuşmuş, bacaklarım titriyordu; yüreğim ise kırılmış ve aşağılanmış bir kuş gibi kanat çırpıyordu. Arkamda, koyu cevizden yapılmış devasa kapılar bir anda gıcırtıyla kapandı.
Az önce Selin, benim eşim ve İstanbul’un en köklü ailelerinden birinin kızı, soğuk bakışlı ebeveynleri beni ve Elif’i dışarı itmişti. Annesi fısıldadı: Adımızı lekeledin. Bu bebek hiç planlarımızda yoktu. Selin göz teması kuramadan Bitti, Kerem. Eşyalarını daha sonra göndeririz. Şimdi git. dedi. Boğazım yanıyordu, konuşamıyordum. Elif’in ince elleri çığlık atıyordu; onu nazikçe salladım, Sakin ol, canım. Ben varım, iyi olacağız. diyerek teselli etmeye çalıştım. Şemsiyesiz, çantasız, evsiz bir halde, çatı katından dışarı adım attım. Hiç taksi çağırmamışlardı, pencerelerden bana bakıldığını hissediyordum.
Haftalarca kilise bodrumlarında, gece otobüslerinde, çadır gibi barınaklarda kaldım. Sahip olduğum tek şeyleri sattım: takılarımı, tasarımcının paltosunu. Yalnızca evlilik yüzüğümü son ana kadar sakladım. Metro istasyonlarının kenarlarında eski kemanımla birkaç bozuk para toplamaya çalıştım. Çocukluğumdan kalma bu keman, eski hayatımın tek kalıntısıydı; Elif’i zor da olsa bir lokma yemekle doyurabiliyordum. Ancak bir kez bile dilimden lütfen kelimesi çıkmadı.
Kadıköy’de bir bakkalın üst katında, harap bir stüdyo buldum. Ev sahibi Ayşe teyze, emekli bir hemşire, bana dükkanı taşıması karşılığında kirasını indirdi. Güçlü bir elin var, belki de umutsuzlukta bir ışık, dedi ve kabul ettim.
Gün içinde kasada çalışıyor, akşamları ikinci el fırçalar ve ev boyası artıklarıyla resim yapıyordum. Elif, kirli çamaşır sepetinde, elleri yanaklarına sarılmış şekilde uyuyordu. Ne çok şey değildi ama bizimkinin tek sahibi bizdik.
Üç yıl geçti. Bir Cumartesi, Beşiktaş’taki haftasonu pazarında, sadece katlanabilir bir masa ve iplerle bağlanmış birkaç tuvalle küçük bir tezgah kurdum. Çok satmayı beklemiyordum; sadece birinin bakmasını umuyordum. O an, Nişantaşı’nda saygın bir galerinin küratörü Meral Şahin, Bu senin eserlerin mi? diye sordu. Titreyerek evet dedim. Muhteşem, çiğ ve gerçek, diye fısıldadı ve bir anda üç tabloyu satın alıp beni bir ay içinde grup sergisine davet etti. Elif’i bakacak kimse yoktu, kıyafetim yoktu; ama Ayşe teyze bir siyah elbise ödünç verdi, Elif’i kendisi bakmaya karar verdi.
O gün, Yalnız bir anne, tek başına hayatta kalmaya çalışan bir sanatçı hikayem İstanbul sanat çevresinde yayıldı. Sergim tükenmiş, siparişler gelmiş, televizyon programları ve dergi röportajları almıştım. Zaferime övünmedim, intikam aramadım; ama unutmamıştım.
Beş yıl sonra Yılmaz Kültür Vakfı, Dayanıklı adlı bir sergi için beni davet etti. Kimse kim olduğumu bilmiyordu. Başkanlık, Selin’in babasının vefatının ardından yeni bir yönetimle sarsılmıştı. Navy blue bir takım elbise ve sakin bir gülümsemeyle toplantı odasına girdim. Yanımda, yedi yaşındaki Elif sarı bir elbise içinde gururla duruyordu. Selin, sandalyeye oturmuş, yorgun ve küçülmüş bir halde bana bakıyordu; gözleri donakalmıştı.
Kerem? diye boğuk bir sesle sordu.
Kerem Bey, bu yılki gala sanatçımız, diye bir asistan duyurdu. Selin ayakta kalktı, Bilmiyordum, hiç… dedi.
Hayır, dedim, bunu sen seçmedin. Oda bir an sessizliğe büründü; Selin’in annesi, tekerlekli sandalyesinde şaşkın bakıyordu.
Portföyümü masaya koydum. Dayanıklı adlı sergi, ihanet, annelik ve yeniden doğuşun görsel bir yolculuğu. Toplanan her lira, tek anneler ve kriz içinde olan çocuklar için barınma ve acil hizmetler sağlamak için kullanılacak. diye ekledim. Kimse itiraz etmedi; bazıları gözleri parladı.
Masada oturan bir kadın, Kerem Bey, kişisel geçmişiniz sebebiyle bir zorluk çıkar mı? diye sordu. Gözlerime bakarak, Geçmiş yok. Şimdi yalnız kızımın mirasını taşıyorum, dedim. Onlar onayladı.
Selinin erkek kardeşi Alper, Kerem Elif dedi. Harika bir şey yapıyor, diye yanıtladım. Şimdi piyano çalıyor ve kimlerin yanındaydı, çok iyi biliyor.
Bir ay sonra, Galatadaki eski bir camide Dayanıklı sergisi açıldı. Merkezde Kapı adlı dev bir tablo, fırtına ortasında bir kadının çocuğunu tutarak bir konakta kapıya doğru yürüdüğü sahneyi gösteriyordu. Kadının gözleri acı ve kararlılıkla yanıyordu; bileği boyunca altın bir ışık ufka uzanıyordu. Eleştirmenler bunu bir zafer olarak nitelendirdi.
Son gece, Selin, yaşlanmış, yıpranmış bir halde Kapı önünde uzun uzun durdu, sonra bana baktı. Siyah kadife bir ceket, bir kadeh şarap elinde, sakin ve tamamsıydı. Sana zarar vermek istemedim, dedi.
Seni inanıyorum, dedim, ama fırsatı kaçırdın.
Aileler her şeyi kontrol ederdi dedi.
Elinizde bir seçenek vardı, ve kapıyı kapattın, diye yanıtladım.
Gözleri dolu, Şimdi bir şey yapabilir miyim? diye sordu.
Benim için bir şey yok, dedim. Belki Elif bir gün seni tanır, ama bu onun kararı.
Burada mı? diye sordu. Piyano dersinde, Chopin çalıyor, harika.
Alınan bir baş bir Söyle ona özür dile, dedi.
Belki bir gün, diyerek sessizce arkasından ayrıldım.
Beş yıl sonra Dayanıklı Sığınak adlı bir sivil toplum kuruluşu kurdum. Tek anneler, bebeklerini yağmur altında tutan kadınlar için barınma, bakım ve sanat terapisi sağlıyoruz. Bu, intikam için değil; hiç kimsenin yalnız hissetmemesi için.
Bu gece, genç bir anneye sıcak bir oda, temiz çarşaflar ve sıcak bir yemek verdim. Sonra topluluk salonuna girdim. On iki yaşındaki Elif, piyanoyu çalıyor, kahkahası küçük çocukların neşesiyle bir araya geliyordu. Pencerenin önünde durup günbatımını izlerken, kendime fısıldadım:
Beni kırmadılar; beni ayakta tutmak için bir yer açtılar.
**Hayatta en zor anlar, yeni bir başlangıç için kapıyı aralayan anahtardır.**




