**Yirmi Yıldır Hediye Alamayan Kadın: Huzurlu Bir Birliktelik**
Emre Yılmaz, eşine yirmi yıllık evlilikleri boyunca tek bir hediye almamıştı. Cimri olduğundan değil, fırsat hiç doğmamıştı. Leyla ile her şey çok hızlı ilerlemişti; tanıştıktan bir ay sonra nikâh masasına oturmuşlardı.
Zaten buluşmalarında da hediyeler olmazdı. Emre, Leylanın yaşadığı küçük köye gider, penceresinin altında ıslık çalardı. O da koşarak çıkar, ikisi bahçe kapısındaki banka oturur, gece yarısına kadar kısık sesle konuşurlardı.
İlk öpücüğü nişanlandıkları gün çalıvermişti ondan. Sonra evlilik geldi, hayatın koşuşturması ve dertleri… Emre, işini akıllıca yöneten bir domuz çiftçisi oldu. Leyla ise bahçesinde çalışır, komşuların imrendiği sebzeler yetiştirirdi. Ardından çocuklar, bezler, kurdeleli elbiseler, çocuk hastalıkları… Hediyeler mi? Düşünecek vakit yoktu. Bayramlar, güzel bir sofranın etrafında sadece geçerdi. Böylece emekle dolu, gösterişsiz ama huzurlu bir hayat sürdüler.
Bir gün, Emre komşusuyla birlikte pazara patates ve pastırma satmaya gitti. 8 Marttan hemen önceydi. Mahzenini boşaltmış, patatesleri ayıklamış, fazlalıkları satmaya karar vermişti. Pastırmayı da yeni kesilecek domuzdan önce elden çıkarmak istedi. Pazar yerinde hafif bir serinlik vardı, baharın kokusu hissediliyordu. Beklemediği bir şekilde, her şey elden gitti. Pastırma göz açıp kapayıncaya kadar satıldı, patatesler şeker gibi kapışıldı. *”Fena değil,”* diye düşündü Emre, keyifle. *”Leyla sevinecek.”*
Komşusunun kamyonetine çuvalları yerleştirdikten sonra alışverişe çıktı. Leylanın küçük bir listesi vardı. Alışkanlıkla, işinin iyi gitmesini kutlamak için köy kahvesine uğradı. İçki düşkünü değildi ama “şanssızlık gelir” diye kadehi kaldırmadan gitmezdi. Bir kadeh rakısını yuvarladıktan sonra hafif adımlarla yürümeye başladı, vitrinleri ve kalabalığı seyrederken gözüne tuhaf bir manzara çarptı.
Bir dükkânın önünde genç bir çift, mankenin üzerindeki elbiseyi inceliyordu. Taze bir gül gibi duran kız hayranlıkla,
*”Ayşe, hadi ama, bütün gün burada dikilip kalmayacaksın!”* dedi.
*”Bak Mehmet, ne kadar güzel! Üzerime tam oturur,”* diye cevap verdi kız.
*”Hadi be, bir parça kumaş işte.”*
*”Ahmak herif! Bu son moda, retro tarzı! Anneler Gününde bana bunu alır mısın, olur mu?”*
*”Ayşe, paramızın olmadığını biliyorsun. Bunu alırsak ay sonuna kadar makarna yeriz…”*
*”Hallederiz, aşkım! Çok istiyorum. Bir yıldır evliyiz, bana hiç hediye almadın, Noelde bile!”*
*”Ayşe, çıldırtıyorsun beni…”*
*”Seni seviyorum,”* diye fısıldadı ve onu öperek dükkâna sürükledi.
Genç adam, Emrenin bakışlarını fark edince omuz silkti, *”Kadınlar işte,”* der gibi gülümsedi. Biraz sonra çift dükkândan çıktı, Ayşe kahkahalar atarak değerli paketini sıkı sıkı tutuyordu. Emre bir süre vitrindeki elbiseye dalıp gitti. Çiçekli, sade ve güzeldi, tıpkı Leylanın eskiden buluşmalarında giydiği gibi. İçinde unuttuğu bir duygu kıpırdandı. Gençliklerinin özlemi miydi bu? Yoksa eskiden oldukları şeyin yansıması mı? Birden aklına düştü: *”Leylaya hiçbir şey almadım. Hep meşguldüm. Üstelik gereksiz gelirdi. Ama bu çocuk, karısını mutlu etmek için kemerini sıkıyor. Sevdiği için. Peki ben Leylayı seviyor muyum? Evlenmeden önce öyle sanıyordum. Sonra her şey rutinde kayboldu. Emeğin içinde geçen bir hayat, anılardan yoksun… Ah, şu hayatın cilvesi!”*
O çalınmış mutluluk yüreğine dokundu. Onu da hissetmek istedi.
Kararlı adımlarla dükkâna girdi. Güler yüzlü bir tezgahtar yaklaştı:
*”Yardımcı olabilir miyim?”*
*”Evet, kızım. Vitrindeki elbiseyi almak istiyorum.”*
*”Oh, ne güzel bir tercih! Bu son moda, saf ipek, vintage tarzı. Kızınız çok sevinecek.”*
*”Kızım için değil, karım için,”* diye homurdandı Emre.
*”Ne şanslı kadınmış!”* diye cıvıldadı tezgahtar, elbiseyi paketlerken.
*”Fiyatı ne kadar?”*
Fiyatı duyunca nefesi kesildi. Ona göre bir servetti.
*”Niye bu kadar pahalı?”* diye söylendi.
*”Ünlü bir tasarımcının eseri,”* diye açıkladı tezgahtar sabırla.
Tereddüt etti. Ama Ayşenin mutlu yüzü gözünün önüne geldi. Sonra kararını verdi.
*”Alıyorum.”*
Parayı sayıp çıktı, cesaretinden gurur duyuyordu. Komşusu onu bekliyordu bile. Dönüş yolunda keyifliydiler. Komşu kârından bahsediyordu.
*”Sen nasıl sattın?”*
*”Ne yani?”*
*”İyi para kazandın mı?”*
*”Başkalarının parasını mı sayıyorsun şimdi?”* diye tersledi Emre.
*”Aman, sakin ol,”* dedi komşusu, bu asabiyete şaşırarak.
Eve vardıklarında Leyla henüz tarladan dönmemişti. Emre hayvanlarla ilgilendi, ahırı temizledi, domuzlara yem verdi. Yine de içini bir sıkıntı kaplamıştı. Neden bu tedirginlik? Omuz silkip eve girdi, bir kadeh rakı koydu önüne




