Bugün, tam kırk yedi yaşındayken bir karar verdim. Çocuk değil. Köpek de değil. Hatta kedi bile değil. Benim seçimim… sessizlik oldu.
Küçük bir İstanbul apartmanında yalnız yaşıyordum. Etrafım çizilmiş kitaplar, topladığım bitkiler ve biriktirdiğim fincanlarla doluydu. Hep erteledim. Aşkı, seyahatleri, çocukları. Her zaman daha acil bir şey vardı. Ta ki bir gün durup fark ettim: Artık acelesi olan hiçbir şeyim kalmamıştı. Hiçbir şey.
Sıradan bir salı günü, çöp konteynerine yaklaştığımda duydum.
Bir miyavlama.
Nazik.
Isrıklı.
Kırık.
Gözlerimi dört açıp baktım, hiçbir şey göremedim. Ta ki bir çöp kutusunun kapağını kaldırıncaya kadar. Ve orada gördüm onu. Küçük, kirli, kuyruğu kırık, gözleri çapak içinde bir kedi. Zar zor nefes alıyordu. Düşünmedim. Onu atkıma sardım ve eve çıkardım.
Yıkadım. Kuruladım. Onunla konuştum.
“Yaşayacak mısın bilmiyorum küçük dostum… ama en azından bir başına ölmeyeceksin.”
Bütün gece uyumadım. O, göğsümde kıvrılmıştı. Ben ise onu sadece bir kedi değil, sanki daha fazlasını tutuyormuşum gibi sarılmıştım.
Her şeye rağmen, kedi hayatta kaldı. Sadece hayatta kalmakla kalmadı. Yürümeye başladı. Yemek yedi. Mırıldandı. Ve her işten döndüğümde, kapıya koşuyordu. Kuyruğu olmasa da. Bacağı aksasa da.
Ona “Kürek” adını verdik. Çünkü her şey ters gittiğinde, kürek çekmek zorunda kalırsın.
Aylar geçti. Kediyle birlikte alışkanlıklar da geldi. Rutin. Sıcaklık. Yeniden gülmeye başladım. Rahat bir bedenle uyudum. Biri beni dinliyormuş gibi yüksek sesle konuştum… cevap vermese bile.
Bir pazar öğleden sonra, Kürek kucağımda uyurken, arkadaşım Aylin bana sordu:
“Farkında mısın, onu sen kurtarmadın.”
“Ne demek istiyorsun?” diye sordum.
“O kedi, tam da en çok ihtiyacın olduğu anda geldi. Kaybolmaya başladığın anda. O, senin hatırlatıcın oldu.”
Başımı öne eğdim. Kürek oradaydı, karnı açık, burnu nemli, küçük bedeni bana yapışmış, sanki tek bir vücutmuşuz gibi. Ve sonra anladım. Ben onu sahiplenmemiştim. O beni seçmişti.
Bazen evlat edinmeler formlarla olmaz. Bazen sadece bir tesadüf, bir yara ve hâlâ kırık olan bir şeyi sevmeye hazır bir kalp gerekir.
O günden sonra, biri bana neden evlenmediğimi, çocuk sahibi olmadığımı ya da “beklendiği gibi” bir aile kurmadığımı sorduğunda cevabım hep aynı oldu:
“Herkes çocuk evlat edinmez. Kimimiz ruhları sahipleniriz.”
Ve bazen… o ruhlar miyavlar.
“Çağrılmadan gelenler vardır, ama bir vaatmiş gibi kalırlar.”




