O başkasına gitti. On iki yıl sonra döndü ve sadece birkaç kelime söyledi
O, metresine gitti. Ve on iki yıl sonra geri geldi, sadece birkaç kelime fısıldadı
Ben ve Serhat, üniversiteden hemen sonra evlenmiştik. O zamanlar hiçbir şeyin bizi ayıramayacağını sanırdık: gençlik, hayaller, ortak planlar ve o günlerde sonsuz gibi görünen bir aşk Onunla iki çocuğum oldu, Emre ve Alper. Şimdi büyüdüler, kendi ailelerini kurdular, çocukları ve sorumlulukları var. Ama küçükken, ben onlar için yaşadım. Yavaş yavaş çöken bir aile için ama ben görmemezlikten geliyordum.
Serhat o zamanlardan değişmeye başlamıştı. Önce marketteki genç kasiyerlere, sokaktaki kadınlara kayıp giden bakışlar Sonra, tuvalete götürdüğü telefon ve geceleri kapattığı ekran. Biliyordum, ama sustum. Kendime, çocuklar için dayanmam gerektiğini söyledim. Her erkeğin ayağı kayabilirdi. Bunun geçeceğini umdum.
Ama geçmedi.
Çocuklar büyüyüp kendi hayatlarını yaşamaya başladığında, ev bomboş kaldı. İşte o zaman anladım: Serhatla aramızda sadece anılar kalmıştı. Artık kendime “her şey ailemiz için” diyemezdim. Ve hayatına başka bir kadın girdiğinde daha genç, daha güzel, daha özgür o da eşyalarını toplayıp gitti. Bağırışlar, açıklamalar olmadan. Sadece kapının çarpma sesi ve ardından gelen sessizlik.
Ben durdurmadım. Mutfakta oturdum, soğuyan çayıma baktım. Hayatım “önce” ve “sonra” diye ikiye bölünmüştü. “Önce”de, 28 yıllık evlilik, Antalya tatilleri, çocuklar hasta olduğunda onların odasında geçirdiğimiz geceler, mutfağı yenileme tartışmaları, televizyon kumandası kavgaları vardı. “Sonra”da ise sadece bir boşluk kalmıştı.
Zamanla alıştım. Yalnız yaşamayı öğrendim. Huzur içindeydim: kırgınlık yok, kavga yok, telefonunda başka birinin mesajlarını görme korkusu yok Bazen özlüyordum. Bazen sabah kahvesini içerken “yanlış yoğurdu” aldığım için söylenişini hatırlıyordum. Ama zaman geçtikçe, geçmişteki o “asla yeterli olamadığım” günlerden çok, şimdiki huzurumu özler oldum.
Serhat tamamen kayboldu hayatımdan. Ne bir telefon, ne bir mesaj Sadece çocuklarla konuşurken adı geçiyordu. Onu ziyaret ediyorlardı, ama bana pek bahsetmezlerdi. Aynı şehirde yaşayan iki paralel çizgi gibiydik, asla kesişmeden On iki yıl.
Sonra, bir gün çıkageldi.
Sıradan bir gündü. Akşam yemeğini hazırlıyordum ki kapı çaldı. Açtım ve karşımda duran adamı zor tanıdım. Serhat başka biri olmuştu: çökmüş omuzlar, donuk bir bakış, tuhaf bir tereddüt. Yaşlanmıştı. Saçları ağarmış, zayıflamıştı. Öylece duruyordu, sanki neden geldiğini bile bilmiyormuş gibi.
Girebilir miyim? sonunda konuştu. Ses aynıydı. Ama öyle derin bir acı vardı ki, kapı tokmağındaki parmaklarım titredi.
İçeri aldım. Sessizlik oldu. Kelimeler boğazımda düğümlendi. Söylenecek o kadar çok şey vardı ki ama hiçbiri yetmezdi. Bir çay koydum önüne. Fincanı avuçlarında çevirdi. Sonra, derin bir nefes aldı:
Artık evim yok. O kadın Olmadı. Ayrıldım. Şimdi nerede kalırsam Sağlık da eskisi gibi değil. Her şey altüst oldu
Dinledim. Ve ne diyeceğimi bilemedim.
Affet beni, fısıldadı. Büyük bir hata yaptım. Sen hep bir taneydin. Çok geç anladım. Belki yeniden deneyebiliriz? Sadece görmek için bile olsa
İçim sızladı. Karşımda, hayatımın yarısını paylaştığım bir adam duruyordu. Çocuklarımın babası. İlk ve aslında tek sevdiğim adam Birlikte Egede bir yazlık hayal etmiştik, oturma odasının duvar rengi için tartışmıştık, ev kredisi ödemiş, Emrenin mezuniyetine koşmuştuk.
Ama on iki yıl sessiz kaldı. Doğum günümü kutlamadı. Halimi hatırımı sormadı. Şimdi geri dönmüştü çünkü gidecek başka yeri yoktu. Çünkü yalnızdı.
Hemen cevap vermedim. Sadece:
Düşüneyim, dedim.
O günden beri günler geçti. Geri gelmedi, aramadı. Ve ben hâlâ düşünüyorum. Artıları eksileri tartıyorum. Anıları yeniden yaşıyorum. Kalbimi dinliyorum. O kırık, ama hâlâ atıyor. Ve şimdi, sessiz.
Onu affedip affetmeyeceğimi bilmiyorum. Yeniden başlamaya değer mi, emin değilim. Ama şunu biliyorum: aşk her zaman şifa değildir. Bazen, yaradır. Ve eski bir kapıyı açmadan önce, içinde bir zaman kaçtığın o acının olmadığından emin olmalısın.




