Bugünkü günlüğüme başlarken, içimde bir burukluk var. Akşamın son saatleriydi ve Elif, eşi Okan ile kayınvalidesi Sevim Hanımın yaşadığı evde her zamanki gibi sessizlik hakim olmalıydı. Ancak bugün hiçbir şey yolunda gitmedi. İki yaşındaki Yiğit huysuzlanıyordu, Sevim Hanım sürekli bir şeylerden şikayet ediyordu ve Elif kendini bitkin hissediyordu. Elinden geleni yapmıştı: Sevim Hanımın sevdiği yemekleri pişirmiş, evi temizlemiş, Yiğitle ilgilenmişti. Ama kayınvalidesini memnun etmek imkansızdı.
“Elif, havluları yine yanlış katlamışsın,” diye homurdandı Sevim Hanım, banyodan geçerken. “Kaç kere söyleyeceğim, uçları kendine doğru katlanacak!”
Ya da:
“Çocuğu yanlış giydirmişsin, Elif! Dışarısı serin, sen onu ince bir hırkayla çıkarmışsın! Hasta olacak!”
Elif her seferinde iç çekiyordu. Kavga etmiyor, sabrediyor, zamanla her şeyin düzeleceğini umuyordu. Belki Sevim Hanım ona, Yiğite, bu hayata alışırdı. Okan ise işler çığırından çıktığında sessiz kalıyordu. Elif şikayet etmeye çalıştığında, umursamaz bir tavırla:
“Boş ver, Elif. Annem yaşlı, sinirleri yıpranmış,” diyordu.
Elif, evlilik yıldönümleri için bir sürpriz hazırlamıştı. Küçük bir pasta sipariş etmiş, Okanın uzun zamandır istediği deri kemeri almıştı. Sadece üçleri için sıcak bir akşam geçirmek istiyordu tabii Yiğit de yanlarında olacaktı.
Kutlama günü, akşam yemeği neredeyse hazırken ve Yiğit şans eseri uykuya dalmışken, Sevim Hanım yine bir kriz çıkardı. Bu sefer sebep, Elifin çorbayı “fazla tuzlu” yapmasıydı. Oysa çorba normaldi.
“Bunu yemek mümkün değil!” diye bağırdı kayınvalide, kaşığını masaya vurarak. “Bizi zehirlemeye mi çalışıyorsun? Elif, hiç yemek yapmayı bilmiyorsun!”
Elif ocak başında kepçeyi sıkıca tutuyordu. Yıldönümü, pasta, sürpriz her şey bir anda anlamını yitirmişti. Okana döndü, gözlerini masaya dikmiş oturuyordu. Onun sonunda bir şeyler söyleyeceğini, onu savunacağını, bu saçmalığa son vereceğini umdu. Ama sustu.
“Okan,” diye fısıldadı Elif. “Hiç mi bir şey demeyeceksin?”
Ayağa kalktı, yavaşça mutfaktan koridora çıktı. Elif peşinden gitti.
“Annem haklı,” dedi Okan, ona bakmadan. “Sen hep bir şeyleri yanlış yapıyorsun.”
Elifin gözleri doldu. Bu son damlaydı. Kocasına bakıyordu, o ise duvara boş boş bakıyordu.
“Ne dediğinin farkında mısın?” sesi titredi. “Bugün yıldönümümüz! Ben ben uğraştım, elimden geleni yaptım! Senin annen ise”
Okan aniden ona döndü. Gözlerinde öfke yoktu, sadece yorgunluk ve bir tür kayıtsızlık.
“Annemi beğenmiyorsan git.”
Bu sözler o kadar sıradan, o kadar gündelik bir tonda çıkmıştı ki, Elif ilk başta ağırlığını kavrayamadı. Sanki bir tavsiye veriyordu, bir hüküm değil. Sonra arkasını döndü ve odasına gitti. Akşam yemeği mahvolmuştu. Kutlama mahvolmuştu. Her şey mahvolmuştu.
Elif, yatak odasında uyuyan Yiğiti kucağına almış oturuyordu. Gözyaşları kurumuş, yüzünde tuzlu izler bırakmıştı. Şoktaydı. “Git,” demişti. Ciddi miydi? Burası onların eviydi. Ailesiydi. Onu, oğlunu bu kadar kolay feda edebilir miydi? Bavul toplamadı. Bunun gerçek olduğuna inanamıyordu. Sanki sabah uyanınca bitecek kötü bir rüyaydı.
Bir gün geçti. Sonra bir gün daha. Okan özür dilemedi. Soğuk, mesafeli davranıyordu. İşten geliyor, sessizce yemek yiyor, sonra odasına ya da bilgisayarın başına geçiyordu. Neredeyse hiç konuşmuyordu. Yiğitle eskisi gibi ilgilenmiyordu.
Elif konuşmaya çalıştığında, savuşturdu:
“Annem çok kırgın. Onu aşağıladığını söylüyor.”
“Ben mi onu aşağıladım?” Elif kulaklarına inanamadı. “O bana çorba yüzünden bağırdı!”
“Fark etmez,” diye kesti Okan. “Her şey sana bağlı. İlk adımı sen at. Özür dile. Belki o zaman affeder.”
Sözlerinde barışçıl bir ton yoktu. Sadece bir ültimatom. Ve Elif anlamaya başladı. Burası onun evi değildi. Burada geçiciydi. Onu, işe yaradığı sürece tolere ediyorlardı. Mükemmel olmayı bıraktığı anda, onu bir eşya gibi atabilirlerdi. İlk gün hissetiği korku, yerini ağır bir gerçeğe bıraktı. Bu bir aile değildi. Bu tek taraflı bir sadakat oyunuydu. O, Okana, annesine, onların kaprislerine sadık olmalıydı. Ama onlar ona hiçbir şey borçlu değildi.
Uyuyan oğluna baktı. Onun yeri burası değildi. Kendisinin de. Bu ev, bu hava onu yavaş yavaş yok ediyordu. Ve Okan, kocası, bunun olmasını izliyordu. Hatta anlaşılan, onu uçuruma kendisi itiyordu.
Okan, arkadaşı Muratla bir kafedeydi. Yavaşça, her kelimeyi tartarak konuşuyordu.
“Murat, şu Elifle aramız” diye başladı. “Bir türlü düzelmiyor.”
Murat kahvesinden bir yudum aldı.
“Yine mi? Kayınvaliden yüzünden mi?”
Okan başını salladı.
“Evet. Annem yaşlandı, sinirleri bozuk. Elif ise genç,




