Yıldönümü Unutulan
Elif, mutfak masasının üzerindeki beyaz keten örtüyü düzeltirken yorgunluk ve heyecandan parmakları titriyordu. Bugün, Vedat’la evliliklerinin yirmi beşinci yıldönümüydü, gümüş yıldönümü, ve sabahın erken saatlerinden beri özel bir akşam yemeği hazırlıyordu. Ocakta elmalı ve ballı ördek yavaş yavaş pişiriyor, fırında biberiye kokulu patatesler kızartıyor, tezgahta nar taneleri kırmızı kırmızı parlıyorduVedat bu ekşimsi tada bayılırdı. Mutfak baharat, armutlu pastanın vanilyası ve pirinç şamdanlardaki üç mumun hafif dumanı kokuyordu. Masada bir şişe kırmızı şarap duruyordu, tam da düğünlerinde içtikleri “Öküzgözü”ydüElif özellikle şarapçıdan sipariş etmişti. Koyu mavi, dantel yakalı bir elbise giymiş, her zamanki gibi topuz yaptığı saçlarını dağıtmıştı. Hatta yıllardır sürmediği kırmızı rujunu bile sürmüştü.
Buzdolabının üstündeki sarkacı olan saate baktı20:15. Vedat saat yedide geleceğini söylemişti. Elif onu aradı, ancak otomatik ses “abonenin ulaşılamadığını” soğuk bir tonla bildirdi. Kalbi sıkıştı ama kötü düşünceleri kovaladı, tereyağlı sosu karıştırarak. “Fabrikada kalmıştır,” diye mırıldandı, vazodaki gülleri düzeltirken.
Kapı çarpıldı ve içeriye, yirmi üç yaşındaki kızları Defne girdi. Komşu şehirde grafik tasarımcı olarak çalışan Defne, hafta sonu için gelmişti. Rüzgârda dağılan kızıl bukleleri ve elindeki keten çanta ile sarı krizantemler dikkat çekiyordu.
“Anne, geldim!” diye bağırdı Defne, spor ayakkabılarını çıkarırken çantayı neredeyse düşürüyordu. “Vay canına, ne güzel bir masa! Bu ne, yıldönümü mü?”
Elif gülümsedi, çiçekleri alıp keskin kokusunu içine çekti.
“Evet, yirmi beş yıl. Baban saat yedide geleceğini söylemişti ama sanırım işleri uzadı.”
Defne homurdandı, deri ceketini askıya asarken.
“Eh, baba işte. Hep fabrikada. Yardım edeyim mi?”
“Şarabı ve bardakları koyar mısın?” dedi Elif, ancak sesi titredi. Tekrar saate baktı20:30. Ördek soğuyor, sos koyulaşıyor, mumlar eriyip örtüye damlıyordu.
Saat dokuzda, Elif masada oturmuş, üzerine yıllar önce vefat eden halasının işlediği monogramlı peçeteyi buruşturuyordu. Defne karşısında telefonuyla oynayarak ağır havayı dağıtmaya çalışıyordu.
“Anne, bir daha aramayı denesen?” diye önerdi, kedi baskılı bardaktan çayını yudumlarken.
Elif başını iki yana salladı, dudakları sıkıca kenetlenmişti.
“Boşuna Defne. Unuttu. Yine.”
Defne kaşlarını çattı, telefonu bırakarak.
“Abartma anne. Belki işi çıkmıştır. Biliyorsun, atölye şefi, orada hep bir koşturmaca var. Dün aradı, makinenin bozulduğunu söylemişti.”
Elif peçeteyi öyle sıktı ki parmakları beyazlaştı.
“İş mi? Defne, bu bizim yıldönümümüz! Bütün gün mutfaktayım, elbise giydim, o ise aramaya bile tenezzül etmedi!”
Kapı gıcırdadı ve mutfağa Vedat girdi. Gri ceketi buruşmuş, saçları dağınık, gözlerinin altı morarmıştı. Elinde eski bir çanta vardı, ne çiçek ne de bir gülümseme.
“Selam,” diye mırıldandı, çantayı duvara dayayarak. “Bu masa da ne? Bayram mı var?”
Elif dondu, gözleri bir yumruk yemiş gibi açıldı.
“Bayram mı? Vedat, bugün evlilik yıldönümümüz. Yirmi beşinci!”
Vedat olduğu yerde kaskatı kesildi, yüzü bembeyaz oldu, çanta neredeyse elinden kaydı.
“Kahretsin, Elif Ben unuttum. Fabrikada işler çok yoğundu, bütün gün ayaktaydım. Makine bozuldu, sonra raporlar”
Elif ayağa kalktı, sesi bir tel gibi titriyordu.
“Unuttun mu? Bütün gün hazırlık yaptım, seni bekledim, mum yaktım! Senin için hiçbir şey ifade etmiyorum!”
Vedat ceketini çıkarıp sandalyeye fırlattı. Kaşları çatılmıştı.
“Hiçbir şey mi? Elif, her şeyimiz olsun diye gece gündüz çalışıyorum! Sen ise bir akşam yemeği yüzünden kavga çıkarıyorsun!”
Defne öksürdü, araya girmeye çalışarak.
“İkiniz de, lütfen kavga etmeyin. Baba, otur, ye. Anne, bilerek yapmadığını biliyorsun.”
Ama Elif kızına döndü, gözleri kıvılcımlanıyordu.
“Bilerek mi? Defne, hep böyle yapıyor! Ben ailemizi




