Adım Jean, yetmiş iki yaşındayım. Küçük bir köyün kenarındaki eski bir evde tek başıma yaşıyorum; bir zamanlar burada hayat doluydu. O bahçede oğlum çıplak ayaklarıyla çimenlerde koşturur, eski battaniyelerle kulübeler yapmamızı ister, birlikte kömür üstünde patates kızartır ve geleceği hayal ederdik. O zamanlar bu mutluluğun daima süreceğini, benim de ihtiyaç duyulan, değerli bir baba olduğumu sanıyordum. Ancak zaman akıp gitti ve ev şimdi sessiz. Çaydanlığın üzerindeki toz, köşeden gelen hafif bir sürtünme ve pencerenin dışında komşunun köpeğinin ara ara havlaması dışarıda yankılanıyor.
Oğlumun adı Antoine. Annesi ve eşim olan Marie, neredeyse on yıl önce vefat etti. O günden beri yanımda kalan tek kişi onun. Geçmişte hâlâ sıcaklık ve anlam taşıyan tek bağımız onun.
Onu sevgiyle ve özenle, aynı zamanda kararlılıkla büyüttük. Ben çok çalıştım, ellerim hiç dinlenmedi. Marie evimizin kalbiydi; ben de onun elleriydim. Her zaman yanında olamasam da gerektiğinde hazırdım. İşime bağlıydım, evde ise baba. Ona bisiklet sürmeyi öğrettim, ilk 2CV’sini tamir ettim; bu araba ile o, Toulouseda eğitimine gitti. Onunla gurur duydum, her daim.
Antoine evlendiğinde sevinçten havalara uçtum. Nişanlısı Élodie bana mesafeli ve sakince göründü. Çift, şehrin diğer ucuna taşındı. Olur, dedim, kendi hayatlarını kursunlar, ben de onlara destek olurum. Onların bana gelmesini, torunlarıma akşamları masal okutmamı hayal ettim. Ancak planladığım gibi gerçekleşmedi.
İlk başta kısa telefonlar, sonra sadece bayram mesajları geldi. Ben de bir kaç kez ikramda bulunmak için, bir turta ve şeker getirmek üzere ziyaret ettim. Bir seferinde kapı açıldı, ama Élodie migren çekiyordu; bir başka seferde çocuk uyuyordu; üçüncüsünde ise kapı hiç açılmadı. O günden sonra ziyaretlerimi sonlandırdım.
Patlamalar yapmadım, şikayet etmedim. Sadece oturup bekledim, Onların işleri, çocukları var; bir gün düzene girer, diye düşündüm. Zaman geçtikçe anladım ki, hayatlarında benim için bir yer kalmamış. Marienin ölüm yıl dönümünde bile gelmediler; sadece bir telefon aramasıyla yetindiler.
Kısa bir zaman önce sokakta tesadüfen Antoine ile karşılaştım. O, elinde oğlunu tutmuş, birkaç çanta taşıyordu. Baba, her şey yolunda mı? diye sordu, beni yabancı gibi gördü. Başımı salladım, o da aynı şekilde karşılık verdi, acele olduğunu söyledi ve uzaklaştı. İşte bu bizim rastlantısal buluşmamızdı.
Eve uzun bir yürüyüşle dönerken, kendi kendime sordum: Nerede yanıldım? Neden oğlum bana yabancılaştı? Belki çok katıydım, belki aşırı hoşgörülüydüm; ya da sadece yaşım, anılarım ve sessizliğimle onları rahatsız ediyor olabilirim.
Şimdi kendi kendimin tek aile üyeyim, kendi dayanağım. Çay demleyip Marienin mektuplarını yeniden okurum, bazen bir banka oturup diğer çocukların oyunlarını izlerim. Komşum Léa bana zaman zaman el sallar; ben de başımı sallayarak cevap veririm. Bu benim yaşam biçimim.
Oğlumu hâlâ çok seviyorum, her şeyden çok. Ancak artık bir şey beklemiyorum. Belki ebeveynlerin kaderi budur: bırakmak. Kimse bize, bir gün hayatımızın onlara artık gereksiz olduğu günü nasıl karşılayacağımızı öğretmez.
Belki de gerçek olgunluk budur; artık çocukluk değil, ebeveynliğin olgunluğudur.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



