«Eğer yemek yapman bu kadar zor ise, neden gitmeyi düşünmüyorsun? Bizi senden bağımsız hâle getirebiliriz» dedi benim kayınvalidem, eşimin de onayını alarak
Hayatımın bir anda bu kadar altüst olacağını asla tahmin edemezdim. Aldatılmanın dışarıdan gelmeyeceğini, en çok güvendiğim insanların bunu yapacağını fark ettim. Kayınvalidem Élodie Marchand ile yaptığım tek bir konuşma, artık yalnızca kendime güvenmem gerektiğini öğretti. Her şey, basit bir cümleyle başladı: «Anne dinlenmeye ihtiyacı var. Çok yorgun. Birkaç hafta onu rahatsız etmemek için gidebilir misin?» dedi kocam. Hayatımın geri kalanını birlikte geçirmek hayalini kurduğum adam, yani beslediğim, giydirdiğim, her konuda destek olduğum adamdı. Tüm bunlar bu noktaya gelmek için miydı?
Eşim Théo, bir kez daha iş gezisine çıkmıştı. Fabrikalarda teknisyen olarak çalışıyor, Fransanın dört bir yanına seyahat ediyordu. Şikayet etmezdim; iyi bir maaş getiriyordu ve rahat bir yaşam sürüyorduk. İki odalı dairemizde yaşıyorduk; bu daire, teyzemden miras kalmıştı. O burada konfor bulurken, ben huzurumu koruyordum. Ancak Théo her gittiğinde, kayınvalidesi önceden haber vermeden ortaya çıkıyordu. Élodie Marchand; kapıyı çalmadan, izin sormadan içeri giriyor, adeta bir fırtına gibi gelerek hemen kurallarını koyuyordu: ne pişirileceği, nasıl düzenleneceği, çarşafların nereye konulacağı, hangi ürünlerin alınacağı
Sessiz kalıyordum. Kibar olmaya çalışıyordum. Ona yaşlı ve yalnız olduğunu düşündüğüm için ilgi ve sevgi göstermeyi hakkıma sayıyordum. Fakat karşılığında sadece eleştiriler alıyordum. «Sen bir çorba bile yapamazsın», «Her yer tozla kaplı», «Patates soyamıyorsan çocukları nasıl büyütürsün?» gibi sözler duyuyordum. Daha da kötüsü, benden gitmemi istiyordu. Evimden. Kendisi, yorgun ve mutsuz olduğu için «nihayet uyuyabilsin» diye. Uyuyacak! Kendi dairemde! Peki, nereye gidecektim? Bir arkadaşımın yanına mı? Otel mi?
O an Théoyu umutla aradım, titrek bir sesle her şeyi anlattım. Destek bekliyordum. O ise şaşırmadı bile. «Anne gerçekten dinlenmeye ihtiyacı var. Nazik ol, sabret. Bir süre git, sonra konuşuruz» dedik. Nereye gideceğimi sormadı, bir oda ödemeyi teklif etmedi. Bir kez bile bana, karısı, evin sahibi, gelecekteki çocuklarının annesi olduğumu hatırlatmadı.
Bu, son noktayı işaret etti. Artık sevgi kalmamıştı. Sadece yemek yapmaya, temizlik yapmaya ve hizmet etmeye çalışan bir kadın vardı. Ne şefkat ne de saygı. «Annenle kalmak istiyorsan kal, ama boşanma talebinde bulunuyorum» dedim. İtiraz etmedi, sessiz kaldı. Birkaç gün sonra sessizce eşyalarını topladı ve doğduğu köye annesine katılmak için gitti. Ben ise daireme kaldım. Yalnız, boş bir evde.
Ağlamadım. Artık gözyaşlarım tükendi; o, beni değil, annesini seçtiği gün kurumuştu. Şimdi sakin bir yaşam sürüyorum. Tartışmasız, eleştirisiz, acısız. Bazen onun için bir düşünce geçince kalbim sıkışsa da, onu gitmesi için söylediği sözleri hatırlıyorum ve daha iyiyim. Çünkü giden ben olmadım, o gitti. Sevgi gitti, ben kaldım. Güçlü, bütün, gerçek bir şekilde.
Şimdi her sabah uyandığımda günün benim olduğunu biliyorum. Ve bir daha kimse, Élodie Marchand gibi, nasıl yaşayacağımı dikte edemez.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



