14 Ekim 2025
Bugün evdeki çalkantılarla dolu bir günün ardından kalemi elime alıp düşüncelerimi kağıda döküyorum. Eşim Leyla, otuz iki yaşında bir İstanbullu, güzel bir mimar, ev işlerini ve faturaları birdenbire kutuya koymamı istedi; yani ortak harcamalara ne kadar katkı sağlayacağımı sordu. Ben, şaşkın bir şekilde Hangi kutu? diye yanıtladım. Komunal hizmetler, yemek, çamaşır, temizlik aylık ne kadar vereceksin? dedi Leyla. Gözleriyle bir şeylerin eksik olduğunu anladım; ama o eksik şey hâlâ ortaya konmamıştı.
Etrafımdaki pek çok ilişki, dış etkenlerin yarattığı kırılmalarla doluydu; aldatılmış kocalar, ihanet eden eşler, yaramaz çocuklar ve sık sık eleştiri yağdıran kayınvalideler Oysa bizim evimizde böyle bir şey yoktu. Kayınvalidemizle bile yollarımız sorunsuzdu; sadece saygı çerçevesinde bir mesafe koyduk.
Durum, Leylanın eşini bir arkadaşının evinde gördüğü an değişti. Ev, yanlış zamanda girilen bir mekan gibi oldu; bir anda her şey karardı. O anlar tiksindirici, alçakça ve beklenmedik bir şok etkisi taşıyordu. Leyla bir gecede aile, eş ve en yakın dostundan mahrum kaldı.
Akşam yemeği olarak fırında uskumru hazırlamıştım; altın gibi çıtır kabuk, havuç ve soğanla hazırlanmış bir tabakta. O, mimar olarak evden çalışıyordu ve bir sonraki gün için bir porsiyon kaldı. Sıkı bir soshardal, mayonez, bal ve baharatile bir buçuk saat beklettikten sonra alüminyum folyo içinde pişirip, sonrasında da ızgarada kızartmıştım; bu onun en sevdiği lezzetti.
O akşam Leylanın arkadaşları ve eşleri, sadece iç çamaşırlarıyla ve bir gömlekle oturmuş, uskumruyu keyifle tüketiyorlardı. Oda içinde yatak dağınık, sahne bir film setini andırıyordu. Arkadaş, utanmadan Leyla geldi, ama o yok! diye mırıldandı. Leyla ise sinirli bir sesle Ben bekleyecek miyim? diye sordu. Olaylar bir anda patlak verdi; Leyla çamaşırları toplayıp direkt masaya uskumrunun üzerine fırlattı ve Ben gidiyorum! diyerek odadan çıktı.
Kısa bir süre sonra evin kapısı çalındı; o da benim, projeyle uğraşırken eve döndüm. Ne yapıyorsun ki! Yatak hâlâ tozlu, projeler hâlâ yarım! dedim. Giyin de, sıcak! diye yanıt verdi Leyla. O an içimde bir şeyler kırılıyordu; bir zamanlar sabahları yorganın altında birbirimizi örtüşürken, şimdi yorgan artık yerde sürünüyordu.
Böyle bir sahnede, Leylanın doğum haftasında Baba diye bağırması bile duyulmadı. O dağınık hâliyle, çantasını toplayıp annesine gitti; annesi de onunla aynı güzel kayınvalideyle iyi vakit geçiriyordu. 28 yaşındaki çocuk da, çantasını taşıyarak kapıdan girdi; annesinin sevgisini ve daha fazla sevgi sözüyle hatırlattı.
Bu çalkantılar sonunda Leylanın bir yıl boyunca erkeklere bakmakta zorlandığını, çocuk sahibi olamadığını gösterdi; iki yıl bir arada yaşadık ve 24 yaşındayken boşandık. Zamanla yeni bir aşka yelken açtım; bir yıl sonra genç ve nazik Duygu ile tanıştım. O, bir yıl daha bir arada kalıp birkaç gece benimle kalıyordu. Duygu bir gün evime kalıcı olarak taşınmak istedi; Seninle uyanmak, seninle uyumak istiyorum dedi. Ancak ben hâlâ uyku sırasında horlamak konusunu hâlâ duyuyordum; Duygunun horlaması bir orman işçisinin çığlığına benziyordu ve patilerin üzerinde bir oyun sergiliyordu. Bu iki gece süren mutlulukta neredeyse hiç uyuyamadım; onu evde kalıcı tutmak istemedim, gelen misafir ol, ama konaklama yok dedim ve o, üzülerek, çantasını paketleyip gitti.
Ardından, bir zamanlar benimle aynı çamaşırı paylaşan Mert geldi; ama temizlik alışkanlığı yoktu; bulaşıkları yıkamaz, çamaşır makinesini çalıştıramazdı. O, anne ve babasından gelen bir kiralık daireyi yaşar, sadece 40.000 TL maaşla geçimini sağlar, kalanını ise kendi hobilerine harcardı. Bir gün Birlikte bütçe nasıl bölüşülür? diye sordum; o, Kütübe ne? diye karışık bir cevap verdi ve ben, Hiç bir şey katma; sadece su gibi akıp giden bir şey olsun dedim. O an anladım, Mert de kutu sorusuna cevap vermezken, ev benimle kalıyordu.
Mertin Evlenmek istiyor musun? sorusuna Hayır dedim, o da Neden? Çözüldü mü? diye sordu. Eğer birbirimize yaklaşmazsak, yalnız kalırız diye cevapladım. O an, eğer kelimesi hâlâ bir bulmaca gibi duruyordu ve ikimiz de o bulmacayı çözemedik.
Zamanla yeni bir tanışma: Selim, sağlam bir doktor, zengin ve sorumluluk sahibi bir adamdı. Ev işleri konusunda bir mucize gibi; camları siler, zeminleri temizler, çamaşırları güzelce katlar, hatta çamaşır ipi bile düzgün asılırdı. Bu bana şans gelmiş gibi geldi; ama bir anda Selim evlenmeyi iptal etti, başvurusunu geri çekti; Evlilik öncesi bir karışıklık yaşandı diye özür diledi. Kayınvalidem bir telefonla ağlayarak, Lütfen onu kabul et ve ondan bir çocuğu olsun dedi, ama ben artık tekrar bir şeyler denememek kararı aldım.
30. yaşımda, güzel, akıllı ve çekici bir kadın olan Laleye rastladım; o da bir gün evlenmek istedi. Annesi sık sık torun sorularını sorar, Ne zaman hamile kalacaksınız? derdi. Ben, Şu an kimsenin yanına bakmıyorum dedim; bir kedicik, Muska, evime geldi ve bana yalnız kalınca dertlerimi dinleyecek bir dost oldu. Muska, sadece mırlayarak tamam derdi; psikologlar da kedilerin terapiye iyi geldiğini söylerdi.
Muskanın gelişiyle birlikte, çiftçi gibi zengin bir eczacı olan Veliyi tanıdım; o da çocuğu olmayan, varlıklı ve hayatı keyifli bir adamdı. Veli ve ben bir akşam yemeğinde bir araya geldik, lüks bir dairede oturduk; o, size bir yıldız hediye edeyim dedi. Ancak Veli, tuvalete gittiğinde kediyi tekmeledi; Muska acı içinde kaçmadı, sadece yürümeye devam etti. Veli, Kediler mi? Bir şey mi? diye sordu ve gülerek Bu bir şaka, tamam mı? dedi. Ben, Bu şakanın içinde bir ders var diye yanıtladım, çünkü bir insanın hayvanlara gösterdiği şiddet, onun karakterinin bir aynasıdır.
Veli evden ayrıldı; büyük bir tezatla Başkanın çocuğu mu? diye sormuştuk. O da Bir daha düşün diyerek kapıyı çarptı. Annem, Neden çocuk istemiyorsun, ya da neden bir kedi var? diye sormaya devam etti. Kediyi seviyorum, ama evde insanlarla bir an bile huzur bulamıyorum dedim.
Sonunda, kırk yaşındaki bir avukat olan Nihatla tanıştım; boşanmış, orta halli bir adamdı, ev işlerine yardım eder, çöpü dışarı çıkarır ve marketten alışveriş yapardı. Nihat, Bir birikim planı yapalım, ne kadar TL koyarız? diye sordu. Kutu ne? Kira, su, elektrik, doğalgaz diye cevap verdim, o da Ben de katılırım dedi. Ancak Nihatın kutu sorusuna hâlâ bir cevap bulamadan, ev hâlâ benimle kalıyordu.
Nihatın bir kedisi vardı; Muska ile hemen arkadaş oldular. Bir gün, Nihatın banyosunda su birikintisi vardı; bir yağmur damlası gibi küçük bir problem ama büyük bir işaretti. Bu su birikintisi, evdeki eksikliği gösterir, dedim. Nihat, Ben bir şeyleri tamir ederim, ama kalbim hâlâ hasar görmüş dedi.
Sonunda, hamilelik testinin iki çizgi göstermesiyle annemin Büyük bir anne olacaksın! diye bağırması geldi. Ben, Muskayı tutup Biraz sabır, biraz sevgi, ne zaman gelirsen gel dedim ve kapıyı kapattım.
Bugün düşündükçe anlıyorum ki; evlilik bir ortak çarktır; içinde sevgi, güven ve karşılıklı sorumluluk olmalı. Bir şey eksik olduğunda, tüm sistem yavaşlar ve sonunda durur. Bu yaşadıklarımdan bir ders çıkardım: **İletişim ve dürüstlük olmadan, hiçbir bağ kalıcı değildir**.




