İki yalnızlığın iki yüzü
Alpınar, aynanın karşısında alt dudağını ısırarak duruyordu. Parmakları sinirle bir tutam saçı düzeltip tekrar tekrar topuz yapıyordu sanki bu hareket, hayatının en önemli kararını belirliyordu.
Otuz beş. Reklamların çiçeklenme dönemi, kişisel not defterlerinin kriz adı verilen bir yaş. Başarılı bir kariyer, merkezi bir semtte sıcak bir daire, her an her konuda konuşabilecek dostlarıdünya siyasetinden yeni nemlendirici kremin tonuna kadar.
Akşam kapı kapanıp telefon suskun bir kıyıya çekildiğinde, sessizlik dalga gibi yükseliyor, şehrin uğultusundan daha yüksek bir ses çıkarıyordu.
Yine bir randevu diye içini çekti, yansıyan siluetine bakarak.
Şık bir elbise, vücudu saran ama göz alıcı olmayan. Hafif bir makyajgözlerini vurgulayan, aşırı çabuk görünmeyen. Topuklaryüksek ama çılgınca olmaktan uzak. Her şey titizlikle düşünülmüş, sanki canlı bir insanla buluşmaya değil, katı kurallarla sınanacak bir sınava gidiyormuş gibi.
Ne istediğini biliyordu. Sadece bir ilişki değilgerçek bir aşk. Ruhunun en gizli köşelerine işleyen, kelimelere ihtiyaç duymayan, tek bir bakış, tek bir dokunuşla birbirini anlayan bir bağ. Fakat her seferinde bir kafede ya da restoranda yeni bir adam oturduğunda, içinden çıkan alaycı ses şöyle diyordu:
Peki ya yine geçen seferki gibi mi?
O sonuncu. Neredeyse ona bu olduğunu inanmaya başlamıştı. Ama ilişkileri günlük rutin, duygularını konuşmaktan kaçınma, onun düzeltme, anlama, uyum sağlama çabalarıyla parçalandı. Psikoloji kitapları okudu, not defterlerini antrenman özetleriyle doldurdu. Hatasını bir matematik problemi gibi çözmeye çalıştı. Ne kadar çok anladıysa, yeniden açılmak o kadar korkutucu oldu.
Belki çok şey istiyorumdur diye fısıldadı, telefon ekranına bakarak.
Yeni bir mesaj. Tanışma sitesindeki ilginç adamakıllı, esprili, profilde kırmızı bayrak yok. Sözlerini okurken bir gülümseme belirdi, ama dudakları hemen ince bir çizgiye dönüştü.
Ya hayal kırıklığına uğrarsa?
Ve tekrar boşluk. Tekrar gece, sessizlik, ayna. Cevap bekleyen bir soru.
Kendini Olmanın Özgürlüğü
Yaren, sevdiği kafede köşeye bürünmüş, yumuşak kanepeler vücudunun şekline bürünür, taze öğütülmüş kahve kokusu vanilya aromasıyla karışırdı. Elinde yeni bir kitabın sayfalarını çeviriyor, bazen sevdiklerine takılan parmakları hafif bir kıvrım bırakıyordu.
Kırk iki. Pasaportta görülen bir rakam, ama içinde bir okyanus kadar enerji dalgalanıyorduen büyük maceraların henüz önünde olduğunu hissettiği bir his.
Yaren, yine yalnız mısın? tanıdık bir ses onu okumalardan ayırdı. Dostu Bade, işten yeni yeni gelmiş, garsona işaret edip alışık olduğu latteyi isteyerek.
Yaren kitabı kapattı, parlak soyut bir kapak ortaya çıktı. Evet, gülümsemesi gökyüzü gibi sakindi, rüzgarsız bir göl gibi ama yalnız değilim.
Dostların, tanıdıkların, rastgele sohbet edenlerin şaşkın bakışlarını yakaladı. Çekici, zeki, ilginç bir kadın ve yine yalnız? Ama Yaren artık açıklama yapmayı bırakmıştı. Aşkı bir prens beklemekle değil, balkondaki sabah kahvesiyle, aniden deniz yolculuklarıyla, gözlerini parlatan iş projeleriyle bulmuştu. Gerçek benliğini maskesiz ve yapmacıksız bilen dostlarıyla.
Geçen haftaki yakışıklı? Bade kaşık çırparken göz kırptı o seni caz konserine davet eden? Sen cazı sevmez miydin?
Güzel, Yaren kahkaha attı, içinde bir gerilim yoktu ama kimsenin beklentilerine uymak zorunda değilim. Garson, nazikçe Badeye köpüklü bir fincan koydu Eğer yanımda olmak isterse, yakalasın. Ben ise parmakları tekrar kitaptaki bir sayfaya takıldı zaten gittiğim yere oradayım.
Yalnızlık mı? Bu kelime ona uymuyordu. Bu, hafif bir yaz esintisi gibi, eski bir meşe kökleri kadar sağlam bir özgürlükti. Yarın nereye döneceğini seçme özgürlüğü. Kendisiyle uyum içinde uyanıp uykuya dalma özgürlüğü. Sadece var olma özgürlüğü.
İki yalnızlığın iki yüzü
Alpınar kapıyı kapattı, ayakkabılarını yavaşça çıkardı ve yatağın kenarına oturdu. Akşam elbisesi hâlâ yabancı bir parfüm ve restoran kokuları taşıyor, birden aptalca gelmişti. Randevu iyiydizarif bir sohbet, ilginç konular, seçkin bir mutfak. Adam elini uzattığında içi bir şeyler sıkıştı. Korku değildi, sadece bir anlayış. Bir başka nazik, zeki, doğru adam ve yine göğsündeki buz gibi boşluk.
Pencereye yaklaştı, avuç içini soğuk camın üzerine bastı. Şehir ışıklarla yanıyordu, bir yerlerde hayat çalkalanıyor, insanlar buluşup ayrılıyordu. O ise mükemmel dairesinin ortasında, pahalı nesnelerle çevrili, kendinikaybolmuş gibihissediyordu.
Neden bu kadar zor? fısıldadı kendine, karanlık camdaki yansımasına. Soru havada asılı kaldı, cevapsız bir rüzgar gibi.
Şehrin başka bir köşesinde Yaren, çatı katı balkonunda örme bir sandalyeye uzanmıştı. Bir elinde kırmızı şarap bardağı, diğerinde ayda bir kez kendine izin verdiği sigara. Gece esintisi saçlarını savuruyor, hoparlörlerden hüzünlü bir caz melodisi akıyordu.
Gözlerini kapadı, müziğin kendini sarmasına izin verdi. Akla bir tek şey geldi: şarap tadı, gece serinliği, şehrin uzakta parıldayan ışıklarıpırıltılı mücevherler gibi.
Yaren prens beklemezdi. Uzun zamandır anladı ki, hiçbir masalsı kahraman onu kendisinden daha mutlu edemez. Her akşam, her şafak, her an sadece ona aitti. O an yalnızlık değildi; kendini tamamen, sarhoş edici bir özgürlükte bulmaktı.
Şarap bardağını sessiz bir kadehle kaldırdı, kendine, geceye, şaşırtıcı hayatına içti. Kraliçenin tahtı yoktukendi krallığı mutluluğu hissettiği yerdeydi. O akşam on birinci katta balkon, iyi bir şarap ve yıldızlar, gece gökyüzünde yanıp yanıyordu.
İki kadın. İki evren.
Alpınar ve Yaren aynı şehirde yaşıyordu, aynı havayı soluyordu ama iki farklı gerçeklikte var oluyorlardı.
Alpınar ellerini uzatarak yürürken avuçları boşlukla doluydu, onu doldurmak için çabalıyordu. Her randevu, her yeni tanışma, ona eksik olduğunu hissettiren bir şeydeğerli olma, sıcaklık, ait olma duygusunu aratıyordu. Aşkın dışarıdan gelip onu bütünleyeceğine inanıyordu. Ne kadar çok aradıysa, içindeki boşluk o kadar büyüdü.
Yaren ise kollarını açık tutarak yürürdübaşkalarının doldurmasını beklemediği için değil, dünyası zaten doluydu. Anıların, özgürlüğün, basit şeylerin sessiz mutluluğunun. Aşkı aramaz, yayar, bu yüzden insanlar ona çekilir, çünkü yanında olmak kolaydır. Prens beklemez, hayali kaleler kurmazsadece yaşar. Hayatı her şey için yer açar: yalnızlık, buluşmalar, ayrılıklar, yeni yollar.
Belki bir gün yolları kesişir. Belki Alpınar fark eder ki boşluk, bir aşk eksikliğinden değil, kendini sevmeyi bilmemesinden kaynaklanıyordu. Belki Yaren, onu değiştirmesini istemeyen, yanına sadece huzur katacak birini bulur. Belki hiç olmaz.
Şimdiden hikayeleri aynı soruya iki farklı yanıt: Aşk, onu arayanlara gelmez. Zaten açık bir yürekle yaşayanlara gelirbeklemedikleri, vermeyi bildikleri için.
En önemlisi, boşluğu dolduracak birini bulmak değil, kendini bütün olarak öğrenmek. Çünkü o zaman aşk kurtuluş olmaz, sadece bir mutluluktur.




