Adım Emre Yılmaz, Toros Dağları’nın eteğindeki küçük bir köyde doğdum. Hatırladığım en eski anılarımda, dedem bana evimizin karşısındaki dağın eskiden yemyeşil olduğunu, tertemiz derelerin aktığını ve sabahları kuş cıvıltılarıyla uyandığımızı anlatırdı. Ama ben sekiz yaşındayken, o dağ çıplak, toprağı çatlamış, öyle sessizdi ki içim acırdı.
Bir gün dedeme sordum:
“Dede, neden artık ağaç yok?”
“Çünkü hepsini kesip sattılar, toprak da yanına koydu,” dedi.
“Peki yeniden kim dikecek onları?”
“Bugünün rahatını değil, yarını seven biri.”
O gece uyuyamadım. Sanki dedem bana bir görev vermişti. Ertesi gün, paslı bir teneke buldum, içine toprak doldurdum. Yol kenarında bulduğum birkaç karaçam tohumunu ektim. Tutar mı bilmiyordum ama her gün dere kenarından su taşıyıp suladım. İlk filizi gördüğümde içime tarifsiz bir umut doldu, sanki küçük bir umut parçası bana katılmıştı.
Tohum toplamaya devam ettim, önce bahçemize, sonra yakındaki yamaçlara ektim. Komşular gülüyordu:
“Emre, boşuna uğraşıyorsun!”
Ama dedemin sözlerini unutmadım.
Zamanla diğer çocuklar da katıldı. Her cumartesi pet şişelerle su, tohumlar ve tenekeden yapılmış küçük küreklerle dağa çıkardık. Bazı fideler tutmuyor, bazıları hayatta kalıyordu. Keçilerin yememesi için çit yapmayı, toprağın nemini korumak için taşları kullanmayı öğrendik.
On beş yaşıma geldiğimde, dağda üç binden fazla ağaç vardı. Değişim gözle görülürdü: kuşlar geri dönmüştü, toprak suyu tutuyordu, yağmur mevsiminde küçük dereler canlanıyordu. Haber önce yerel radyoya, sonra İstanbul’daki bir gazeteye çıktı. Bir gün bir çevre derneğinden bir adam beni buldu:
“Emre, daha fazla ağaç dikmek için yardım ister misin?” diye sordu. Hiç düşünmeden kabul ettim.
Onların desteğiyle aletler, eldivenler ve en önemlisi yerli türlerden fidanlar aldık. Ekosistemi nasıl iyileştireceğimizi öğrendik. Artık yaşlanmış olan dedem sarıldı bana:
“Şimdi gerçekten yarını görüyorsun, torunum,” dedi.
Şimdi 24 yaşındayım, çevre mühendisliği okuyorum. Eskiden bomboş olan dağda şimdi 25 binden fazla ağaçla genç bir orman var. Mükemmel değil, bitmiş değil, ama artık karatavuklar, sincaplar, tilkiler ve gölgesinde yürümeyi seven insanlar için bir yuva.
Her çıktığımda ağaçların gövdelerine dokunur, ben gittikten çok sonra bile burada olacaklarını düşünürüm. Belki elli yıl sonra bir çocuk, dedesine sorar:
“Bütün bunları kim dikti?”
O da cevap verir:
“Bugünün rahatını değil, yarını seven bir çocuk.”




