Yazın kavurucu sıcağı altında, güneş pırıl pırıl parlıyordu. Sokaklarda sıcak hava dalga dalga yayılmıştı. Serkan otobüs durağından yürürken elinde büyük bir spor çantası taşıyordu; içinde birinci sınıf öğrencisinin bir haftalık eşyaları vardı. Üzerinde ucuz bir eşofman takımı, o para da onun kendi çabasıyla, birkaç gün köyün tramvaylarını boşaltıp kazandığı, ailesine ve kendine yeni bir şey alabilmek için biriktirdiği paraydı.
Serkan, eski köy kültür merkezinin yanından geçip evine giden yolu tuttu. Yakınlardaki bir evin kapısına yaklaşırken komşusu Ayten Hanım, gözlerini Serkandan ayırmadan ona baktı. Gri saçları rüzgârda savruluyordu. Sanki ruhuma bakıyor gibi hissettim, diye düşündü Serkan.
Merhaba, Ayten Hanım! diye seslendi.
Selam Serkan, dedi kadın, sonbahar rüzgârının hafif hışırtısı gibi. Gözleri Serkanı evin dönerken çınlayan çınar ağaçlarına kadar takip etti.
Annesi, Serkanı sıkıca kucaklayıp, küçük kız kardeşi Sude de yanına koştu, ardından büyük anne de yanına geldi. Oğlum, ne kadar büyümüş, ne kadar olgunlaşmışsın!
Anne, sadece bir ay önce sınavdan önce görmüştük! diye gülerek genç, on yaşındaki Elifi kollarına aldı. Elif çığlık atıp kahkahaya boğuldu.
Ne zaman oldu bunu? diye annesi gülümsedi. Hepsi bitti mi?
Evet, şimdi üçüncü sınıftayım! diye gururla açıkladı Serkan. Bursum da hâlâ artmış!
Ne kadar yakışıklı! diye büyük anne torununu övdü, Gerçekten büyümüşsün! diye başını okşadı.
Anne, ben artık küçük değilim, diye kızardı Serkan, Peki ya baba? diye sormaya başladı, çantadan aileye hediye getirdiği bir takı çıkardı.
İşte, işte! Hemen çalışıyor, ne yapayım! Teşekkür ederim, evladım! dedi anne, takıyı incelerken.
Elif, bak ne kadar güzel! diye ayna karşısında yeni bir bluz denerken söylerken, Sınıftaki bütün kızlar kıskanacak, dedi. Keşke tatil bitse!
Tüm aileyi mutlu etti, dedi büyük anne, yeni kuşak bir şal örerek.
Anne masayı kurdu, aile birlikte akşam yemeği yedi. Masada neşeli sohbetler hiç eksik olmuyordu; herkes gülüyor, haberlerini paylaşıyordu. Aniden Serkan düşüncelere daldı.
Anne, diye başvurdu Elifin babasına, Komşu Ayten Hanım neden beni sürekli izliyor? Nereye gitsem, kapıya yaklaşıp bana bakıyor. Bugün bile gördü beni, bana zaten gelmeyecekken sanki bekliyormuş gibi.
Bu konuda anne senin en iyisin, dedi anne usulca.
Çünkü baban gibi ben de senin babana çok benziyorum. Dedenle aynı yüz hatlarına sahibiz. Ayten Hanım da dedenizi çok severdi, diye yaşlı kadın uzakta bir yere bakarak konuştu.
Biz bu evi köyde hep birlikte inşa ettik. Burada komşularla tanıştık: genç çift Ayten ve Veli. Birbirine yardım eder, dostluk kurarlardı.
Ayten evlenirken henüz on sekiz yaşındaydı. Anneannesi onu büyütmüş, on yaşından beri ev işlerine yardımcı olmuş, bahçeyi temizlemiş, yemek yapmış, annesinin çocuklarıyla ilgilenmişti. Okula çok az giderdi, zamanı olmazdı.
Anneannesi de sert bir kadındı, bir de teyze… Teyzesinin adı Fatma, annesinin kız kardeşi, zor bir kadın, hiçbir hatasını bağışlamazdı. Bir gün Aytene eski bir elbise giydirdi, kollarda eski izler vardı. Bu ne? diye sordum. Köreğimi tarlada yabani otları temizlerken bir inek çarptı, dedi.
Ve bir gün, Annemin mezarına gittim, beni alması için yalvardım, ama teyze benim orada görüldüğümden bana bir şeyler söyledi, akşam beni neredeyse öldürmüş gibi yarı gün ayakta kalamamıştım, diye anlattı.
Teyze evlenmişti ama sevgi yoktu; Ayteni çocukluğundan beri ona satmıştı. Baba ölümünden sonra, annesi de dayanamadı, hastalandı ve bir daha ayağa kalkmadı. Böylece Ayten yetim kaldı.
Fatma evlenmişti, ama aşkı yoktu; Aytenin kaderini o belirledi. Evlerini sattı, Ayten yalnız kaldı. Fatma, Vasili adında zengin bir adamla evlendi. O, Aytenin komşusuydu, kızından on yaş büyüktü, parası vardı. Ev hâlâ Aytenin annesi Ayten Hanımda, tarım arazileri, hayvanlar… Ama kimse genç kızın isteklerini sormamıştı.
Fatma, Aytene evlenmesi gerektiğini söyledi: Kiminle evlenmen gerektiğini sen bil. 18 yaşındaki bir yetim ne yapabilirdi? Evlenmek zorunda kaldı.
Ayten iyi bir ev hanımıydı; annesinden zorla öğretilen bir şeydi, ama kocasını sevmezdi. Kocası da ona çok ilgisi yoktu; genç bir eş, güzel ve zeki bir kadınla evlenmişti, ama ona sadece gençlik ve yetenekleri için değer veriyordu.
Serkan, Aytenin yaşlı ve kırılgan hâlini gör, onun gençliğindeki güzelliğini unutma. İnce yapılı, uzun kahverengi saçları, mavi gözleri yüzünün yarısına kadar uzanıyordu. O güzelliği gören herkes ona bakmadan duramazdı. Kocası ona hâlâ gurur duyuyordu, ama Ayteni hor gördü.
Çoğu zaman mavi gözlerini gördüm: Bu Veli mi? diye sordum. O ise sessizdi, gözlerinde sadece acı ve dökülmemiş gözyaşları vardı. Hayatı ona acımasızdı.
Babamın oğlu Petekin annesi Ayten, çocuk sahibi olamadı. Veli bu yüzden sinirliydi; karısını döverdi, köyde bağırırdı: Erkek çocuğu doğurmadı, boş bir bebek. Ayten hâlâ kocasına kızıyordu, ama ağlamaz, şikayet etmezdi; çocuklukta kimsenin ona merhamet etmediğini bilirdi.
Akşamları köye gelir, şarkı söyler, Velinin sesi bir melodi gibi duyulurdu. Ben de şarkı söylemeyi severdim, ama onunla kıyaslanamazdı. Dedesimiz, Ahmet, kilise korosunda şarkı söylerdi.
Veli şarkı söylemezdi; sadece konuşur, traktörün ne kadar süt verdiğinden ya da bu yıl buğdayın geçen yıla göre iyi olduğundan bahsederdi. Yemek yerken sadece karnını doldurur, başka bir şeyle ilgilenmezdi. Biz şarkı söyler, haber paylaşırdık; o ise çorba kaynatır, tencerenin boş kalmamasına dikkat ederdi.
Ayten ona bakar, gözyaşlarını tutardı, ama o hiç fark etmezdi. Ahmet ise, Veli, bir bak Aytene, gözlerinden hiç ayırma! dedi. Veli ise Neden? Seni bir kıyıya atarım, diye yanıtladı. Ayten ise sadece sessiz kalıp ağlardı.
İlkbaharda Veli cephede göreve gitti, Petek henüz bir yaşındaydı. Köyde bütün insanlar onun vedasını yaptı. Ben istasyonda duruyordum, tren çıkmak üzereydi, ama Veliyi bırakmak istemiyordum. Gözlerinde bir hüzün, bir sevgi vardı ki sözcüklerle anlatılamazdı.
Veli, koyunlarını ve atını bırakıp, çiftiyle birlikte bir çukur kazdı, bir çam ağaçları dikti, bir ev inşa etti, bir çocuk doğurdu… Geri döneceğim, dedi, eşimle, çocuğumuzla birlikte. Oğlumun ve senin de iyi bak, bekle. Ve ben bekledim. Günler geçti, aylar devrildi, ama hâlâ beklemiştim.
Ayten, Veliyi uğurlamaya istasyon kenarında oturdu; gözleri bir acı içinde parlıyordu, kimseyi uğurlamayan bir anne gibi. Eve yürürken birden dizlerinin üzerine çöktü, Affet beni, komşum, ama ben senin eşini seviyorum, onsuz yaşayamayacağım, diye ağladı.
Veli nerede? diye sordum. O bir kış gibi, bir soğuk gecede kaybolmuş. Ayten ise Veli benim eşim ama artık yok, ben yalnız.
Birlikte ağladık, çimenlerin üzerinde oturduk, ağlamak hafifledi, hem ben hem de Ayten rahatladık.
Sonra mektupları beklemeye başladık. Büyük savaşlar köyümüze dokunmadı; tarlada çalıştık, ekim yaptık, ürün topladık. Veliden bir mektup beklerken, Ayten postacı Bayan Veliyi (Veli Dede) aramaya koştu. Mektubu verir misin? dedi. Postacı, Mektup yokmuş, sen nereden aldın? diye cevap verdi. Ayten gözyaşları içinde Bilirim, bir yerlerde var, sadece bakmak istiyorum, dedi.
Senin için değil, karısının, dedi postacı, başkalarına vermem. Ayten Sadece bir an bakmak istiyorum, imzasını görmek yeter, dedi. Postacı sonunda mektubu verdi, Üzülme, gözyaşlarını sil, dedi.
Ayten mektubu öptü, kalbine bastı, postacı gidip başka işine döndü. Ben, Ayten nereden biliyor bu detayları? diye sordum. Ben de hissediyorum, mektup gelmeden önce, dedi. Savaş hepimizi aynı hüzne sokar.
Veli polis oldu, sokaklarda dolaşır, insanları yakalar. Ayten evden neredeyse çıkmazdı, çirkin bir iz bırakmak istemezdi. Kocası ona zorbalık yapar, Ayten sadece ağlar, af dilerdi.
Mektuplar, Aytenin tek tesellisi oldu. Onu alıp götürebilecek miydim? Ne hakka sahip olmalıydım? Sorular çok, cevap yoktu.
Uzun süre mektup gelmedi. Bekledim ama postaneye gitmenin anlamı kalmadı. Her sabah umutla uyanır, bir şey geleceğini beklerdim. Petek ilk sözlerini söylemeye başladı: Baba, babam seni seviyor, mektup yakında gelecek! ve biz bekledik.
Veli bir gün köyden kaçtı, kimse nereden gittiğini bilmiyordu, bir daha görülmedi. Ayten yalnız kaldı, kapının önünde durur, yolu izlerdi.
Ayten, ne görüyorsun? diye sorduğumda, o sadece mavi gözleriyle bana baktı, yüzü solgun, sanki dondurmuş gibi. Görmüyor musun? diye sordu. Hiçbir şey görmüyorum, Ayten, dedim. Ben de göremiyorum! Artık görmüyorum! diye ağladı.
Bir gün, aşırı bir sıcaklıkta, çınar ağacının altında oturduk. Otur, Galip, dedi, bunu yapman gerekiyor. Ben ise Zaman yok, işim var, havuç ekmem gerek, dedim. Bugün ekmeyecek, yarın da ekmeyecek, dedi Galip, gözlerindeki boşluğu göstererek. Ben oturup meyvem gibi bir sandalye üzerine oturdum, Affedersin, diye özür diledi.
Baba Valya, posta görevlisi, elinde bir cenaze çantasıyla geldi. Eşiniz kahraman bir şekilde öldü, diye okudu, kalan satırları gözyaşlarıyla okuyamadım. Ayten baygın düşmüş, o anda hamileydi, Veli kaçtığı için yalnız kaldı.
Üç ay boyunca ne yapacak bir şey bulamadı. Ayten olmadan ben de bir iki adım atamazdım; Kolinin ölümünden sonra, köydeki herkes ona benzer bir hüzün taşıyordu, evde Velinin gömlekleri, el yapımı bir raf, eski bir fotoğraf vardı.
Dışarı çıktım, serin bir hava aldım, çitin ötesinde bir şey yürüyordu. Ayten geldi, boş evin içinde oturdu, iki kişi sessizce oturdu, herkesin acısı ortak bir yara gibi.
Sonunda bir mektup geldi; ama ben hissetmedim. Ayten de gelmemişti. Mektubu aldığımda Kolinin adıyla titredim, ellerim titredi, nefesim kaçtı. Valya şöyle dedi: Bu eski bir şey, altı ay boyunca kaybolmuş, kocanın ölümünden sonra bulundu.
Mektubu Aytene götürdüm, birlikte okuduk. İçinde Kolinin son mektubu vardı:
Sevgili Ayşe,
Dün bir mektup gönderdim, ama içimde bir şeyler eksik. Sana dönmek, seni kucaklamak, çocuğumla birlikte bahçede elma yemek istiyorum. Her gün seni ve evimizi düşünüyorum. Çiftçiliğe tek başına devam ediyorsun, çocuğuma ninni söylüyorsun, kedimiz Mırmırı seviyorsun.
Ben bugün aynaya baktım, tanıyamadım; sakalım uzun, yüzüm çirkin bir çingene gibi.
Rüyamda evimiz, sen çocuğunla, yanımda diktiğim çınarlar, ufukta bir nehir… Mutluydum, ama gerçek yok.
Seni sık sık hatırlıyorum, ruhun benimle dolaşıyor, gözyaşlarınla, ama beni bırakmak istemiyorum. Lütfen, Ayşe, ruhumun ağrısını dindirin, beni rahat bırakın.
Seni seviyorum, her zaman seviyorum.
Koliyi senden istiyorum, lütfen
Serkan mektubu tutarak sessiz kaldı. Ayşe pencereye baktı, yaşlı kadının yanaklarından gözyaşları süzüldü. Elif ve Sude sessizce oturdu.
Tarihe baktığımda, dedi Ayşe, Koli 1942de bir düşman saldırısında hayatını kaybetti. Bu mektup onun son sözü. Ayşe bir erkek çocuk doğurdu, ona Nikola adını verdi.
Ruhunu serbest bıraktım, Kolinin ruhunu özgür bıraktım. Artık ona huzur veriyorum, dedi Ayşe. Artık mektup kalmadı, kimse evlenmedi.
Serkan dışarı çıktı, gökyüzüne baktı; rüzgâr hafifçe esiyor, sanki Koli yanımızda.
Aşk yaşlanmaz, ölmez, diye düşündü Serkan.
Ayten Hanım, artık evini terk etmeyi reddetti. Çocukluğunun evi, çınar ağaçları, toprağı onun kalbinde kaldı. Uzun yıllar sonra, bir çocuğa bir şey öğretmek içinçocukların kalplerine sevgi ve sabır tohumları ekerek, nesiller boyunca sürecek bir umut köprüsü kurdu.




