14 Mayıs 2025
Bugün bir kez daha annemkocaannesinin (Fatma Hanım) ne kadar önceden bildiğini fark ettim. Telefon çaldığında sesi hâlâ kızım, güneş ışığım, cumaya boş musun? diye nazikçe tınıyordu; üç yıldır tam olarak tanıdığım o ton. Depoyu, haşere kavanozlarını mahzene indirelim. Veranda zaten yer kalmadı, çatıdaki dağınıklık da elime yetmiyor, diye özetledi.
Tabii ki, Fatma Hanım, sabah erken geleceğim! diye cevapladım, çorbayı karıştırırken telefonun kulaklığına bastım. Ayşegülü de alacak mısın? diye sordu. Hayır, projesi yanıyor, evde kalsın, sessiz ortamda çalışsın, diyerek yanıtladı. Böylece otobüsle yola çıkmak zorundaydım; dokuz saatlik bir seferdi. Araçta otururken bir reklam şarkısı mırıldanıyordum, pencere kenarındaki solgun fikstüs hâlâ canım çekiyordu ama atmaya cesaret edemedim.
Cumartesi sabahı, benzin ve ev yapımı poğaçalar kokan kalabalık bir otobüse bindim. Cam kenarındaki koltuğa oturup soğuk camı tutarak dışarıdaki tarlalarla süzülen orman şeritlerini izledim ve motorun tekdüze uğultusuna dalarak uykuya daldım.
Aniden bir çarpma hissiyle uyandım; otobüs yol kenarında sağa devrilmişti. Şoför, Lastik patladı, yedek çürük, şehirden taksi beklemeliyiz, iki saat en az, dedi, kollarını açtı. Yolcular homurdanmaya başladı ve otobüsten indiler. On dakika kadar otobüsün yanına çöküp oturdum, ardından cesurca yola çıktım ve elimi kaldırdım.
Tam o anda, kırık bir Fiat Egeanın önünde yaşlı bir amca (Murat Bey) durdu ve Şehre mi? Bindiğimizi alalım, kızım. dedi. Ön koltuğa atladım ve anneme mesaj attım: Otobüs yarı yolda bozuldu, eve dönüyorum, hafta sonunu erteleyelim. Gönderdiğimde telefon çaldı; Mesaj teslim edildi.
Kırk dakika sonra beş katlı apartmanın girişinde durdum. Üçüncü kata çıkıp anahtar demetini bulup kapıyı çevirdim. Telefon birden çaldı, ekranda Fatma Hanım yazıyordu.
Alâk? diye cevap verdim.
Mehmet! Neredesin? Dairenin dışındaki bahçeye mi geldin? diye bağırdı.
Hayır, mesaj attım; otobüs bozuldu, geri döndüm. Şimdi içeri gireceğim
İçeri girmeye çalışma! Duydun mu? Kapıyı açma! Hemen beni ara, hemen! diye çığlık attı.
Kalbim çarpıyor, ama anahtar zaten kilidi çeviriyordu. Kapıyı ittim ve zaman dondu.
Giriş holünde ayakkabılar dağınık; Ayşegülün topuklu ayakkabıları, benim spor ayakkabım ve bir başkasının deri çizmeleri. Yan köşede bir şemsiye, üzerine serpilmiş aşırı tatlı bir parfüm kokusu hâlâ havada duruyordu.
Salonun girişinde, çıplak ayakla ev terlikleri giymiş, eşofman üstü bir adam (Ben) oturmuştu; kucağında koyu kahverengi saçlı, ince omuzlu, kırmızı oje sürmüş bir kadın. Birbirlerine tutunmuş, sanki dünya yokmuş gibi öpüşüyorlardı.
Ben gözlerimi açtığımda, Ayşegül kapıdan içeri girdi ve yüzü beyazladı. Gözleri korkmuş bir geyik gibi, çantasını, topuklularını ve şemsiyesini yakalayıp merdivenlerden kaçtı; ardından gerideki o yoğun parfüm dalgası hâlâ içimde çınladı.
Telefon hâlâ kulağımda çalıyordu:
Mehmet! Cevap ver! İçeri girdin mi? diye bağırdı.
Ne kadar? diye boğuk sesle sordum.
Ne? diye tekrar etti.
Ne kadar defa beni böyle yönlendirdiniz, Fatma Hanım? Bu kavanozlar, bahçeler, çatı Kaç kez oğlunuzu korudunuz? Kaç kez benim arkamda gülüyorsunuz, gerçeği bilmediğim için?
Sessizlik. Ardından çalan bir arı sesi. Fatma Hanım bir kez daha aramayı sonlandırdı.
Telefonu yavaşça aşağıya indirdim, Ayşegüle baktım; o, oturma odasının ortasında sessiz bir gölge gibi durmuştu.
Ne diyeceksin? diye sordum, duygusuzca.
Mehmet, her şeyi açıklayabilirim dedi.
Gülmeye başladım; gülüşüm çılgınca, çığlık gibi yükseldi.
Açıklar mısın? Ciddi misin? Şimdi ciddi bir cümle mi söylüyorsun?
Bu bir şey ifade etmiyordu! O da kimse, sadece
Sadece ne? Yüzüne çarpıp gelen bir şey mi?
Ben ona doğru adım attım, o geri çekildi.
Bana yaklaşma. Söz dinleme. dedi.
Dinle dedi.
Hayır, sen dinle. diye arkamdan bağırdı. Bu ev benim. Evliliği öncesi büyükannesinden miras kalan, benim paramla alındı. Sen burada bir hiçsin, adın ne olursa olsun. Kalan on beş dakikan var, eşyalarını topla ve buradan çık.
Ben ona On dört dakika. dedim.
Üç ondalık saniye eksik. diye ekledi.
Bu sesin, bakışının, yüzünün ardında bir şeyler sakladığını anladım; o bir blöf değildi. Hızla yatak odasına koştum, dolap kapaklarını çarptım. Ben giriş holünde duvara yaslanıp nefes alıp vermeyi sayıyordum: 1-2-3 Çıkmak zorunda olduğumu anladım.
On iki dakika sonra Ayşegül çantasını bir şeyler atıştırarak ve bir ceketle çıkmaya hazırdı.
Anahtar, dedi ben, renkli bir ses tonuyla.
O cepçesine bakıp demeti sehpanın üzerine bıraktı ve kapıyı kapattı.
Kapı arkasında hafif bir sürükleme sesiyle kapandı, ben bir an daha bekledim, ardından kilidi iki kez çevirip zinciri takınca, duvara yaslandım ve gözyaşlarını tutamadım.
Pazartesi günü boşanma davasını açtım. Belgeler hızlıca kabul edildi; çocuğumuz yok, mal paylaşımı ayrı, itiraz yok. Temiz bir formaliteydi.
Fatma Hanım da, Ayşegül de bir daha beni aramadı. Üç yıl süren bir yaşam bir anda sessizliğe gömüldü.
Bir hafta sonra, üniversite yıllarından eski dostum Merve ile bir kafede oturduk. Merve, soğuk lattesini yudumlarken, ağzını açık bir şekilde soruya başladı:
Yani anne o gerçekten biliyormuş? Seni bahçeye gönderiyormuş, o da?
Öyle görünüyor. dedim.
Tamam! diye bağırdı.
Ben hafifçe gülümsedim.
En komik şey ne biliyor musun? Onu ikinci annem sanıyordum. Gerçek bir aile olduğunu düşündüm. Ama bir sahneydi. İkisi de rol yapıyordu, en baştan.
Başından mı? diye sordu.
Düşün ki, tanıştığımızda zaten kendi dairemde yaşıyordum, iyi bir işim vardı, düzenli maaş. O ise kiralık bir odada, ek işler peşindeydi diye kahvemizi içtim, acı bir tat bırakarak. Belki de ilk günden değildi, ama çabucak anladı ki, benimle oturması ona kolaylık sağlayacak.
Sen ne düşünüyorsun? dedi Merve.
Bilmiyorum, diye gözlerimi fincana diktim. Belki de bir şeyler hissetti, ama başkalarını aldatacak kadar… Onun annesi sadece bir damatlık ve çalışkan bir gelin isterdi. Kavanozları taşımak, bahçeyi süpürmek, ev işlerini paylaşmak. O da bir oğlu için böyle bir taş yığını istiyordu.
Merve elini masanın üzerinden uzatarak parmaklarımı sıktı.
Çok üzüldüm Ayşegül.
Üzme. Ben artık gözyaşı dökmeyeceğim. Üç yıl kaybettim, ama olur. Bundan sonra bir gün bile bu insanlara zaman harcamam.
Şimdi ne yapacaksın? diye sordu.
Kalktım, kahve bitti, fincanı tabağa koydum. Şimdi yeni bir yaşam. Sıfırdan, sahte kocalar ve sahte kayınvalideler olmadan. Evim, işim, hayatım var. Hepsi yeterli.
Kafeden çıkıp yağmur damlalarının ince ve kırgın bir şekilde çatıya vurduğu bir sokakta yürüdüm. Başımda bir hüzün vardı; dişlerimi sıktığım bir acı, ama ayakta duruyordum.
Acı mıydı? Evet. Sınırsız bir öfke mi? Dişlerim kırıldı gibi bir his. Ama hayatta kalacağım. Bu hikâye sadece bir başka ders; zor, kan kırıcı ama öğreti verici bir ders.
Merve çıkışta beni yakaladı.
Ayşegül, gerçekten iyisin? diye sordu.
Olacağım, dedim, Zaman lazım. Tekrar mutlu olacağım.
Yağmura doğru yürürken, yeni bir tarifin, uzun zamandır ertelediğim bir kekin, aklımda bir proje belirdi. Geleceği artık kendi ellerimle inşa edeceğim.
Bugünden öğrendim ki, gerçek güven sadece içimizdeki sesle ölçülür; dışarıdaki sahneler ne kadar parlak olursa olsun, kendi değerimizi kimseye borçlu değiliz.
Mehmet.




