Başka Bir Düğün – Yabancı Nişanlı

Eskiden Karaçayırda bir düğün yapılmıştı; köyün her sakini kulaklarını duvara dayamış, bir bütün olmuştu. Mehmet, köyün en şanslı delikanlısı, elinde çekiç, ayakta altın gibi parlayan elleriyle, Elife evlenmişti. Elif, sanki bir kır çiçeği gibi, parlak ve neşeli; sesi çan gibi çınlar, gülüşü akşam ezanından sonra çalan bir zurna gibi yankılanırdı. Çift, adeta bir tabloyu andırıyordu; Mehmetin babaları evini taçlandırmış, yeni bir çit dikmiş, kapıların önünü şeritlerle süslemişti. Üç gün süren eğlence, sazın sesleri köşeyi doldurur, kebap ve baklava kokuları köyün sokaklarını sarardı. Herkes Gurur duymadan diye bağırırken, ben o gün sağlık ocağında oturuyordum, karşımda sessiz, bakışı göl gibi derin Aysu oturuyordu.

Aysu, köyün sessiz çiçeği, neredeyse görünmez bir varlıktı; gözleri orman gölü gibi sakince, içinde yüzyıllık bir hüzün barındırırdı. Çekmiş olduğu ince, zarif elleri dizlerinin üzerinde bir düğüm yapmış, tırnakları bembeyazlaşmıştı. Üzerinde, çiçek desenli, eski ama tertemiz bir keten elbise, mavi bir kurdeleyle süslenmiş saçları vardı. O da bir düğün hazırlığındaydı, ama kendi düğününe; Mehmete.

Mehmet ve Aysu çocukluklarından beri ayrılmazlardı; birinci sınıfta aynı sırada oturur, Aysunun çantasını taşır, erkek çocukların zorbalığından korur, ona börek getirir, ödevlerini çözerdi. Köylüler Mehmet ve Aysu, gökyüzü ve toprak gibi, ay ve güneş gibi diye söyler, onların bir bütün olduğunu düşünürlerdi. Mehmet askerlikten döner dönmez Aysuya koşmuş, evlilik dileklerini kâğıda dökmüş, Elifin düğün gününde aynı tarihte evlenme planlarını yapmışlardı.

Fakat Elif şehre bir ziyarete döndükten sonra, Mehmet birden değişti. Elifin onu nasıl cezbettiği ve bağladığı yalnız Tanrı bilir. Artık Aysudan kaçıyor, gözlerini gölgeliyordu. Bir akşam kararan havada, evin önündeki kapıya yaklaşıp, şapkasını ellerinde çırparken, Affet Aysu, seni sevmiyorum; Elifi seviyorum, onunla evleneceğim, diye fısıldadı ve çabucak uzaklaştı. Aysu, kapının önünde dursun, rüzgârın soğuk hâlâ eteklerini savururken sessizce izledi. Köy bir anda susup, olayı unutmuş gibi oldu; Başkasının derdi bizim derdimiz değildir diyerek üzerini örttüler.

Şimdi ise o günün anısını otururken hatırlıyorum; dışarıda çalan müzik, sarhoş kahkaha hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Aysunun yanında otururken kalbim kanla doluyordu, gözlerinden bir damla bile süzülmedi; bu, en korkunç acıydı. Çünkü ağlayan bir insanın acısı dışarıya dökülür, taşan bir nehir gibi; oysa Aysunun içindeki keder bir taş gibi kalpte kalıyordu.

Belki çay ister misin, Aysu? diye fısıldadım. O, göl gibi derin gözleriyle bana baktı ve boş bir çöl manzarası gördüm. Hayır, Sevgili Hanım, dedi sesi kuru yaprakların hışırtısı gibi, Ben ilaç istemiyorum, sadece oturmak istiyorum. Ev duvarları üzerime geliyor; annem ağlıyor, ben ise umursamıyorum. Sessiz kaldık. Ne söylemeli, ne sözcükle bu boşluğu doldurmalıydık? Zaman çare olurmuş derler; ama zaman sadece acıyı körükler, ince bir tabaka gibi üzerini örtüp, dokunursan kan tekrar fışkırır.

Saatler geçip, akşam karardı; müzik sustu, sadece eski duvar saatimin tik takları ve borudaki rüzgârın hışırtısı duyuluyordu. Birden Aysu bütün bedenini titretip, tek bir noktaya bakarak şöyle dedi: Mehmete düğünlük gömlek nakışını yaptım, diken başı gibi Üzerine takması için düşündüm, koruyucu olsun diye. Elini havaya savurup görünmez bir yakayı düzeltti, bir damla gözyaşı yanaklarından süzüldü; ağır, erimiş kurşun gibi yüzüne indi ve çırak ellerine düştü. O an saatimin tik takları durdu sanki; köy ve dünya o tek gözyaşıyla dondu.

İki yıl geçti; kar, çamur, toz ve yeniden kar döngüsüyle Karaçayır devam etti. Mehmet ve Elif, dışarıdan bakınca huzurlu görünse de; Elifin gülüşü artık çan gibi çınlamıyor, cam kırığı gibi çatırtılı bir ses çıkarıyordu. Mehmet su gibi solgun, gözleri hüzünle dolu, ahırda daha çok vakit geçiriyordu; komşular Elifin sabah akşam şikayetleri, para, ilgi, komşuya bakma dedikçe, aşkları bahar seli gibi köpüp, çabuk yok olup, geride sadece çamur ve pislik bırakıyordu.

Aysu ise sessizce yaşamaya devam etti; postanede çalışır, annesine ev işlerinde yardım eder, içinde bir kabuk gibi saklanmıştı. Dansa gitmez, gençlere bakmazdı; nadiren bir gülümseme gönderir, gözleri hâlâ o derin orman gölü gibi kalırdı. Uzaktan izlerken yüreğim bir parça dağınık olurdu; çiçek açmayan bir gülden bahsetmek gibi.

Bir sonbahar yağmuru çadır gibi çökünce, postane kapısının gıcırtısı duyuldu; kapıda ıslak, çamurlu bir Mehmet, elleri titreyen bir hâlde duruyordu. Hanımefendi, dedi titrek sesle, elimi kırdım, yardım eder misiniz? Ben onu muayene ettim, bandaj sardım, o ise gözlerinde bir umutsuzluk deniziyle baktı. Öfkeyle yaptım, diye ağladı, Elif’le kavga ettik, o gitti; annesine, şehre, bir daha dönmeyecek diyerek. Gözyaşları deriden akıyordu, sert bir köpeğin hıçkırığı gibi. Her gece Aysuyu rüyamda görüyorum, diye mırıldandı, gülümserken, uyanınca çığlık atmak istiyorum. Aptal bir deliyim, en değerli şeyi kendi ellerimle çiğnedim, parlak bir paketle değiştirdim.

Ertesi gün köyde bir fırtına koptu; Mehmet boşandı. Bir hafta sonra, o da karanlık yağmur altında, Aysunun evinin önündeki kapıya geldi. Şapkasını çıkardı, gözleri damla damla yağan yağmura bakarken, sessizce bir iki saat kaldı. Aysunun annesi pencereden izliyordu; Mehmet hâlâ duruyordu. Kapı nihayet açıldı, Aysu eski bir palto, başında bir eşarpla ortaya çıktı. O, çamurda diz çökerek elini tutup, yüzüne bastı: Affet, diyebildi sadece. Aralarında ne konuşulduğunu bilmiyorum; önemli olan, birkaç gün sonra Aysunun yanına yeşil bir merhem almak için geldiğimde, gözlerinde artık yanmış bir çöl değil, orman gölü gibi bir deniz ve içinde titrek bir çiçek tomurcuğu gördüm.

Düğün yapmadılar; birlikte yaşadılar. Mehmet, Aysunun eski evine geçip çatı onardı, çitleri onardı, ocakla uğraştı; gün doğumundan gün batımına kadar çalışıp, geçmişin günahını toprağa gömdü. Aysu ise, uzun süredir susmuş bir çiçeği suyla canlandırılmış gibi yeniden gülmeye başladı; gülüşü öyle bir ışık yaydı ki, yanına bakan herkes de gülmek istedi.

Bir yaz günü, çimenler altın gibi parlarken, ben bir akşamüstü evlerinin önünden geçtim. Kapı açık, iki yaşındaki bir bebek, çürük bir sepet içinde uyuyordu; adı Savaş. Güneş, nehrin üzerine batarak gökyüzünü sularda akvarel gibi boyuyor, uzakta bir inek mükemmel bir muuu sesi çıkarıyor, köpek havlıyor, ama verandada bir huzur hâkim. Mehmet, omzunda sağlam bir çuval gibi Aysuyu tutuyor, o da nazik bir melodi mırıldanıyor, elinde altın sarısı çilekler var. Ben onlara baktım, gözyaşlarım bir başka tatlılıkla doldu; geçmişin acısı artık yumuşak bir melodi gibi kulaklarımda çalınıyordu.

Rate article
Lifequest
Başka Bir Düğün – Yabancı Nişanlı