Eskiden, annemin yanındaki o uzun akşam yemeklerinden birinde, kayınvalidemin, Nermin Hanımın, kulağına bir çalılık gibi sapan bir ses çıktı: Ayşenur, sen biliyorsun ki Vuralın işi bitmek bilmez, bütün gün görüşmelerle dolu. Süreyya ise şehrin diğer ucunda oturuyor, trafiğe iki saat takılıyor. Sen evde, bilgisayar başında, serbest bir programın var. Teyzem Gülaya bir çorba ısıtıp, tansiyonunu ölçmek senin için zor olmaz, değil mi?
Ayşenur çay bardağını yavaşça tabağa koydu, çınlamadan. O anki sohbet, Pazar öğle yemeğinde aile haberleri üzerine bir muhabire benzerken, bir anda çınlayan bir kuşak gibi sıkı bir baskıya dönüştü. Masada yalnızca Ayşenur ve eşi Mehmet değil, Nermin Hanım, Mehmetin kuzeni Vural ve onun kız kardeşi Sedef de oturuyordu. Hepsi Ayşenura, dalgalanan bir denizde tek kurtarıcı çember gibi, nazik ama talepkar bakıyordu.
Gülay teyze, Nermin Hanımın kız kardeşi, bir hafta önce felç geçirmişti. Doktorlar ellerinden geleni yapmış, kriz atlatılmış, yarın eve taburcu edilmesi planlanmıştı. Fakat hâlâ yataktan kalkması yasak, tam dinlenme ve sürekli bakıma muhtaçtı.
Ayşenur, Nermin Hanım, diye sakin bir sesle konuşmaya çalıştı, içinde bir fırtına kabarıyordu. Ben serbest bir programım yok. Uzaktan çalışan bir baş muhasebeciyim, çeyrek sonu raporlarıyla boğuşuyorum. Monitörden beş saat uzağa bile çıkamıyorum, su içmek bile zor. Koşup gelmek mi? Teyzem üç otobüs durağında bir yer, gidiş geliş bir saat, üstüne de bakım.
Süreyya, senin iki gün çalış, bir gün dinlen programın, dedi Ayşenur. Ayda on beş gün tamamen boş, yarı vardiya sorumluluğunu almaz mısın?
Sedef bir yaprak salata alıp boğazını kesti, gözleri kımıldandı. Ben hafta sonları aileme bakarım, kan görmeyi sevmem, ilaç kokusu beni bulandırır, yanımda Gülay teyze olamam; ruh halim çok narindir.
Vural, avlu anahtarlarını parmakları arasında döndürürken, Ben de bir şey yapabilirim, para verebilirim, ürün aldırabilirim. Şu an iş yoğun, evime sadece uyumak için geliyorum. Ben vazgeçersem herkes bir şeyler bulur, dedi.
Mehmet, başını eğip bir köfteyi çatalıyla karıştırdı, anne ve akrabaların baskısına alışkın bir adamdı.
Ayşenur aniden sırtını dikti ve şöyle dedi: Şimdi bir nokta koyalım. Gülay teyzenin iki yetişkin çocuğu var: Vural ve Sedef. Onların görevi anneye bakmak. Benim işim, evim, annem var; ona da ilgi göstermem gerekir. Hafta sonları gelebilir, marketten bir şeyler alıp, haftada bir temizlik yapabilirim. Ama ben bakıcı olmayacağım.
Oda ağır bir sessizliğe büründü. Nermin Hanımın dudakları bir elma pişirmiş gibi büzülmüş, yüzü ekşi bir ifadeye dönüştü. Şöyle konuşuyorsun ki Vural, evin tadilat malzemelerini yüzde indirimle buldu, Süreyya da salonuna indirim yaptı, sen de ona teşekkür ettin. Şimdi de evimin kenarındaki çatı gibi bir şey mi bekliyorsun? Gülay teyze, Mehmeti küçükken beşiğiyle beslemişti; ben fabrikada iki vardiya çalışırken onun ikinci annesi oldum!
Mehmet nihayet başını kaldırdı, suçlu bir bakışla. Ayşenur, Gülay teyze bana çok yardım etti; belki bir düzen kurarız, akşamları gelirim
Ayşenur Mehmete baktı: Sen akşam sekizde gelir, peki sabah sekizden kim onu bakacak? Vural yedi yıl önce çimento indirimi yapmış, o fiyatı biz ödeyip mağazadan kar almadık. Sedefin salon indirimi yüzde beş, ben ise benzin harcamamla o salona geliyorum. Bana akraba hesabıyla borç yüklme.
Vural aniden sandalyesini sıkı bir sesle geri çekti. Anladım, yardım almayacaksın. O zaman biz kendimiz çözeriz. Bir bakıcı tutalım, bu akrabalar dünyası ne kadar soğuk! dedi ve beş bin liralık bir kağıdı masaya fırlattı, meyveler için yazdı. Salona doğru yürürken Sedef ona öfkeli bir bakış attı. Nermin Hanım bir valik bulmaya çalıştı.
Akşam o kadim sessizlikle geçti. Mehmet evde bir yabancı gibi dolaşıyor, iç çekiyor, ama bir kelime söylemiyordu. Ayşenur anladı ki, eşi onu zalim sanıyor, ama bir başka gerçeği de vardı: eğer o şimdi vazgeçerse, önümüzdeki aylar, belki yıllar boyunca Gülay teyzenin evinde bezi değiştirecek, şikayetlerini dinleyecek, sevgili çocuklar iş ve aşk peşinde koşarken o yalnız kalacaktı.
Ertesi gün telefon çaldı; Nermin Hanım, Saratovdan bir teyzesi, sonra tekrar Nermin Hanım. Ayşenur telefonu açmadı. Raporlardaki sayılar ona odak gerektiriyordu, duygular ise sert bir denetim istiyordu.
Akşam Mehmet eve geldi, gökyüzü bulutluydu. Anne aradı, dedi ayakkabılarını çıkarmadan. Gülay teyze ağlıyor, kimse ona ihtiyaç duymuyor, bir huzurevinde kalacakmış. Vural bir kadın tutmuş, ama sadece iki saat yemek ısıtacak, gerisini ne yapacak?
Ayşenur: Vuralın iki çocuğu var, eşi çalışmıyor, ev işleriyle meşgul. Sedefin çocuğu yok. Neden bir takvim yapamıyorlar?
Mehmet: Vuralın karısı, bu benim annem değil diyor, Sedef de benim için bir şey yok diye bağırıyor, hatta ördek ve damlar gördüğümde panik atak geçiriyor. Teyze tek başına yatıyor. Belki yarım gün bile?
Ayşenur, Tamam, dedi, Yarın gidiyorum, ama bir şartla.
Ertesi sabah Ayşenur, laptopunu alıp Gülay teyzenin evine gitti. Kapıyı iki saatlik bir bakıcı, yorgun bir kadın açtı. Ah, nihayet birisi geldi, diye içini çekti. Gülay teyze çorba istemiyor, tavuk suyu diyor, ama ben iki yaşlı adama koşmak zorundayım.
Oda korvalol ve birikmiş çamaşır kokusuyla doluydu. Gülay teyze yüksek bir yatakta, yastıklarla çevrili, televizyon izliyordu. Ah, geldin, tozlanmadın, dedi, dudaklarını büzerek.
Ayşenur mutfağa gitti; buzdolabında bir parça küflü peynir ve ekşi süt vardı. Tavuk yok, dedi, kremalı çorba olmaz.
Gülay teyze: Para nerede? Benim maaşım sadece beşinci günde geliyor.
Ayşenur cüzdanını çıkardı, 3000 TL harcadı, pazarın yanındaki BİMe koştu, tavuk, yoğurt, meyve aldı. Çorbayı pişirdi, yatağı düzenledi, perdeleri çekti. Gülay teyze sürekli bağırdı: Bu yastık çok sert! Neden bu kadar sert çorba? Nereden aldın?
Ayşenur sonunda dayandı, Sedef nerede?! diye bağırdı. Gülay teyze: Sedefin hayatı yok, adamını bulmalı, ben burada bir anne olmam!
Ayşenur, Sedefin hayatı yok, ben ise bir iş kadınıyım, bir çorba bile yapamam, dedi.
Akşam olduğunda, Ayşenur bitkin bir şekilde oturuyordu, bilgisayarını beş dakikalık bir süre açabildi, Gülay teyze hâlâ fısıldadı: Ne kadar su içiyorum, su hiç kalmıyor!
Mehmet eve geldi, Nasıl geçti? diye sordu.
Ayşenur: Kendi paramla alışveriş yaptım, temizlik yaptım, teyzenin bütün işini üstlendim. Bir tek teşekkür duymadım. Sadece Sedefle kıyaslamalar, Sedef bir melek dedikleri.
Mehmet: O… hastaymış, karakteri bozulmuş…
Ayşenur: Hayır, karakteri hep böyle, sadece şu an frenler kırıldı. Dinle beni, bir daha geri gelmeyeceğim. Yarın da, bir gün daha gelmeyeceğim.
Mehmet: Peki, yarın kim bakacak? Ben işe gideceğim
Ayşenur: Bu Vural ve Sedefin sorunu.
Ertesi gün Vural aradı, Ayşenur, merhaba. Dün çorban çok iyiydi, ne zaman geliyorsun? Bakıcı hastalandı, saat 12de iğne lazım.
Ayşenur: Gelmiyorum.
Vural: Nasıl yani? Anlaştık, ben gelirim
Ayşenur: Dün orada çalışmanın maliyetini anladım. Senin annen profesyonel, 24 saat bakım gerekiyor. Ben muhasebeciyim, saat başı ücretliyim. Dört saat kaybettim, üç bin lira harcadım.
Vural: Fatura mı kesiyorsun? Aileye fatura mı?
Ayşenur: Gerçeği faturalıyorum. Eğer siz kendiniz bakamıyorsanız, bir bakım evi tutun. Aylık altmış bin lira, yemek dahil.
Vural: Paramız yok! Ekonomi krizi!
Ayşenur: O zaman SUVnı sat, daha ucuz bir araba al. Ya da Sedefin paltosunu sat. Ya da iki günde iki kez nöbet tutun. Ben daha fazla bir şey yapmayacağım.
Telefonu kapattı, Vuralın numarasını kara listeye ekledi, sonra Sedefin, sonra Nermin Hanımın. Bilinçli bir fırtına yaklaşıyordu, Ayşenur sessiz bir sığınakta bekledi.
Mehmet eve geldi, solgun ve titrek. Ne yaptın? Anne bağırdı, telefon titreşti. Yardım etmediğin için birini öldürdün dedi. Vural bana seni para hırsızı diye çağırdı.
Ayşenur: Gülay teyze şu an kimle? Nermin Hanım gitti, tansiyonu iki yüz, yine gitti.
Mehmet: Kimse ölmeyi düşünmedi.
Ayşenur: Kimse ölmeyecek. Otur, akşam yemeği yiyelim.
Mehmet: Yemek yiyemem! Seninle artık düşman olduk.
Ayşenur: O zaman konuşmayalım, Vural ve Sedef ödeme yapana kadar bekleyelim.
Üç gün geçtik, Nermin Hanım, kardeşini taşıma çabasında sırtını kırdı, hastaneye gitti. Vural ve Sedef de aynı anda gelmek zorunda kaldı. Dördüncü gün bir patlama gibi geldi: Nermin Hanım, ağır bir yük altında, sırtını bükemedi, ambulans gelmek zorunda kaldı.
Vural, o gün akşam Ayşenurun evine geldi; yüz ifadesi yıpranmış, iş dünyasının ışığı sönmüş gibiydi. İçeri girebilir miyim? diye sızlandı. Ayşenur sessizce geri çekildi, Mehmet onu korumaya hazırdı ama Vural artık tehditkâr değil, sıkışmıştı.
Vural mutfağa oturdu, su istedi, elleri titriyordu. Bu cehennem, dedi bir yudum alırken. Annem o imkânsız. Üç saat içinde beynimi çırpıyor. Bana evimi vermek istiyor, ben de ona ölüme mahkum olduğumu söylemek istiyor.
Ayşenur içten bir gülümseme bıraktı: Hoş geldin gerçek dünyaya, kuzenim.
Mehmet: Sedef nerede?
Vural: Sedef bir saat içinde kaçtı, migren diyerek.
Ayşenur: Nermin Hanım hastanede radikülitte, ben ise Ayşenurun bencil olduğu diye bahane bulamıyor.
Vural: Ben 100 lira ödeyeceğim, bir de ilk ayın depozitosunu ver, üç bin lira ürün masrafını geri ver.
Ayşenur: Anlaştık. Bir bakım evi bulacağım, 18 bin lira, yemeği de içerecek. Hemen şimdi hesabıma aktar.
İki saat içinde para hesabına düştü, Ayşenur muhasebecilerin her şeyi bildiği ağ bağlantısıyla bir bakım acentesiyle görüşüp, akşamüstü Gülay teyzenin evine profesyonel bir bakıcı, psikiyatri deneyimli, güçlü bir kadın gönderdi.
Nermin Hanım bir hafta sonra taburcu oldu, hala korsaj içinde dolaşsa da, Ayşenurun nankör demesi artık masada değildi. Aile toplantılarında, Nermin Hanım birden Ayşenurun haklı olduğunu söylemeye başladı: Bakıcı lazım, Vural iyi iş yaptı, para harcamaktan kaçınmadı.
Sedef bir daha ortaya çıkmadı, sadece telefonla seslendi. Vural ise, şaşırtıcı bir biçimde, Ayşenura saygı göstermeye başladı, finansal konularda ona danıştı.
Mehmet ise en büyük dersi aldı. Bir akşam film izlerken, Ayşenurun omzuna yaslayarak fısıldadı: Teşekkür ederim.
Ayşenur: Ne için?
Mehmet: Senin sayesinde aileyi, o çılgın evi, ve kendi suçluluk duygusunu kurtardın.
Ayşenur başını onun omzuna koydu, gülümsedi. Biliyordu ki, akrabalar daima kalıcıdır, ama sınırlarını sağlam koymuştu; kapıların anahtarları artık onun elindeydi. Gülay teyze, bakıcının gözünden, artık daha sakin bir hâle gelmişti; sahneye çıkmak için izleyicisi kalmamıştı.
Böylece, aile yükümlülüklerinin bir başkasının omuzuna atılıp, sonunda hak edenlere geri döndüğü bir hikâye tamamlandı.




