– “Anne, bu nasıl olur?” diye bağırdı İrem. “İki hafta boyunca tamamen yabancı bir adamın yanında mı kalacağım?”
– “Yabancı mı?” dedi anne. “O, kuzenim Lale’nin oğlu İbrahim, bizim akrabamız!”
“Hatırlıyor musun, çocukken onunla oynardın, evimize misafir gelmişti!” diye ekledi anne.
– “Anne, ben neredeyse otuzdayım! Çocukluk nerede kaldı?” diye ısrar etti İrem. “Yoksa yine beni evlendirmek mi istiyorsun?”
– “Saçma bir şey söyleme, o bir akraba! Misafirini bekle, sana bir şey olmayacak,” dedi anne kesin bir sesle ve telefonu kapattı.
Anne, aile bağlarını her zaman kutsal sayardı; bu yüzden İbrahim’i, fırsatlarla dolu şehir İstanbul’a taşınmak isteyen genç adamı kızına zorla yerleştirdi. “Akrabayı misafir ederken, ona bir oda vermeyi unutma, yoksa İstanbulda bir akraba bile oturamaz!” demişti.
İrem, lise öğrencilerine Rusça ve edebiyat öğreten, kitapları çok seven bir öğretmendi. “Akrabaça” kelimesi, kitapta sıkça geçen bir deyim olurdu, tıpkı eski bir yazarın sevdiği gibi.
Anne, babasıyla birlikte dar bir müstakil dairede yaşıyordu; mutfağı o kadar küçüktü ki bir katlanır masa bile sığmazdı. “İbrahim’i evimize getirecek misin?” diye bağırdı anne. İremin morali bozulmuştu; o uzun bir evlilik denemiş, altı ay sonra bitirmişti ve çocuk da sahibi olmamıştı. Otuz yaşına yaklaşırken hâlâ bir eş bulamamıştı ama bu onu hiç endişelendirmiyordu.
Evi, anneannesinden kalan eski bir daireydi. Çamaşır makinesi çalışıyor, buzdolabı soğuyor, televizyon da hâlâ sinyal alıyordu. İrem, iyi bir maaşla bir okula öğretmenlik yapıyordu, işinde takdir ediliyor, arkadaş eksikliği çekmiyordu. Yalnızlığını, “Mırmır” adlı kedisiyle gidermeye çalışıyordu; bu kedi, bir çocuk kitabındaki avcı köpeğiyle aynı ismi taşıyordu.
İrem, İbrahim için bir oda hazırladı ve onu gelmesi için sabırsızlıkla bekledi. Anne her zaman “Hoşuna gidecek” diyordu. İbrahim geldiğinde, evin tüm ortak alanlarını dolaştı, her köşeyi incelemeye koyuldu.
– “Ne arıyorsun? Altın mücevher mi?” diye sordu İrem, merakla. “Senin gelişinde altın bir klozet de koymuş muyum acaba?”
– “Nerede oturacağımı öğrenmek istiyorum,” dedi İbrahim.
– “Eğer bir şey beğenmezsen, kalmayacak mısın?” diye sordu İrem, bir an için meraklanmıştı.
– “Kalacağım ama…” diye başladı İbrahim.
– “Ne yani?” dedi İrem.
– “Hiçbir şey yok!” diye gülerek cevap verdi.
İkisi çay içip tanışmaya başladılar. İbrahim, annesinin Laleden getirdiği bir çörek ve kendi alıp getirdiği lezzetli bir pasta da ikram etti. Adam, hırçın bir misafir gibi değildi. Ev işleri konusunda da fazlasıyla sorumluydu; çamaşırları kendi kendine yıkıyor, bulaşıkları da beraber yıkıyor, yemekler de gayet lezzetli oluyordu. Banyoda su birikintisi bırakmıyordu; sanki “tuvalet kağıdı gibi temiz” davranıyordu.
– “Teşekkür ederim, teyze Lale ve İbrahim’in eski eşine…” diye düşündü İrem, ama kimseyi kastetmiyordu; adam boşanmış biriydi.
– “Cidden mi?” dedi arkadaşı Lara, İrem’in bu yeni ev arkadaşından bahsettiğini duyunca. “Bu tam bir damat! Hemen evlen!”
Lara, kendi eski eşinden boşanmıştı, bu yüzden bu tip bir erkeği tanıyordu.
– “Ama biz akrabayız! Hem de bana hiç hoş gelmiyor!” diye itiraz etti İrem.
– “Akraba diyorsun, sanki yedinci su içinde kaymak!” diye alay etti Lara. “Nasıl sevmiyormuşsun? O bir…?”
– “Hayır, o kadar da çirkin değil,” diye savundu İbrahim, hafif çekingen bir gülümsemeyle. “Fakat benim tipim senin tipin değil.”
İkisi birbirine hiç uymuyordu; biyolojik saatleri farklıydı. İrem baykuş, İbrahim serçe gibiydi. İrem, yavaş ve dingin bir yaşamı, Doğu’nun eski bir sözünü benimseyerek: “Acele et, ama yavaşça ilerle,” prensibiyle sürdürmeye çalışıyordu. İbrahim ise sürekli hareket halinde, ileriye dönük, içinde yanıp tutuşan bir motor gibi biriydi.
İlk gün, İbrahim İrem’i bir tiyatroya götürmek istedi, biletleri önceden internetten almıştı. İrem, ilk gün misafiri bir yere götürmekten çekinirken, tiyatroyu sevmediği için gitmek zorunda kaldı. Onun eski yapımları internetten izlemeyi, modern sahneleri ve kostümleri hiç sevmezdi; perdelerin olmaması, çağdaş kostümler ve karakterlerin belirsiz okuması onu hayal kırıklığına uğrattı. Yönetmen ise “Bu sahne bizim zamana uymuyor!” diye bağırıyordu. İbrahim ise bu durumu çok beğenmişti ve eve dönerken İremin düşüncesini kanıtlamaya çalıştı, ama sadece onu huzursuz etti.
– “Bu yeni, ilerici bir bakış açısı!” diye ısrar etti İbrahim.
– “Bana yeni ne lazım ki? Eski de bana yetiyor,” dedi sakin bir şekilde İrem.
– “İlerlemek, gelişmek demek!” diye devam etti adam, İstanbul’un fırsatlarla dolu olduğunu, büyük planları olduğunu anlatıyordu.
Eve gelen Mırmır, hemen yatağın altına saklandı; yeni gelen adam ona hiç hoş gelmemişti. İbrahim’in varlığı, kedinin de alışmasına engel oluyordu. Üçüncü gün, İbrahim evin halısını yeniledi, eskisini çıkardı; İrem bu değişikliği sessizce kabul etti. Ardından eski tencereyi de yeni, daha pratik bir tencere ile değiştirdi; kahvaltıda kahve ve tost içiyordu, ama görünüşe göre yeni tencere sadece İbrahimin kahvaltısı için alınmıştı.
İbrahim, faturaları ödeyeceğini teklif etti: “Su ve elektriği ben karşılayacağım!” dedi, ama İrem bu teklifi reddetti; bu bir alan işgali gibi görünüyordu. “Sen neden evin kirasını ödeyeceksin?” diye sordu. İbrahim, “Zaten buradayım, buradan ayrılmayacağım,” diye cevap verdi.
İbrahim iş arıyordu; çok sayıda özgeçmiş gönderdi, bir sürü görüşmeye katıldı, bir şeyler umut veriyordu. Ancak iki haftalık konaklaması bitmek üzereyken beklenmedik bir şey oldu: İbrahim burun akıntısı, aşırı hapşırma ve yüzünde dökülen deri çıktı. Bu durum, konaklamasının son gününde ortaya çıktı.
İbrahim, birden bağırmaya başladı: “Neden çoraplarınla mutfağa girdin? Çorapları çıkartmakta zor mu?” ya da “Bu çamaşır deterjanını neden aldın? Sonra nasıl çıkar?” gibi. İrem kendini aptal bir kadın gibi hissetti, evin sahibi olmadığını düşündü; sadece Mırmır ve o misafir gibi hissetti. Kedisi, İbrahimin yanında olmadığında dışarı çıktı, ama onun varlığında hâlâ saklanıyordu.
Onuncu gün, İbrahim bir telefon aldı; bir iş teklifi almıştı! “Sonunda bir iş buldum!” diye bağırdı. İrem, bu haberi duyar duymaz gün saymaya başladı; İbrahim ona sıkıntı vermeye başlamıştı.
İbrahim, iyi görünümlü ve nazik biriydi, ama hâlâ yabancı bir adamın alışkanlıkları vardı. Teklif edilen iş, İstanbul standartlarına göre çok iyiydi; bu sevinci İbrahim İrem ile paylaştı, ama taşınma planını gizli tuttu.
İrem, sonunda dayanamayıp İbrahim’e seslendi: “Beni yormadın mı, canım adam?” Görüşmeyi ertesi güne planladı. İbrahim’in ertesi gün bir sağlık kontrolü vardı; bu olmadan işe başlayamazdı.
Ertesi sabah, İrem eve geldi ve masada kutlamaya hazır bir akşam yemeği buldu. “Bu bir veda yemeği mi?” diye düşündü; “Tanrıya şükür! Artık zor bir konuşma yapmayacağım.” diye içi rahatladı.
İbrahim, masaya oturur oturmaz şarap döktü ve konuşmaya başladı. Birden İreme bakarak: “Sana bir teklifte bulunmak istiyorum!” dedi. “Evlilik teklifi! Akrabalar olduğumu bir kenara bırakıp, birlikte bir çift olabiliriz.”
– “Bence çok iyi bir çift olabiliriz,” diye devam etti İbrahim, “Birbirimize hiç sıkıntı vermeyiz. Hayatımızda zaten evimiz, işimiz var. Sevgi değil, saygı üzerine kurulu bir birlik.”
İrem, ağzı açık dinlerken, kedisi Mırmır aniden yatağın altından çıktı. “Bu senin kedin mi?” diye şaşkınlıkla sordu İbrahim.
– “Evet,” dedi İrem, “İlk kez görüyorsun.”
– “İlk kez! Ah, alerjim var kedilere!” diye bağırdı İbrahim, “Doktordaki muayenede alerjim çıktı!”
– “Tuvalet kaşığını görmedin mi? Her şeyin farkındasın ama kediyi görmedin!” dedi İrem.
– “Dikkat etmedim, ama bu sorunu çözmek lazım,” dedi İbrahim. “Doktor, alerjiyi ortadan kaldırmak istiyor, sadece semptomları değil.”
– “Nasıl ortadan kaldıracağız?” diye sordu İrem.
– “Kediyi evden çıkarmak,” dedi İbrahim. “Bu tek seçenek.”
– “Beni mi öldürmek istiyorsun?” diye kızdı İrem. “Senin kediyi öldürmeyi mi öneriyorsun?”
– “Evet, bir yol,” diye itiraf etti İbrahim. “Ücretini de ödeyebilirim.”
– “Ben önce seni öldürürüm!” dedi İrem, bir an sessiz kaldı ve ardından bağırdı: “Sana bakma, çık dışarı!”
İbrahim şarap içip masadan kalktı, “Seni küçümsediğim için özür dilerim,” dedi ve kapıdan çıkarken: “Böyle bir kadına hiç görmediğim kadar aptalca bir şey söyledim.”
İrem, rahat bir nefes aldı. Mutfakta tencere kaybolmuş, yeni halı kalmıştı; tencereyi İbrahim aldı ama artık kullanılmıyordu. Telefon çaldı, anne “Nasıl bu adamı evden kovdun? Dilekçesi varmış!” diye bağırdı.
– “O beni evlenmek istedi, eğer sen iyi bir insan olacaksan, kendin evlen!” dedi İrem, telefonu kapattı.
Kimse geri aramadı; sorular bitmişti. Belki bir sonraki akraba, ona alerji yapar, kim bilir? Bir zamanlar bir evli, eşinin kürüsten alerjisi olduğu bir hikâye var; o da mutlu sonla bitmedi.
Anne, bir dahaki sefere gerçekten yardımcı olmak isterse, akrabaları evinde konuk etsin; “Kim planlar yaparsa, o da yürütür.” İrem ve Mırmır, en azından bir an için, bu kaostan kurtulmuş gibi hissediyor.




