Sessizlik. Öyle bir mezar sessizliğiydi ki Mert, önce neyin onu uyandırdığını anlayamadı. Alarm sesi, mutfaktaki uğultu, banyodaki su sesleri değildi. Hiçbir şey yoktu. Sadece duvarda duran buzdolabının tekdüze vızıltısı ve pencerenin dışındaki şehrin uzaktan gelen gürültüsü vardı.
Mert yatakta uzanmış, bu sessizliği dinliyordu. Dün ev hâlâ hayat doluydu: İlkimin hızlı adımlarıyla gıcırdayan parke, koltuğunda okuduğu kitabın hışırtısı, hatta kanepenin kumaşına tırmalayan kedisinin tırnak sesleri. Şimdi kedi Pamuk da, İlkim de gitti. Kanepenin boş ve yabancı hâli Merte ağır geliyordu.
İlk aklına gelen düşünce telefonu kapıp birine Barı kaçırmayalım, hemen! demekti. Orada rakı eşliğinde ağrılarını, öfkesini, kırgınlığını dostlarıyla dökmek. Nasıl bir insan? diye anlatmak Ama bu fikri kendine yasakladı. Daha alçak bir dürtü ise birini, ne de olsa birini bulup o boşluğu bir gece de olsa doldurmak, yoktan var eden bir yoldan kaçmaktı.
Fakat Mert ayağa kalktı, mutfağa gitti ve çaydanlığı açtı. Su kaynamaya başlarken gözleri hâlâ girişteki raf üzerindeki hâlâ orada duran İlkimin yün şalına takıldı. Kafamda bir balta var, diye hatırladığı bir makalenin başlığı aklına geldi.
Köpeğimi çıkarma vakti geldi, diye kendi kendine fısıldadı.
İlk adımı ufak bir işti. İlkimin almadığı eşyaları topladı: şal, unutulmuş kitap, kurumuş mürekkep, üzerinde kedi desenli sevdiği kupa. Hepsini karton bir kutuya koydu, kırıp atmaktansa özenle paketledi ve bodrumdaki bir köşeye koydu. Sonra ona verir, sahneye çıkmadan, suçlamalar olmadan, diye düşündü. Sonra çarşafları yıkadı, İlkimin parfümünün tanıdık kokusunu havalandırdı. Telefonundan ortak fotoğrafları sildi, çöp kutusunu temizledi. Her hareket, yaralı bir doku üzerindeki kirli pansumanı sökmek gibiydi; acıydı ama gerekirdi.
Zaman da bir baskıydı. Eskiden ortak akşam yemeklerine, sinema seanslarına, anlamsız ama tatlı sohbetlere harcadığı saatler şimdi omuzlarına ağır bir yük gibi çökmüştü. Bu boşluğu alkolle ya da kendine acıma duygusuyla doldurmak istemedi; kendisiyle dolduracaktı.
Bir spor salonu üyeliği aldı. İlk antrenmanlar bir cehennemdi. Kendini kusmaya kadar zorladı, makinelerdeki öfkesini, hayal kırıklığını, acısını döktü. Lastik zeminde damlayan ter damlaları gözyaşına benziyordu. Haftalar geçtikçe vücudu güçleniyor, zihni ise dinginleşiyordu.
İlkimle hayalini kurdukları ama erteledikleri İtalyanca kursuna kaydoldu. Artık tek başına gidiyordu. Karmaşık dilbilgisi kuralları, aklındaki takıntılı düşünceleri bir kenara itiyordu. Hatta İlkimin gitmek istemediği o sahil kasabasına, Bodruma yalnız gitti. Akşam, iskelede güneşi izlerken uzun aylar sonra ilk kez hafif, aydınlık bir hüznü ve özgürlüğün bir kıvılcımını hissetti.
Elbette zor günler de vardı. Geceleyin hatıralar İlkimin başını geriye atıp kahkaha atışı ya da önemsiz bir konuda tartışmaları gözlerini açıyordu. Onları kovalamadı; sadece yatıp acısını, makalenin tavsiye ettiği gibi, dalga dalga gelip çekildiğini izledi. Bazen arabasını sürüp şehirin dışına, ıssız bir tepeye çıkar, bütün gücüyle bağırıyordu. Bağırdıkça boğazı kısılıyordu, sonunda o arzu edilen sessizlik hâkim oluyordu.
Bir gün eski evrakları karıştırırken evlilik fotoğrafını buldu. Mert, içi bir burukluk ya da öfke patlaması bekledi, ama sadece iki mutlu, hiçbir şeyden habersiz insan gördü ve düşündü: Evet, bu oldu. Güzel bir zaman, şimdi ise bitti.
Ne öfke ne de geçmişi geri getirme arzusu kalmadı; sadece hafif bir nostalji ve o bölümün kapandığını anlamak kaldı.
O akşam arkadaşlarıyla buluştu. Gülüyor, haberleri paylaşıyor, planlar yapıyorlardı. Mert bütün akşam boyunca ona dair bir düşünce bile etmedi; sadece burada, şu anda, kendisiydi. Yara izli ama iyileşen bir ruhla, bütünleşmiş bir insan.
Kafesinde, kafede oturan birinin yansımasına baktı: sıkılaşmış, sakin, net bir bakış. Uzun zamandır böyle bir kendini görmemişti. Belki de bir daha görmezdi.
Balta çıkarıldı. Yara iyileşti. Ve sonunda, geçmişin yükünden kurtulmuş, hafifçe yürümeye hazırdı. Hayalini kurduğu, hep istediği hayat yeni başlıyordu.
Tam o anda, dayanılmaz bir koku burun deliklerine çarptı. Ne olduğunu anlamadan odada dolanmaya başladı. Yatakta kıyafetsiz, kırıntı ve bilinmez lekeler içinde yatıyordu.
Kalkmaya çalıştı, dünya devrildi. Kafası parçalanıyormuş gibi hissetti. Çevresine baktı, vücudunu buz gibi bir korku dalgası sardı.
Bu ışık dolu, saf ev değildi. Bu, bir çöküş eviydi. Boş bira ve votka şişeleri, düşmüş askerler gibi yere yayılmıştı. Masanın üzerinde kül tablası, uçuşan sigara izmaritleriyle doluydu. Her yerde kirli kıyafetler, televizyonda bir gece programının duraklatılmış görüntüsü vardı.
Zorlanarak banyoya yürüdü, ışığa tutunarak. Parlak ışık gözlerini yakıyordu, ama sonunda bir yansıma gördü. Aynada ona bakan, tıraş olmamış, yüzü şişmiş, gözleri kırmızı, utanma ve boşlukla dolu bir adam O da Mertti.
Bugün gördüğü netlik, bütünlük hissi, bugünkü rüyanın içinde bu buruk, mide bulandırıcı bir sarhoşluk ve daha korkunç bir ruh çöküşüne dönüşmüş, ardında sadece acı bir burukluk bırakmıştı.
Bu bir rüyaydı. O yolculuktoplu eşyalar, spor salonu, İtalyanca kursu, iskeledeki gün batımıbeynin zor gerçeklikten kaçmak için kurduğu bir aldatmacaydı. Kaçış bir ömür gibi uzun sürmüş gibi görünse de, aslında bir geceden ibaretti.
Yüzüne dokundu, deri yağlı, sakalı parmaklarını kaşıyor, gerçek benliğini gördü. Başarılı, sıkı bir adam değildi; kirli bir tişört içinde, acısını ucuz alkol ve kendini kandırma ile boğmaya çalışan biriydi.
Apartmandaki sessizlik bir kez daha kulakları sağır etti. Ama bu, yeni bir hayata başlangıç değil, çıkmaz bir sessizlikti; uçsuz bucaksız bir boşluk. En korkunç ses, saatlerin tik takları, boş yere harcanan zamanı acımasızca sayıyordu.
Rüya bir şifa değildi; yüzüne gösterilen bir ayna, gerçeği yansıtıyordu. O yansıma öyle iğrençti ki gözlerini yeniden kapatıp kaçmak istiyordu, ama kaçacak bir yer kalmamıştı.
Mert ayakta durdu, kendine bakarak şok içinde kaldı; kirli bir tişört, etrafındaki karmaşa, ağızda ekşi bir tat ve yürekte yanmış bir boşluk… Rüya canlı, gerçek ise zalimdi.
Yere düşen bir boş şişeyi alıp çöp kutusuna fırlattı. Şişe çarparak kırıldı. Ardından ikinci, üçüncü şişeyi de aynı şekilde attı. Ağlamadı, bağırmadı; taş gibi bir yüzle çöplerle savaşa başladı.
Tüm dağınıklığı topladı, şişe ve cam parçalarını çöp torbalarına doldurdu. Pencereyi tamamen açtı, odanın içini sarhoşluk ve hüzün kokusundan temiz, soğuk bir hava doldurdu. Güçlü bir Türk kahvesi demledi, elleri titriyordu.
Tekrar aynaya baktı. Bakışı hâlâ yorgun, acı çekiyordu. Ancak derinlerde, kirli bir birikintide bir ışık parıltısı gibi bir kıvılcım yanıyordu. Umut değil, bir öfke Kendine, kendine karşı beyaz, soğuk bir öfkeydi.
Telefonunu aldı, rehberde bir ayıktan bir arkadaşının numarasını buldu; bir ay önce psikolog olduğunu söyleyen Ahmet. Daha önce kaydetmiş, ama aramaya çekinmişti. Şimdi numarayı çevirdi.
Ahmet? diye boğuk bir sesle, paslı bir kapı gibi hışırtı çıkardı. Yardımına ihtiyacım var.
Telefonu kapatıp derin bir nefes aldı. Rüyada gördüğü yol bir seraptı; ama gerçek hayatta da o temiz, güçlü insan olmaya giden yol bu cehennemden geçmekti. Uyanıklık içinde.
İlk adımı spor salonu ya da İtalyanca kursu değildi. İlk adımı duştu. Dünün lekelerini yıkamak, tıraş olmamış, şişkin yüzünü yıkamak ve yeni bir başlangıca doğru akmak. Baştan başlamak. Yarın.




