Ciddi olamazsın, Selim, değil mi? Söyle bana, bu aptalca bir şaka, yoksa suyun sesinden yanlış mı duydum?
Ben musluğu kapatıp ellerimi mutfak havlusuyla kurularken yavaşça Selime döndüm. Mutfakta haşlanmış sebze, taze dereotu ve portakal kokusu vardı; yaklaşan yılbaşının habercisiydi hepsi. Yılbaşına altı saat kalmıştı. Masanın üstünde koca bir tabak dolusu Amerikan salatası malzemesi, fırında nar gibi kızaran bir hindi, buzlukta ise gece boyunca hazırladığım paça doluydu.
Selim kapının eşiğinde, huzursuzca bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Evdeki gömleğinin düğmesini çekiştiriyordu; bu, kendisinin de durumun absürtlüğünün farkında olduğunun işaretiydi, ama geri adım atmaya niyeti yoktu.
Ne olur başlama, Zeynep, dedi yalvarır bir sesle. Asumanın evinde su borusu patlamış. Aslında patlamamış da işte, ama suyu ve kombiyi kapatmışlar. Düşünsene, yılbaşı gecesini çocuklarla soğukta geçirmek… Hayır diyemedim. Sonuçta o çocuklar benim çocuklarım.
Çocukların elbette senin, dedim sakin kalmaya çalışarak ama içimdeki kırgınlığı gizleyemeyerek. Ya Asuman? O da senin çocuğun mu? Neden kendi annesine ya da bir arkadaşına gitmiyor? Otelde kalamaz mı? Ona verdiğin nafakayla istediği oteli tutar.
Annesi köyde, arkadaşları dağılmış, diye gözlerini kaçırdı Selim. Hem yılbaşı aileyle kutlanır. Oğlanlar babalarıyla girmek ister yıla. Sadece yemek yeriz, sohbet ederiz, havai fişek izleriz. Evimiz büyük, herkese yer var.
Etrafa baktım. Evet, ev genişti ama bizim evimizdi; Selimle benim. Bütün haftamı temizlikle, yılbaşı ağacını süslemekle, masa örtüsüne uygun peçete seçmekle, Selime hayalindeki parfümü almakla geçmişti. Bu akşamı bambaşka hayal etmiştim: Mumlar, loş ışık, güzel bir müzik ve sadece ikimiz Üç yıldır ilk kez hiçbir yere gitmeyecek, kimseyi çağırmayacaktık. Tüm huzurum bir kart ev gibi dağılıyordu şimdi.
Selim, anlaştık, dedim alçak sesle. Bu gece sadece ikimiz olacaktık. Oğullarına hiçbir itirazım yok, biliyorsun. Her hafta geldiklerinde onları en iyi şekilde ağırladım. Ama Asuman Eski eşini yılbaşı masamıza davet ettin sen. Farkında mısın?
Abartıyorsun, Zeynep diye elini salladı kocasamış bir tavırla. Biz medeni insanlarız. Asuman sıradan biri, sadece çocuklarımın annesi. Egolu olma, Zeynep. Bayram günü bu kadar katı olamazsın. Bir saate gelirler.
Dönüp hızla çıktı, sanki biraz daha kalsam tabak fırlatacakmışım gibi kaçtı birden. Ben mutfak tezgahına yaslandım. Fırında hindi çıtırdayarak pişmeye devam etti, ama iştahım kalmamıştı. Egolu olma. Bu cümle içimi ezdi. Üç yıldır elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım. Evin düzeni, çocuklarla ilgilenme, Asumanın ne zaman arasa musluk tamiri ya da veterinerden kedi alma gibi dertleriyle ilgilenme… Karşılığı bu muydu?
Patatesi doğramaya devam ettim. Belki öyle kötü olmazdı, belki Asuman normal davranır diye umut ettim. Sonuçta yılbaşı büyüsü vardı ya
Ama mucize olmadı. Kapı tam elli dakika sonra çaldı. Hızla ev elbisemi çıkarıp şık bir elbise, hafif bir makyaj yaptım. Selim kapıya koştu, gözlerinin içi sevinçle parlıyordu.
Antreye büyük bir tantanayla girdiler. Birincilikle 10 yaşındaki Ege ve 7 yaşındaki Yusuf koştu. Ayakkabılarıyla laminant üzerine çamur basarak salona uçtular. Ardından, sanki buz kırıcı bir gemi gibi, Asuman geldi.
Kırmızı, dekolteli elbisesi ve ellerinde dev alışveriş torbalarıyla ortalığı parfüm kokusuna boğdu.
Ohh, sonunda! diye bağırdı şalını yere silkeleyerek. Trafik berbattı, taksiciye zorla geldik. Selim, al şunları, çocukların hediyesiyle gerçek şampanya var. Şu ucuz şeylerden değil senin seçtiklerinden.
Ben koridora çıkıp sahte bir gülümseme taktım.
Hoş geldiniz Asuman, dedim. Çocuklar, hoş geldiniz.
Asuman benden yukarıdan aşağıya bir bakış attı, sade elbiseme takıldı.
Selam, Zeynep, dedi soğukça. Ay, burası fena sıcak olmuş. Cam açsanıza. Terlikler nerede Selim, şu geçen gelişimde bıraktığım pembe terlikleri istiyorum.
Hemen bulurum, Asumancığım, dedi Selim, ayakkabı dolabını karıştırmaya giderek.
“Asumancığım.” İçimde bir yerlere diken battı. Eski eşin evimizde kişisel terliği mi olmuş yani? Hem Selim nereden biliyor yerini?
Misafirler salonu bastı. Çocuklar televizyonu son ses açıp yeni kanepeye zıplamaya başladılar. Pırıl pırıl koltuğum üzerinde çocuklar tepişiyordu. Zor tuttum kendimi.
Ege, Yusuf, lütfen koltuğa dikkat edin, dedim yumuşakça.
Bırak çocuklar oynasın, dedi Asuman, koltuğa yayılırken. Enerjileri gitsin.
Selim, bana su ver, dedi ardından.
Sonraki saat adeta tek kişilik bir gösteriye dönüştü. Asuman her yerdeydi. Ağacı inceledi (Oyuncaklar çok sıradan, eskiden daha eğlenceliydi), masanın düzeniyle dalga geçti (Bu kadar çatal ne için, sarayda mıyız?), çocukları azarlıyor ama hemen ardından şirinlik yapıyordu. Selim onun etrafında fır dönüyor: yastık getir, sesi aç, şarj cihazı bul… Bana ise neredeyse hiç bakmıyordu.
Masayı sessizce kurarken kendimi adeta bir garson gibi hissettim.
Zeynep, diye seslendi Asuman salondan. Amerikan salatası sosisli mi? Geçen yüzyılda kaldı bu. Selim sığır etli sever. Bilmiyor muydun? Hep öyle yapardık biz.
Üç yıldır benim salatamı keyifle yiyor, dedim tepsiyi gürültüyle bırakırken.
Demek ki kibar davranıyor, güldü Asuman. Zavallı Selimcik…
Selim ise salonda eğreti bir gülümsemeyle öylece durdu. Ne karşı çıktı ne de bir laf söyledi. Zeynep harika yemek yapar bile demedi. Eski eşini üzmemeye çalışıyordu. Kırmızı alarm çaldı içimde. İkincisi ise hindiyi fırından çıkarınca çaldı. Nar gibi kızarmış, iştah kabartan hindiyi gururla ortaya koydum.
Buyurun, elmalı ve erikli hindi.
Çocuklar burun kıvırdı.
Of, yanmış bu! Yemem ben! Pizzacıdan sipariş versene baba!
Yanık değil, kabuk kısmı, anlatmaya çalıştım.
Çocuklar böyle şey yemez, diye araya girdi Asuman, önündeki butu tiksinerek ittirdi. Yağlı. Erikli, hem de… Selim, pizzacıyı ara, çocuklara ve bana da. Hindi yememi bekleme, midem hassas.
Selim bana suçlu suçlu baktı.
Zeynep, hadi, çocuklar için yılbaşı ya… Ben bir pizza söylesem hemen gelir.
Sesim titredi.
Dört saat pişirdiğim, bir gün marine ettiğim en iyi yemeğim bu…
Alınma, dedi Selim yanıma yaklaşırken, sarılmaya kalktı, geri çekildim. Herkesin damak tadı farklı. Hem pizza da, hindi de olur, masa daha zengin görünür.
Hemen telefonla pizza sipariş etti, bir yandan da Asumana Mantarlı mı istersin, sucuklu mu? diye soruyordu.
Sandalyeye yığıldım. Burası benim evim, mutfağım, masam. Ama köşede garson gibi oturuyordum; eşim, eski eşiyle pizza malzemesi tartışıyor; o ise yemeklerimi yerden yere vuruyordu.
Haa, diye atıldı Asuman, kendi kendine şampanya koyarken. Selim, 2015 yılbaşını hatırlıyor musun? O tatil köyünde… Sen noel babaydın, sakalın çıkmıştı… Nasıl gülmüştük!
Tabii tabii, hatırlamaz mıyım! dedi Selim gevşekçe. Sen de kar kızdın, topukluların karda kırılmıştı!
Bir başladılar geçmiş anılarını anlatmaya: deniz tatilleri, ilk araba, Ege ilk adımını atarken. Gülüşüp bağırışıyorlardı. Burası onların dünyasıydı, bana yer yoktu. O güzel masada bir gölge oldum. Sadece bir mobilya…
Çocuklardan biri kırmızı şarap bardağını devirdi. Bardak beyaz örtüme aktı saatlerce ütülediğim. Kırmızı leke, derin bir yara gibi yayıldı.
Aaa, bak işte! dedi Asuman ellerini çırparak. Selim, toplasana şunu. Çocuk varken o kadar kenara koyulur mu hiç? Zeynep tuzun var mı? Dök de leke tutmasın. Gerçi örtü basitmiş zaten.
Sessizce ayağa kalktım. Gürültüye rağmen kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Selim çoktan tuz alıp lekeyle uğraşıyor, bana ise bakmıyordu bile. Sadece eski ailesinin huzuru için köle gibi dönüyordu.
O an anladım: burada beni seven, gözeten bir adam yok. Asuman ve çocukları var; Selim’in onlara karşı vicdan borcu var, onu ödemek için kendi karısını silmiş, yok saymış… Ben ise kolayca kullanılabilen bir aksesuarım sadece.
Sözsüzce odayı terk ettim. Kimse fark etmedi bile. Asuman hala kayınvalidesini anlatıyor, Selim kahkahalar atıyordu.
Yatak odasına girdim. Oda karanlık ve sakindi, sadece sokak lambasının ışığı yatağa vuruyordu. Dolaptaki spor çantayı aldım. Ellerim titremiyordu; içimdeki acı buz gibi net bir sakinliğe dönmüştü artık. Kıyafet, iç çamaşırı, makyaj çantası, şarj aleti, kimlik… Çabucak hazırladım.
Elbisemi yatağın üstüne atıp rahat kıyafetlerimi giydim, aynada kendime baktım. Yorgun ama kararlı bir kadın dikiliyordu karşımda.
Salona giden koridordan geçerken pizza geldi. Çocuklar alkışladı.
Selim, parasını ver, bende bozuk yok! diyordu Asuman.
Selim pizzaları alırken sessizce dış kapıyı açıp kaldırıma çıktım. Kapının kapanışı evin gürültüsüne karıştı. Asansörü çağırdım, aşağıya inerken ilk nefesimi alabildim.
Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. İstanbulda herkes yılbaşına hazırlanıyordu, havai fişekler patlıyordu. Telefonumu çıkarıp en yakın arkadaşıma mesaj attım.
Derya uyuyor musun? dedim telefonda.
Sen iyice delirdin, yılbaşı gecesi! Ne oldu? Sesin kötü…
Selimi terk ettim. Sana gelebilir miyim?
Ne demek, tabii ki gel! İnanamıyorum… Hemen taksi çağır! Nerdesin sen? Ekipman hazırlıyorum!
Kırk dakika sonra Deryanın o sıcak mutfağındaydım. Mis gibi tarçın kokuyordu. Eşi Sertaç nazikçe TVnin ayarını bahane edip yalnız bıraktı bizi.
Anlat, dedi Derya, limonlu sıcak çay koyarken. Ne yaptı o gerizekalı?
Her şeyi anlattım, Asumanın arızalı borusundan, yenmeyen hindime, eski anılarına kadar…
Anlıyor musun Derya? Onların gelmesinden ziyade Selimin köleliğine dayanamadım. Beni silip attı. Ben orada hizmetçi gibiydim. Onlardan hiç vazgeçmemiş ki…
Ayy, diye başını salladı Derya. Klasik iyi adam sendromu… Herkese iyi olmaya çalışırken en yakınına kötülük ediyor. Tebrikler, doğru karar! Gitmesen böyle yaşanır diye rahat rahat ezilmene devam ederdi.
Telefonum ancak bir saat sonra çaldı. Demek ki sofraya otururken fark ettiler.
Arayan Selimdi. Açmadım.
Tekrar, tekrar, tekrar çaldı. Sonra mesajlar yağdı.
Zeynep neredesin, kaybolmuş gibisin.
Markete mi çıktın? Pizza soğuyor.
Cevap versene, hiç komik değil. Misafirler ev sahibini soruyor.
Cidden mi gücendin? Gittin mi? Zeynep çocukça! Hemen dön, Asumana karşı rezil olduk!
Son mesajında küçük bir gülümseme belirdi yüzümde. Asumana rezil olmuşlar! Bana değil, ona yani…
Sakın cevap verme, dedi Derya. Şimdi Girip Asumanı da, çocukları da kendisi idare etsin.
Telefonu kapadım.
O gece, yeni yıl dileği dilemedim. Sadece Derya ve Sertaçla şampanya içerken Neşeli Günler izledim ve içimde tarifi zor bir hafiflik hissettim. Sanki üç yıldır sırtımda bir çuval taşıyor da o an sıyrılıp yere bırakmışım gibi
Ertesi sabah hava güneşli ve buz gibiydi. Kendi evimde değil, Deryanın kanepe üstünde yeni yıl sabahına gözümü açtım. Telefonumda elliden fazla arama vardı. Yirmi tane mesaj… Üslupları önce öfkeliyken gitgide panik, sonra da yalvarmaya dönmüştü.
Vazoyu kırdılar. Senin en sevdiğin! Affet.
Asuman kriz çıkardı, koltuktan şikayet etti, çok sertmiş.
Gittiler. Evin durumu rezalet. Nereye başlasam bilemedim.
Zeynepciğim, hayatım, affet. Aptalım. Lütfen dön.
Öğlene doğru kapı çaldı. Selimdi gelen; üzeri başı dağınık, gözünden uykusuzluk akıyor, elinde ise muhtemelen bir çiçekçide deli parayla aldığı dev bir gül buketi.
Derya kapıyı açıp ellerini kavuşturdu, içeriye giriş izni vermedi.
Geldin mi, kahraman âşık? Ne istiyorsun?
Derya, Zeynepi çağır ne olur. Konuşmam lazım.
Çıktım. Selimden ne acıma ne zafer duygusu hissettim, sadece yorgunluk.
Zeynep! diye boynuma sarılacak gibi oldu, soğuk bakışımı görünce durdu. Zeynep, özür dilerim. Fark ettim her şeyi. Rezalet geçti. Sen gidince Asuman alınca ipleri eline aldı, çocuklar tavanı yıktı, ağacı devirdi… Bağırdı, Kötü babasın! dedi. Kavga ettik. Taksiyi sabaha karşı çağırdım, gönderdim.
Bir yutkundu.
Anladım Zeynep. Seni çok fena kırdım. Korkak, pasif biri oldum. Çocuğum için iyi görünmekten seni görmemişim. Sen ailemsin, sensiz ev bomboş. Affet… Lütfen geri dön. Evi topladım bile… neredeyse.
Güllerin üstünden yere damlayan sulara baktım.
Sadece kalbimi kırmadın. Yerimi gösterdin evde. Mutfakla mobilya arasında. Evimize yabancı bir kadının hükmetmesine, beni aşağılamasına izin verdin.
Bir daha olmayacak yemin ederim! dedi elleriyle yemin edercesine. Asuman her yerden engellenecek. Sadece çocuklarla ilgili nötr ortamlarda görüşülecek. Hiçbir zaman davet, gece telefonu yok! Söz!
Sessiz kaldım. İstediği kadar samimi olsun, aklımda o yalnızlık duygusu hâlâ tazeydi.
Bugün dönmüyorum, dedim sonunda. Birkaç gün Deryada kalacağım, zamana ihtiyacım var. Sen de düşün: Beni nasıl geri getireceğini değil, bu noktaya niye geldiğimizi düşün. Eski eşinin memnuniyeti senin için neden benim hislerimden daha önemliydi?
Bekleyeceğim, dedi başı önde. Ne kadar sürerse sürsün. Seni seviyorum, gerçekten…
Buketi komodinin üstüne bıraktı ve sessizce uzaklaştı.
Mutfakta Derya çay koyuyordu.
Barışacak mısın? diye sordu.
Bilmem Derya. Zamanla… Selim iyi biri ama çok karıştı. Eğer dönersem, bu defa bambaşka bir ilişki olacak. Bir daha kendimi asla ikinci plana attırmayacağım.
Pencereye yaklaştım. Şehir tertemiz karla örtülüydü; adeta bembeyaz bir sayfa… Hayat devam ediyordu ve biliyordum ki, ailemizin hikayesini bundan sonra kendi elimle yazmam gerekiyordu; geçmişin hayaletlerine bırakmadan…
Bu yılbaşında öğrendiğim en büyük ders buydu: Kimse kendi hikayesinin yan karakteri olmamalı. İnsanın kendisine ve sınırlarına sahip çıkması, en önemli bayram hediyesiymiş aslında.




