Kimsenin Evi
Sabah yine alışkanlıktan, alarm olmadan uyandım. Saat yediye geliyordu. Evde sükûnet hâkimdi, yalnızca mutfaktaki buzdolabının hafif uğultusunu duyuyordum. Bir süre o sesi dinledim, sonra başucumdaki gözlüğe uzandım. Dışarıda hava yeni aydınlanıyordu, seyrek geçen arabaların sesleri ıslak asfalta karışıyordu.
Eskiden bu saatlerde işe gitmek için kalkardım. Banyoya uğrar, yan dairede oturan komşumun radyosunu açmasını dinlerdim. Şimdi hâlâ komşu radyosunu açıyor, ben ise yatakta uzanıp bugün neyle meşgul olacağıma kafa yoruyorum. Üç yıldır emekliyim ama eski alışkanlıkla hâlâ bir düzene sadık yaşamaya devam ediyorum.
Kalkıp eşofmanımı üzerime geçirdim, mutfağa geçtim. Çaydanlığı ocağa koydum, ekmek sepetinden dün akşamdan kalan bir dilim ekmek çıkardım. Çayın suyu ısınırken pencereye yöneldim. Yedinci kattayım, blok bir apartman, aşağıda çocuk parkı olan bir site. Dışarıda, otoparkta, eski beyaz Renault Torosum bir toz tabakasıyla kaplanmış duruyordu. Gayri ihtiyari, Garaja uğrayıp çatıda kaçak var mı bakmam lazım, diye geçirdim aklımdan.
Garaj, mahalle arasındaki garaj kooperatifindeydi, üç dolmuş durağı ötede. Eskiden hafta sonlarının yarısı orada geçerdi; ya arabayla uğraşırım ya da komşularla benzin fiyatlarına ve futbola laf atardık. Zamanla her şey kolaylaştı: Servis, lastikçi, alışveriş artık birkaç tuşa bakıyor. Ama garajı hiç bırakmadım. Aletlerim, eski lastiklerim, kablolar, tahtalar hepsi hâlâ orada. İdarelik, derim ben onlara.
Bir de yazlık bahçemiz, yani eski adıyla bağ evi. Şehrin biraz dışında, bahçeli ve küçük bir tek katlı ev. Ahşap, dar bir verandası, iki odası, minicik bir mutfağı var. Gözlerimi kapatsam geçen yıldan kalma çıtırdayan tahtaların, eski çatıda yağmurun sesini duyarım gibi geliyor. Eşimle, yirmi küsur yıl evvel, her hafta sonu neredeyse çocuklarla oraya giderdik. Toprakla uğraşır, patates kızartır, tabure üzerine eski kasetçalarımızı koyup şarkı dinlerdik.
Eşim dört yıl önce dünyadan göçtü. Çocuklar büyüdü, kendi evlerine çıktı, aile oldular. Yazlık ve garaj bana kaldı. Sanki bana hâlâ bir düzen, hayatımda bir harita sağlıyorlar. Evim burada, yazlığım orada, garajım köşede. Her şeyin yeri belli, her şey tanıdık.
Çaydanlık fokurdamaya başladı. Çayımı demledim, masaya oturdum. Karşı sandalyede dünden katladığım hırkam duruyordu. Ekmek üstü peynirimi yerken gözüm ona takıldı, akşamki sohbete daldım.
Dün akşam çocuklar uğramıştı. Oğlum, gelini ve ufak torunum; kızım ve damadım. Çay içildi, kim ne zaman izne gidecek tartışıldı. Sonra mesele, yine olduğu gibi, paraya geldi.
Oğlum Baba, şu kredi çok zorluyor, taksitler arttı, dedi. Kızım ise Anaokulu çok pahalı; üstüne kurslar, kıyafetler diye yakındı. Onları dinlerken başımı sallıyordum. Ben de vaktiyle maaş gününe kadar bozuk para saymıştım. Ama o zaman ne yazlığım ne de garajım vardı. Sadece kiralık bir oda ve umut
Ondan sonra oğlum çekinerek sordu:
Baba, biz Zuhalle şöyle düşündük… Ayşeyle de konuştuk. Belki bir şeyleri satmayı düşünsen? Şu yazlık mesela, ya da garaj? Zaten artık çok gitmiyorsun biliyorsun.
O an oralı olmadım, mevzuyu değiştirdim. Ama gece boyunca aklımdan, Zaten gitmiyorsun, sözleri çıkmadı.
Kahvaltımı bitirip çayımı koydum, bardağı lavaboya bıraktım. Saat sekizdi. Bugün yazlığa gitmeye karar verdim. Kıştan sonra bir bakmak lazım. Hem de kendime bir şeyleri ispat etmek.
Paltoyu giydim, portmantodan yazlık ve garaj anahtarlarını aldım, cebime attım. Holde, eski ahşap çerçevede aynada kendime baktım. Saçlar biraz kır, gözler yorgun, ama hâlâ ayaktayım. Yaşlı değilim daha. Yakayı düzelttim, dışarı adım attım.
Garaja uğrayıp biraz takım-taklavat aldım. Kapıyı gıcırtıyla açarken alışık bir el hareketiyle zorladım. İçerisi benzin, toz ve eski bez kokuyordu. Raflarda her zamanki gibi kutular, kablolar, eski kasetler… Tavan köşesinde örümcek ağı.
Raflara göz gezdirdim. Şurada ilk arabaya alınmış kriko. Şurada yıllar önce bank yapacağım deyip bir türlü yazlığa götürmediğim tahtalar. Hâlâ duruyorlar.
Bir kutu takım, birkaç plastik bidon aldım, kapıyı kilitledim ve yola devam ettim.
Şehirden çıkış bir saati buldu. Yol kenarında hâlâ kirli karlı yığınlar, aralarda kararmış toprak görünüyor. Bahçelere daha kimse gelmemiş. Site kapısında meşhur Şerife teyze nöbette, bana başıyla selam verdi.
Yazlık bahçe her zamanki durgunluğuyla karşıladı. Ahşap çit biraz yamulmuş, kapısı zor açılıyor. Arka bahçeye uzanan patikadan yürürken ayaklarımın altında geçen yıldan kalan yapraklar hışırdadı.
İçeride nemli toprak, ahşap kokusu. İlk iş pencereleri açıp evi havalandırdım. Yataktan eski örtüyü alıp silkeledim. Minik mutfakta emaye tencere bırakılmış, eskiden komposto kaynatırdık içinde. Kapıdaki çivide anahtarlık; içinde bahçe için kullandığım depo anahtarı var.
Evde dolaştım, duvarlara, kapı kollarına el sürdüm. Eskiden çocukların uyuduğu odada ranza hâlâ duruyor. Üstte, bir kulağı kopmuş pelüş ayı. Oğlum ağlamıştı kulağının kopmasına; ben de tutkal bulamayınca elektrik bandıyla sarmıştım.
Dışarı çıktım, bahçeyi dolaştım. Karlı günler bitmiş, toprak ıslanmış simsiyahlı. Köşe başında paslanan bir mangal. Bir anı gözümde belirdi: O mangalda bir zamanlar mangal yapardık, eşimle yaz akşamları verandada çay içer, komşu bahçeden gelen neşeli kahkahaları dinlerdik.
İç çektim ve işe koyuldum. Çöplerden yolu temizledim, verandadaki sallanan tahtayı çaktım, deponun çatısını kontrol ettim. Eski bir plastik sandalye bulup bahçeye koydum, oturdum. Güneş yükseldi, hafif ılındı hava.
Telefonumdan arama kayıtlarına göz attım. Oğlum akşam aramış; kızım da mesaj atmış: Baba, buluşup sakin kafayla konuşalım. Biz yazlığa karşı değiliz, sadece mantıklı düşünelim.
O mantıklı lafı son aylarda dilimize pelesenk oldu. Mantıklı demek, eldekiler öylece atıl kalmasın, kullanılsın. Mantıklı demek, yaşlı adam toprakla boğuşup sıkıntıya sokmasın kendini. Mantıklı, yani gençler hayattayken, imkân varken onlara yardım et demek…
Onları anlıyorum aslında. Gerçekten. Ama bu bahçedeki sandalyede oturup uzaktan köpek havlamasını, çatıda damlayan suyu, eski günlerin kokusunu içime çekerken bütün o mantıklı sözcükler arka plana çekiliyor. Burada hiçbir şey hesap işi değil.
Tekrar ayağa kalktım, bahçeyi bir kez daha dolaştım, sonra evi kilitleyip ağır anahtarı kapıya astım. Arabama binip şehre döndüm.
Öğleye eve döndüm. Paltoyu çıkarıp mutfağa geçtim. Masada bir not vardı: Baba, bu akşam uğrayacağız, konuşuruz. O.
Elimi masaya koydum. Bu akşam, gerçek konuşma zamanıydı.
Akşam oğlum, gelini ve kızım üçü birlikte geldiler. Torunu anneannesine bırakmışlar. Kapıyı açıp buyur ettim. Oğlum montunu astı, ayakkabılarını çıkardı: Eski günlerde olduğu gibi.
Mutfakta oturduk. Çayı, bisküviyi, şekerlemeyi masaya koydum. Kimse dokunmadı. Birkaç dakika gereksiz laflarla geçti: Torun nasıl, iş yerinde neler oluyor, trafikte durum…
Sonunda kızım abisine baktı, o başını salladı, kızım konuştu:
Baba, lütfen açık konuşalım. Üstünde baskı kurmak istemiyoruz, ama karar vermemiz lazım.
İçim bir tuhaf oldu. Başımı salladım:
Söyleyin.
Oğlum başladı:
Bak, evin var, yazlık var, garaj var. Evi asla istemiyoruz, orası senin, oraya asla dokunmayız. Ama yazlık Zaten her yıl bakım derdi, para masrafı. Bu sene iyi, ya beş yıl sonra ne olacak? Sen sonsuza kadar burada olmayacaksın. Böyle derken üzgünüm ama gerçekleri de düşünmek zorundayız.
Bakışlarımı kaçırdım. Sonsuza kadar yaşamak Belki incitmek istemedi beni, yeri geldi ağzından kaçtı.
Kızım daha yumuşak tonla devam etti:
Baba, öyle hemen her şeyi bırak demiyoruz. Ama yazlığı ve garajı satsan, parayı bölebiliriz. Bir kısmı sende, rahat yaşarsın; bir kısmı bize, Saitle kredi borcumuzu kapatırız. Zaten her zaman yardım etmek istemiştin ya, işte o
Hakikaten eskiden öyle demiştim. Hem de sık sık. Ama o zamanlar daha diri, yeni emekli, ek iş bulabilecek durumdaydım. Hep yardım edeceğim sandım.
Zaten yardımcı oluyorum, bazen torunu alıyorum, pazara birlikte gidiyoruz.
Oğlum sinirlice gülümsedi:
Baba, o başka. Şimdi topluca bir parayla rahat edeceğiz. Taksitleri görüyorsun. Her şey ortada. Doğru düzgün kullanılmayan taşınmazlar var
Taşınmaz kelimesi, evimde fazlasıyla soğuk durdu. Masada, aynı masadaki insanlar arasında görünmeyen bir duvar; rakamlar, grafiker, kredilerden örülmüştü.
Çaydan, artık soğumuş, bir yudum aldım.
Sizde taşınmaz, dedim ağır ağır. Bende ise
Duraksadım, kelimeyi seçmek için. Klişe olmasın istedim.
Bende hepsi hayatımın parçaları O garajı babamla birlikte inşa ettik. Kalıp taşıyan oydu. O hala hayattaydı Yazlık ise; çocuklar sizsiniz. O günlerin anısı var.
Kızım gözlerini indirdi. Oğlum bir müddet sustu, sonra daha yumuşak bir tonla:
Bunu anlıyoruz. Fakat sen de az gittin. Biz görmesek de kullanılmıyor. Tek başına ne yapabilirsin ki?
Bugün oradaydım, her şey iyi dedim.
Bugün tamam. Daha önce? Sonbaharda gitmiştin en son. Baba, lütfen, ciddi olalım.
O anda bir süre herkes sustu. Karşı odadan saatin tıkırtısı duyuluyordu. Sanki yaşlanmamı bir proje gibi, harcama optimizasyonu, mal devri gibi konuşuyorduk.
Peki, dedim. Net olarak ne istiyorsunuz?
Oğlum atıldı; belli ki aralarında konuşmuşlardı.
Bir emlakçıyla görüştük. Yazlığa güzel bir fiyat verebilir. Garaj da satılır. Biz tüm işleri üstleneceğiz. Sana sadece vekalet vermen gerek.
Ev ne olacak, diye sordum.
Asla. Orası dokunulmaz, diye kızım atıldı. Senin evin orası.
Başımı salladım. Ev sözü başka çınladı. Ev dediğin sadece dört duvar mı? Ya yazlık, ya garaj, saatlerce uğraştığım, terlediğim her köşesinde emeğim olan yerler de ev değil mi?
Kalktım, pencereye yürüdüm. Dışarıda apartman sokağındaki lambalar yanmıştı. Çocukların elinde telefonlar, yeni nesil arabalar ama site aynı site.
Peki ben satmak istemezsem? dedim, dönmeden.
Yine bir sessizlik oldu. Sonra kızım nazikçe:
Baba, hepsi senin malın. Hiçbirimize mecbur değilsin. Ama sadece kaygılanıyoruz. Sen de diyorsun ya, artık eskisi gibi değilsin.
Değilim. Fakat, hâlâ kendi kararımı verir durumdayım.
Oğlum iç çekti:
Baba, kavga etmek niyetinde değiliz. Ama gerçekten baktığında sanki eşyalardan kopamıyorsun, bize de yük oluyor. Her an başına bir şey gelirse ne olur? Kim uğraşacak, kim gidecek onca işin başına?
Bir gram pişmanlık. Ben de bunu defalarca düşündüm. Ben bir sabah gittiğimde çocuklar miras işleriyle uğraşacak, kime, ne kalacak, bir dolu evrak işi. Gerçekten zor onlar için.
Masaya dönüp oturdum.
Eğer dedim, boğazım düğümlendi. Eğer yazlığı sizin adınıza geçirsek, ben hâlâ oraya gidebilsem?
Oğlumla kızım göz göze geldi. Gelinim kaşlarını çattı.
Baba, o zaman sorun yine çözülmeyecek. Biz sık sık gidip ilgilenemeyiz. İş, çocuklar
Ben sizden bunu istemiyorum, dedim. Ben kendim ilgilenirim. Olmazsa sonra neyi nasıl isterseniz yaparsınız.
Bu, kendime bir alan tanımaktı; onlara ise mülkün yarın kimin olacağı kaygısını sona erdirmek.
Kızım düşündü.
Olabilir, dedi, Ama dürüst olalım, biz orada yaşamayız. Zaten biz Saimle şehir dışına bakıyoruz, orada iş, ev daha uygun.
Birden irkildim. Hiç duymamıştım. Oğlum da şaşkınlıkla baktı.
Bana niye söylemedin, dedi.
Daha kesinleşmedi, karşılık verdi. Ama asıl mesele bu değil. Yazlık dediğin bizim için senin kadar önem taşımıyor. Orada bir gelecek göremiyoruz.
O kelimeye takıldım: gelecek. Onların geleceği başka şehirlerde, başka duvarlarda, başka fırsatlarda. Benimki ise, birkaç noktadan ibaret: ev, garaj, yazlık. Her köşesini bildiğim huzurlu noktalar.
Konuşma böyle yirmi dakika sürdü. Onlar rakamlar, ben anılar. Onlar sağlık, ben işe yaramama endişesi. Sonunda oğlum, sabırsızca patladı:
Baba, anlamıyorsun, bu işleri sonsuza kadar taşıyamazsın. Bir gün olacak, asla gidip ilgilenemeyeceksin. O zaman ne olacak? Her şey çürüyüp dağılacak. Biz yılda bir gelip enkaza mı bakacağız?
İçimde kızgınlık kabardı.
Senin için orası enkaz mı? dedim. Orada çocukken koşturdun, o enkazda.
O zaman çocuktum, dedi. Şimdi başka dertlerim var!
Sözler havada asılı kaldı. Kızım araya girmek istedi:
Sait, lütfen
Ama iş işten geçmişti. Fark ettim ki, farklı lisanlarda konuşuyoruz. Benim için yazlıkta geçirilen her dakika hayattı. Onların ise; hoş bir hatıra, ama zorunlu olmayan bir geçmiş.
Ayağa kalktım.
Şöyle yapalım: Biraz zaman verin. Hemen karar veremem. Bugün, yarın olmaz.
Baba, dedi kızım, biz de bekleyemeyiz çok. Ay başı taksitimiz var…
Anlıyorum, dedim. Ama siz de anlayın. Bu öyle satılık bir eşya değil.
Sustu herkes. Sonra kalkıp toparlandılar. Uzun uzun ayakkabılarını bağladılar. Kızım yanağından sarılıp fısıldadı:
Yazlığa karşı değiliz, baba. Ama asıl seni kaybetmekten korkuyoruz.
Başımı salladım; sesime güvenemedim.
Kapı kapanınca ev, bir anda sessizliğe büründü. Mutfağa gidip masaya oturdum. Bardaklar, bisküvi tabağı kaldı. Birden inanılmaz bir yorgunluk çöktü.
Uzun süre ışık açmadım. Dışarıda hava karardı, apartmanda ışıklar yandı. Sonunda kalkıp, odamdan dosyayı çıkardım. Nüfus cüzdanı, yazlık tapusu, garaj evrakları. Bahçe planını gösteren sayfada elim gezindi.
Bir dikdörtgen, kare kare ayrılmış küçük parseller. Parmağımla, sanki gerçek yolda yürür gibi, çektim çizgilere.
Ertesi gün garaja uğramak iyi geldi. Elimle, bir şeylerle oyalanmam lazımdı. Garajda serin bir hava vardı. Güneş girsin diye kapıları açtım. Takımlarımı çıkardım, kutu kutu eski parçalara göz gezdirdim. Bir kısmını atmaya karar verdim: kırık bebek arabası, paslı vidalar, belki lazım olur deyip bırakılan kablolar.
Yan garajdan Sami abi, yaşça büyük, başını uzattı.
Hayırdır, eskiyi mi atıyorsun?
Biraz temizlik yapıyorum, dedim. Bakalım burada neler kalmış, neler lazım.
Doğru, dedi. Ben sattım komşuya. Oğlana araba lazım diye. Şimdi garaj yok ama çocuk sevindi.
Cevap vermedim. Gitti, ben kutuların başında kaldım. Satmak sanki eski bir mont satıp rahata ermiş gibi.
Ağır, yıllanmış bir anahtarı elime aldım. Çevirdim, sanki bir şey sıkıyor, açıyor gibi tarttım. Oğlum küçücükken ben de denemek istiyorum diye başımda dururdu. O zamanlar onunla garajın, yazlığın ortak bir lisanımız olduğunu zannederdim.
O lisan artık onun için yabancıymış.
Akşam tekrar tapuları elime aldım. Uzun süre düşündüm, sonra kızıma telefon ettim.
Karar verdim. Yazlık tapusunu size, Saitle ortak, devredeceğim. Ama hemen satılmasın. Gidebildiğim kadar, kullanacağım. Sonra siz nasıl isterseniz.
Bir süre sessizlik oldu.
Baba, emin misin?
Eminim, dedim, halbuki içimde değilim. Sanki, kendi canımdan bir parça koparıyorum. Ama başka yol da yoktu.
Tamam, dedi. Yarın görüşelim, prosedür nasıl olacak bakalım.
Telefonu kapadım, sandalye çekip oturdum. Sessizlik. Bu karar, üstümden bir taş kalkmış gibi. Her şeyin bir bedeli varmış.
Bir hafta sonra hep birlikte notere gittik. Hediye devri için evraklar imzalandı. Kalem ellerimde titredi. Noter hanım, Burada, burada, diye açıklıyor; çocuklar teşekkür ediyor.
Baba sağ ol, dedi oğlum. Bizi çok rahatlatıyorsun.
Başımı salladım, ama aslında sadece onları rahat ettirmiyordum. Aynı zamanda kendi içimdeki sonra ne olur derdine de çözüm oldular. Artık sonra, evrakta yazılı idi.
Garajı kendime sakladım. Şimdilik. Onu da satmamı ima ettiler ama direndim. Açıkça söyledim: Garajsız oturamam, boş boş televizyon izleyemem. Bunu anladılar en azından.
Prosedürden sonra hayat görüntüde değişmedi. Hâlâ evimdeyim, ara sıra yazlığa gitmeye devam ettim; artık resmen bana ait değil, ama anahtarı bende, kimse karışmıyor.
İlk defa, yazın ılık bir gün arabaya atladım, yeniden gittim. Yolda düşündüm: Artık bu ev, benim sayılmaz. Yabancı bir mülk. Ama kapıyı açıp verandaya adım atınca yabancılık hissi dağıldı.
İçerde her şey bıraktığım gibi. Aynı yatak, masa, banda sarılı kulaklı eski ayı.
Pencere başındaki tabureye oturdum. Güneş vurunca tozlar gün yüzüne çıktı. Elimle tahtanın üstünden geçtim. Her çıkıntı, eşiyle, çocuklarıyla geçen saatlerin izi.
Çocukları düşündüm. Onlar şehir hayatına, kredi borcuna, kendi planlarına gömülmüş. Bense artık, zamanla değil, mevsimle plan yapıyorum. Bir bahar daha görebilmek, bir kere daha toprağı bellemek, bir yaz akşamı daha verandada oturma hayali
Eminim, yazlığı ileride, günün birinde satacaklar. Belki bir yıl, belki beş yıl sonra. Ben gidemeyecek kadar güçsüz kaldığımda, boş ev gereksiz diyecekler, haklı da olacaklar.
Şimdilik ev yerinde. Çatı sağlam. Depoda kürekler. Tarlada ilk filizler beliriyor. Hâlâ yürüyebiliyorum, eğilebiliyorum, toprağı tutabiliyorum.
Bahçeyi keyifle dolaştım. Komşunun bahçesinde biri fide ekiyordu. Diğer tarafta çamaşırlar ipe asılmış. Hayat devam ediyor.
İçimdeki korkunun asıl sebebi, yazlığı ve garajı kaybetmekten ziyade, artık bir işe yaramamak endişesiydi. Bu yerler, hâlâ kendim olduğumun, hayata dahil olduğumun kanıtıydı.
Artık bu kanıt daha kırılgan. Noterdeki belgelerde başka şey yazıyor. Ama veranda basamağında otururken, hayat yalnızca evraka bakmazmış, bunu hissettim.
Çantamdaki termosu çıkardım, bardağı doldurdum. İçerken hafif bir acılık vardı; ama artık akşamki kadar keskin değil. Karar verildi, şartları belli. Çocuklara sahip olduğumu verdim ama karşılığında başka bir şey kazandım: O evde, evrakla değil, anılarımla var olma hakkı.
Anahtarı elime aldım. Eskimiş, başı yıpranmış. Çevirdim, sıktım. Bir gün bu anahtar oğlumda, kızımda ya da başka bir alıcıda olacak. Kimse bu hareketin ardındaki hikâyeleri bilmeyecek.
Hem hüzünlü, hem huzurlu bir his. Hayat değişiyor, eşyalar el değiştiriyor. Mühim olan, elindeyken gerçekten yaşamak. Evrakta değil, hissederek.
Çayımı bitirip kalktım. Depodan küreği aldım, bir çapa vurmak istedim. Sadece kendim için. Geleceğin sahibi, ya da parayı düşünen çocuklar için değil. Sadece toprak kokusu ve insanlar için.
Küreği toprağa sapladım, bastım. İlk parça kalktı, toprağın kokusu yayıldı. Tekrar eğildim.
Çalışma yavaş ilerledi. Sırtım ağrıdı, ellerim yoruldu. Ama her vuruşta içimdeki ağırlık hafifledi, sanki korkularımı kazıyordum.
Akşam verandada oturdum, alnımdaki teri sildim. Bahçede bir sıra toprak çevrilmişti. Gökyüzü pembeleşiyordu. Uzaktan bir kuş sesi.
Eve baktım, toprağa, küreğe. Sonra yarın ne olur, beş yıl sonra ne olur, diye düşündüm. Bir cevap yoktu. Ama anın içindeydim, tam yerimde.
Ayağa kalkıp içeri girdim, ışıkları kapattım, kapıyı kilitledim. Verandada bir an durdum, sessizliği dinledim. Sonra anahtarı çevirdim, kilit tıklandı.
Anahtarı cebime koyup arabaya yöneldim; taze çevirdiğim toprağa basmamaya çalışarak.
Hayat bana şunu öğretti ki; sahip olduğunu sandığın her şey geçici ve her eşyanın, her yerin, asıl sahibiyle bağı sadece hislerinden ibaret. Ne imza, ne tapu, ne evrak… Gerçek sahiplik, orada yaşanan anıların hatırasından ibaret. Benim için asıl değer buydu: Kime geçerse geçsin, o evdeki hayat, hatıralar bana aitti. İçimden, Kalan ömrümde de o bağı hissetmekten vazgeçmem diye geçirdim.




