İstanbuldan Ankaraya uzanan bir yolculuktan yeni yeni dönerken, Nazlı hastaneden çıkarak hastalık iznini bitirmişti. Gözleri hâlâ beyaz seramik lavabodaki paslı damlaları incelerken, Mertin sesini mutfaktan duydu: Mert, bir kez daha musluğu kapatmayı unuttun! Bütün lavabo pasla kaplı!
Naz, ben sabah saatlerinden beri mutfakta yoktum! diye bağırdı Mertin sesi, tencereyi çırparken bir yandan da çırpıcı bir hayal kırıklığıyla çalınıyordu. Belki kendin unutmuşsundur?
Bir ay boyunca hastalık iznindeyim; ne zaman musluğu açmaya kıyamam? diye haykırdı Nazlı.
Mert, elleri havluyla kurulayarak mutfağa girdi. Belki kendiliğinden bozulmuştur. Bir tesisatçı çağıralım.
Nazlı ellerini çırpıcı bir hareketle kaldırdı; tartışmak ona göre değildi. Ameliyat sonrası gücü kalmamış, her hareketi bir çaba gerektiriyordu. Mert, ona bir kaseler dolusu sade pirinç lapası koydu.
Yiyorsun. Doktor beslenmenin doğru olmasını istedi.
Nazlı, yavaşça çiğnemeye başladı. Lapa tadı tatsızdı, ama yutmak zorundaydı; vücudu kendini yavaşça onarmaya çalışıyordu.
Apendiks ameliyatından bir ay geçtikten sonra hâlâ evde dinleniyordu. İki hafta hastanede, iki hafta da evde; zayıflamış, solgün, kırk beş yaşında olsa da kırk altı gibi görünüyordu.
Mert, iş yerinde neler oluyor? Kime bastın? diye sordu bir kaşık çatal arasında.
Ahmet Beye aradım. Geçmiş olsun, acele etmeyin dedi.
Hepsi bu mu?
Mertin sesinde bir tını eksikti; Nazlı ona daha yakından baktı. Mert gözlerini kaçırdı, çelik bir tavayı öfkeyle ovuşturmaya başladı.
Mert, bir şey eksik gibi.
Hayır, her şey yolunda! Boş konuşma!
Boş konuşmuyorum. Hissedebiliyorum.
Mert derin bir nefes aldı, süngeri kenara bıraktı ve nazik bir sesle devam etti:
Bir şey oldu, ama endişelenme. Senin için bir şey düşünmemek lazım.
Nazlının kalbi bir an hızlı çarptı.
Ne oldu?
Elif, ofise geldi. Geçici bir süre için, sen hastayken.
Sessizlik hâkim oldu. Nazlı başını inatla çevirip duyduklarına inanamıyordu.
Elif? Kardeşim? Muhasebeye mi?
Evet, hatırlıyorsun, iş arıyordu. Ahmet Beyin boşalan bir pozisyon ortaya çıktı, onu deneme süresiyle aldı.
Benim yerime mi?
Teknik olarak evet. Ama bu geçici! Sen dönecek, her şey eskisi gibi olacak.
Nazlı tabağını iterek yemeğini bıraktı; iştahı bir anda kayboldu. Elif Mertin genç, uzun bacaklı, diş beyazı bir gülümsemesi ve gökdelen kadar büyük hırsları olan biriydi.
Nazlı, Elifi ilk gördüğü andan itibaren bir soğukluk hissetmişti. Mert, ona kardeşini tanıttığında, Elif Nazlıya yukarıdan bakan, bir üstünlük havası taşıyan bir bakış atmıştı; evlilikten sonra bu küçümseme daha da belirginleşmişti.
Mert bir muhasebeciyle evlendi, diyordu arkadaşlarına, Nazlı duyarak. Muhasebeci! Daha sıkıcı bir şey düşünemezsin!
Mert hâlâ Nazlıyı seviyor gibi görünüyordu. Onlar on beş yıldır birlikteydiler ve Elif hep kenarda kalmış, tatil günlerinde hediyeler getirip, sonra tekrar kendi hayatına dönmüş bir figürdü. Şimdi ise Elif, Nazlının yerini almıştı.
Neden söylemedin bana? diye sordu Nazlı, sesinin titremesini engellemeye çalışarak.
Seni üzmek istemedim. Hastaydın.
Ne zaman gerçekleşti?
İki hafta önce.
İki hafta! Ve sessiz kaldın!
Naz, sakin ol! Bu kalıcı değil! İyileşeceksin, Elif de gidecek!
Elif evet, Elif.
Nazlı odasına yürüdü, Mert mutfakta kalakaldı ve dişlerini sıkarak bağırıyormuş gibi bir ses çıkardı.
Yatakta başını tavana yaslı, Elifin ofiste, kendi masasında, Ahmet Beyle gülümseyerek konuştuğunu hayal etti. Gözlerini kapadı, yirmi yıl önce bu firmada genç ve heyecanlı bir muhasebeci yardımcısı olarak başladığını, zamanla baş uzmanın haline geldiğini hatırladı; sayıları, belgeleri ezbere biliyordu. Şimdi ise yerini bir akrabasına, ama yabancı birine, vermişti.
Bir hafta daha hastane izni aldı, doktor erken dönmemesini söyledi; ama Nazlı geri dönmek, yerini geri almak istiyordu. Mert, Biraz daha dinlen dedi, ama Nazlı bir şeylerin gizli olduğunu hissediyordu. İşten geç geliyordu, sorulara kaçamak cevaplar veriyordu; akşamları telefonda uzun süre konuşuyor, birisiyle gülümsüyordu.
Kiminle konuşuyorsun? diye sordu bir akşam.
Elifle. İş hakkında soruyor, ben açıklıyorum.
Neden bana sormuyorsun?
Sanırım seni rahatsız etmemek istiyor.
Nazlı sustu; rahatsız etmek istemiyordu.
Hastane izni bitti, doktor izin belgesini verdi. Nazlı sabah erkenden en şık elbisesini giydi, makyajını yaptı, aynada solgun, yaşlanmış bir kadını gördü, ama kimseye göstermedi.
Hazırız, işe gidiyorum, dedi kahvaltı masasında Merte.
Biraz daha dinlenmek istersen? Endişeyle sordu.
İyiyim. İşe dönme zamanı.
Mert onu kapıya kadar yürüttü, yanağına bir öpücük kondurdu.
Kolay gelsin.
Otobüsle İstanbuldan Ankaraya giden Nazlı, kalp atışlarıyla dolu bir gerginlikle içeri girdi. Ofis eski bir binanın üçüncü katında, tanıdık kapıyı iterek içeri adımını attı. Resepsiyonda Sibel, sekreter, Nazlı! Geri döndün! Nasıl gidiyor? diye seslendi.
İyiyim, iyileştim. Ahmet Bey nerede?
Şurada. İçeri gir.
Nazlı koridordan geçip muhasebe bölümüne doğru yürüdü; bir an göz ucuyla baktığında Elifin canlı bir elbise içinde, uzun saçları savrularak Merve ile sohbet ettiğini gördü. Nazlı bir anlığına durdu, sonra çalan kapıyı çaldı.
İçeri girin!
Ahmet Bey başını kaldırdı, kağıtları inceliyordu. Nazlı belgeyi uzattı.
Nazlı Hanım, iyi misiniz?
İyiyim, iş raporu burada.
Ahmet Bey belgeleri hızlıca inceledi.
Tamam, çalışmaya devam edebilirsiniz.
Bir an durakladı, derin bir nefes alarak:
Bir şey konuşmamız lazım.
Nazlı sandalyeye oturdu, kalbi çalkalanıyordu.
Anladığınız gibi, siz hastayken yerinize Elif Mertten bir süreliğine alındı.
Kardeşiniz, biliyorum.
Evet. Kendisi çok iyi çalıştı, müşteriler memnun.
Ne söylemek istiyorsunuz?
Ahmet Bey sırtına yaslanıp ellerini karnına koydu.
Nazlı Hanım, yaşınız ve hastalıktan sonra belki daha hafif bir pozisyon düşünmek istersiniz?
Nazlının içi birden buz gibi soğudu.
Beni kovuyor musunuz?
Hayır, sadece bir teklif. İnsan kaynakları biriminde yardımcı olarak.
Benim yerimi Elif mi alacak?
Kısa cevap, evet.
Nazlı ayağa kalktı, elleri titredi; yumruklarını sıkı tuttu.
Yirmi yıldır burada çalışıyorum! Hiç hata yapmadım! Bir kız yüzünden mi?
Nazlı Hanım, sakin olun. Bu iş meselesi, kişisel bir şey değil.
Kişisel olmayan! Benim yerimi alıyor!
Alternatif sunuyorum. Yardımcı olur, daha az sorumluluk.
Yardımcı mı? Yirmi yıldır baş uzmanım!
Ahmet Bey ellerini açtı.
Karar size kalmış.
Nazlı odadan çıktı, gözyaşları tutunamıyordu. Muhasebe bölümüne girdi; Elif ona dönüp tatlı bir gülümseme hâlinde:
Nazş, merhaba! Nasıl?
Ne yapıyorsun burada? diye soğuk bir sesle sordu Nazlı.
Çalışıyorum. Ahmet Bey teklif etti, ben kabul ettim. Senin bir sorunun var mı?
Sana pek bir sorun yok.
Elifin gülümsemesi sertleşti.
Nazş, iş bu. Kişisel bir şey yok.
Bu cümleyi on kez duydum. Görünüşe göre siz ve Ahmet Bey iyi bir senaryo hazırlamışsınız.
Elif omzunu silkerek bilgisayara yöneldi: Ne düşünürsen düşün, ben buradayım.
Nazlı, çalışanların bakışlarını hissetti; Marika, Sibel, Oğuz gözlerini kaçırıyor, utangaçlık içinde.
Hiç kimse bir şey söylemeyecek mi? diye bağırdı boşluğa.
Sessizlik.
Tamam. diye çevirip çıkmaya yöneldi.
Dışarı çıktı, sokaktaki bir banka oturmuş telefonu açtı.
Mert, ne oldu? İşe döndün mü?
Beni indirgediler. Kız kardeşin yerimi aldı. Sen bu konuda bir şey duymadın mı?
Mert bir an sustu.
Naz?
Cevap ver. Biliyordun mu?
Elif, Ahmet Bey memnun. Söyledi.
Beni kaydırmak istediniz!
Kaydırmak değil, başka bir seçenek…
Hepiniz bir komplo kurdunuz! Sen, kız kardeşin, patron! Herkes bana karşı!
Hayır, hayır! Sakin ol!
Telefonu kapattı, yürüdü, yürüyen kalabalık, arabalar geçip gitti; hayat devam ediyordu ama Nazlının dünyası artık eksikti.
Mert ve Nazlının tanışma hikâyesi Üçüncü otuzunda tanışmış, mühendis ve muhasebeci olarak çalışmışlardı. Bir doğum günü partisinde göz göze gelmiş, telefon numaralarını değiş tokuş etmiş, yarım yıl içinde evlenmiş, bir daire alıp sonra ev satın almışlardı. Çocukları yoktu; Nazlının sağlık sorunları vardı, Mert ise onu suçlamaz, Senden başka bir şey yeter derdi.
Düğün günü Elif, Mertin küçük kız kardeşi, parlak bir bakışla Nazlıya bakmış, Seni gözetleyeceğim demişti. O günden beri uzakta kalmış, üniversiteden mezun olmuş, çeşitli işlerde çalışmış; Mert ona maddi destek vermiş, Nazlı sessiz kalmıştı.
Şimdi ise bu aile bir parçayı Nazlıdan çalmıştı.
Akşam eve döndüğünde Mert mutfakta akşam yemeği hazırlamaya çalışıyordu.
Naz, konuşalım.
Konuşmak istemiyorum.
Lütfen! Bunu istemedim!
Nasıl istedim? Yatıştırıp yerimi kız kardeşine verdin mi? Mutlu mu oldun?
Geçici olduğunu sandım!
Ahmet Bey beni insan kaynaklarına taşıdı. İnsan kaynakları! Anlıyor musun? Bu bir aşağılamadır!
Çık! Tekrar al!
Yerim zaten Elif, senin güzel kız kardeşin!
Mert yere oturdu, yüzüne elleriyle dokundu.
Sana yardım ederim, çekerim.
Geç oldu. O hâliyle kök saldı. Ahmet Bey memnun, herkes susuyor. Ben tek başıma savaşırım.
Ben de senin yanındayım!
Sen mi? Oysa sen biliyordun, sessizdin. Kız kardeşine yer verdin!
Bilmiyordum! Öğrendim ama söylemedim! İki hafta yalan söyledim!
Mert susmuştu; itiraz edecek bir şey bulamıyordu.
Nazlı yatak odasına gitti, başını yastığa koydu, içi boşlukla doluyordu; buz gibi bir soğuk.
Ertesi gün yine ofise gitti, Ahmet Beye gitti:
İnsan kaynaklarına geçiyorum.
Ahmet Bey gülümsedi:
Akıllıca bir karar. Evrakları hazırlayalım.
Nazlı insan kaynaklarında çalışmaya başladı; dosyaları düzenliyor, formları dolduruyordu; eski işinin monotonluğu yoktu ama heyecanı da eksikti. Elif ofiste bir tavus kuşu gibi dolaşıyordu; yeni elbiseler, topuklar, kusursuz saç modeli.
Merhaba, Nazş! diye seslendi Elif.
diye gözlüğünü kaçırdı, cevap vermedi.
Meslektaşları Merve, Oğuz, Sibel nazikçe destek veriyordu; ama bir şey eksikti.
Akşam evde, Nazlı Merte:
İstifa ediyorum.
Mert televizyondan başını kaldırdı.
Ne?
İstifa ediyorum. Ahmet Bey beni hoş karşılamıyor.
Naz
Yeter! Artık savaşmak istemiyorum. Elifin istediği gibi çalışsın. Ben başka bir yer bulurum.
Mert ona sarıldı:
Üzgünüm, suç benden.
Ben de. Korumadım. Yeterince savunamadım.
Nazlı bir sonraki gün istifa belgesini Ahmet Beye verdi; iki hafta çalıştı, meslektaşları hüzünle vedalaştı; Merve gözyaşları içinde Sen muhasebenin kalbiydin. dedi.
Elif resmi bir veda etti:
Kolay gelsin, Nazş.
Teşekkür ederim.
Nazlı ofisten çıkıp son kez binaya baktı, derin bir iç çekti; yirmi yıllık bir ömür burada kalmıştı.
Eve geldi, kutuyu köşeye koydu, Mert işte başka bir yerdeydi. Dizüstü bilgisayarını açtı, iş ilanlarını karıştırdı; deneyimli bir muhasebeci her zaman aranır. Birkaç gün içinde bir görüşme, başka bir görüşme, sonunda yeni bir iş teklifi aldı.
Yeni işinde, teNazlı, yeni ofisinde pencereden içeri süzülen İstanbul ışıkları altında, geçmişin gölgesini geride bırakarak geleceğine umutla yürümeye başladı.




