Erkek eşim bir iş seyahatine çıktı ve bir daha dönmedi. Gerçek, düşündüğümden çok daha korkunçtu.
Sabah her zamanki gibi başlamıştı: kahve fincanını lavaboya bırakmış, bavulunu arabasının bagajına atmış, kapı eşiğinden bağırarak akşam otelden arayacağını söylemişti. Pazar günü döneceğim, diyerek palto yakasını düzeltmişti.
Kapıların çınlaması, merdivenlerin gıcırdaması ve vedalaşma klaksonunun kısa bir sesi evin sessizliğini daha da derinleştirmişti. O sessizlik yıllardır evimizde artan bir hâl idi, ama ben ona alışmıştım.
Çamaşır yıkadım, kendime akşam yemeği hazırladım, çayı demledim. Sıradan bir Perşembe, sıradan bir iş seyahati. Tek fark, bu sefer o geri dönmemişti.
Akşam aramadı. Sabah mesaj da atmadı. Ben aradığımda abone kapsama alanı dışı yanıtı geldi. Şarjı bitmiş olabilir, toplantı uzamış olabilir, diye düşündüm. Gün bitti, ertesi gün de bitti.
Üçüncü gün mideye soğuk bir topaç gibi bir his doldu. Bir hafta sonra onun firmasına gidip birinin telefonunu bulur, telefonunu kaybetmiş olabileceğini düşünürüm diye umutla girdim. Sekreter, bana hâlâ duyduğum bir rüyanın tonuyla, Beyefendiniz burada çalışmıyor iki aydır, dedi.
Gözlerim karardı. Kendi kendime Nasıl, çalışmıyor mu? diye fısıldadım. İşten ayrılmış, başka planları varmış, diye yanıt verdi bir ses.
Şaşkınlık içinde eve döndüm, dolapları ve çekmeceleri tek tek karıştırdım, sanki cevap bir peçete ya da ekmek fişi arasında saklıydı. Cüzdan hâlâ rafın üzerindeydi, eski not defterinde telefon numaraları ama hiçbir ipucu yoktu.
Bir saat boyunca yıldönümümüzün fotoğrafına bakıyordum: o beni kollarına almış, ben karanfil buketi tutmuş, hepimiz gülümsüyorduk. Hayatımızın ne zaman bu yönüyle dönmeye başladığını kavrayamıyordum.
Ertesi gün polis karakoluna gidip kayıp bildiriminde bulundum. Boy uzunluğu, belirgin özellikler, arabanın markası, seyahat nedeni memur not alıyordu, kafasını sallıyor, araştıracaklarını söyleyerek beni odadan çıkardı. Geri döndüğümde halı üzerine oturup ilk kez ağladım. Umutsuzluktan değil, gerçeklerin ağırlığından.
Gerçek, beklediğimden hızlı ve hiç romantik olmayan bir biçimde geldi: postacı, onun adına bir iadeli mektup getirdi. Açtığımda ellerim titriyordu. İçinde başka bir şehirdeki dairesinin kirasını ödemeye dair bir ihtar mektubu vardı.
Tanımadığım bir sokak, dairenin numarası, kocamın kiracı olduğu adres, iki ay gecikme notu. Zarfın üzerindeki tarih bir hafta öncesine ait. Bu kağıda bir türlü inanamıyordum; bu bir hatalı mektup değildi, bir rota haritasıydı.
Komşudan GPS ödünç aldım, belgelerle dolu çantamı topladım ve yola çıktım. Yol bir lastik gibi uzanıyordu, düşüncelerimi dört bir yana çekiyordu. İstenilen sokağa dönünce sıradan bir apartman gördüm: balkonlarda pelargon, merdiven önünde bir bisiklet, bir bebek arabası. Arabamı önüne park ettim, direksiyonun soğukluğundan ellerim uyuştu.
İki saat sonra onu gördüm. Kapıdan çıkıp alışveriş çantasıyla yürürken iki yıl önce alttan almış olduğum ceketini giymişti. Arkasında genç bir kadın, benimkinden daha genç ama kız değildi; elinde anahtarlar, omzunda çocuk temalı bir çanta taşıyordu.
İki yıl önce bir çocuğu, beş yaşında gibi görünen bir erkek çocuğu, Baba! diye bağırdı. Kocam çocuğu alıp alınca alnından öptü ve uzun zamandır duymadığım bir kahkaha attı. O an her şeyi bir saniyede kavradım ve bir daha o manzarayı kaldıramadım. Yakındaki bir otoparka çekip motoru kapattım, titremeye başladım. Öfke değil, dünyamın yeniden yapışmamasının farkındalığıydı.
Akşama kadar orada kaldım. Karanlık çöktüğünde apartmanın önüne geri döndüm. İkinci kattaki bir odanın penceresinde ışık yanmıştı. Onları sadece gölgeler gibi gördüm: o kahvelere bir şey dolduruyor, kadın tabakları diziyor, çocuk mutfaktan odaya koşuyordu. Sıradan bir aileydiler. Ben ise hayatımı sokaktan izleyen bir kadındım.
Gecemi ucuz bir otelde geçirdim. Sabah ona bir mesaj attım: Konuşmamız lazım. Her şeyi biliyorum. Bir saat sonra Şu an değil, lütfen, diye yanıtladı. O iki kelime elime sıcak bir metal gibi yapıştı. Lütfen. Ne demek? Zaman mı? Sessizlik mi? Yoksa beni tekrar görmezden gelmem mi?
Eve döndüm ve hayatta kalma modunu açtım. İlk iş olarak banka hesaplarını dondurdum, ekstreleri inceledim. Aynı kooperatif apartmanına düzenli ödemeler, çevredeki mağazalarda kart harcamaları vardı. Hayat sigortasında eş dışı lehdar ibaresi bulunuyordu. Her tıkta eski hayallerin bir parçası eriyordu. Sonra avukatla iletişime geçtim; numarayı bir iş arkadaşımdan almıştım, bir gün sonrası için randevu aldım. Artık onun telefonunu beklemiyordum.
Bir hafta sonra, beklenmedik bir gün, kapıda tanımadığım bir yüz belirdi; sanki şeker çalmaya yakalanmış bir çocuk ve aynı anda büyüme korkusu taşıyan bir adam gibi. İçeri girebilir miyim? diye sordu.
İçeri aldım, yıllardır yemek yediğimiz masanın başına oturdu, gözlerinde özgüvenin hiç bir izi yoktu. Bu işin bir gün biteceğini biliyordum, diye fısıldadı. Red etmedi, sadece arkadaş demedi, sen ne gördün demedi. Gerçek, iki aramızda ağır bir taş gibi duruyordu.
Anlatmaya başladı. İki yıl önce bir eğitimde tanıştığı kadın, zor bir ilişki sonrası çocuğuyla yalnız kalmıştı. Ona yardım etmiş, zamanla hafta sonlarını onlarla geçirmeye başlamış, önce amca sonra baba olarak görülmüştü. Sorunları bana bırakmadı çünkü aramız zaten soğuktu, diyordu. Çift yaşamını bir ev yıkmak yerine her iki evi de koruyormuş gibi savunmuştu.
Ben dinlerken garip bir huzur sardı içimi. Bağırmaya artık yer kalmamıştı. İki soru kaldı: Ne zaman? İki yıl önce. Bu son mu? Bilmiyorum, seni kaybetmek istemiyorum. Bir gülümseme belirdi, acı ve tatlı bir gülümseme. Zaten beni kaybettin, dedim.
O gün başka bir karar almadık, sadece bir şey yaptık: ayrı odalarda uyuduk. O, misafir odada, ben ana odada. Üçüncü gün valizini topladı. Nereye gideceksin? diye sordum, cevabını duymak istemiyordum. Her şeyi tamamlamak zorunda olduğum yere, dedi. Kapı sessizce kapandı. Arabasının sesini duyunca, ilk defa nefes almayı, ne zaman ve nasıl alacağımı ben belirlediğimi fark ettim.
Avukatla mal ayrılığı, finansal güvenlik, ev meseleleri üzerine bir liste geçtik. En zor şey hukuk değil, duygular, dedi. Hakim doğruydu. Çocuklar farklı tepkiler verdi: kız ağladı, taraf seçmek istemediğini söyledi; oğul uzun bir sessizlikten sonra fısıldadı: Anne, neden hiç söylemedin ki kötüleştiğinde?
Ben sadece gerçeği söyleyebildim: Çünkü bir krizi sandım. Çünkü adı konulunca yıkılacağına korktum. Ve patlamanın ardından temizlik yapacak gücüm olup olmadığını bile bilemedim.
Temizlik yaptım. Tıraş suyunun kokusunu bıraktığım her şeyi dolaplardan attım. Albümleri sakladım, çünkü o da hikayemizin bir parçasıydı, içinde iyilik de vardı. Terapiye kaydoldum. İlk seans, ağırlıklı bir çantayı fotoğraf gibi ortaya koydu; acı kaybolmadı ama omuzlara saplanma şekli değişti.
Aylar geçti. Bazen kısa, resmi bir mesaj atıyordu: Umarım iyisindir, Görüşebilir miyiz?. Ben kibarca yanıt verirdim, davet etmezdim. Bir ara Kırdıklarımı onarmaya çalışacağım, zamana ihtiyacım var dedi. Zaman, uzun yıllar duygusuzluğumuzun bahanesiydi. Ben ona artık zaman vermeyi bıraktım.
En zor sabah, kalktığımda telefonunu beklemediğimi fark ettim. Onun programına göre günü saymıyordum. Kendi sevdiğim ekmeği seçebiliyor, eski plakları çalarak aynı anda ağlıyor ve yaşıyordum.
Mutfak masasında çay kutusuyla oturup düşündüm; belki de bu gerçekten bir başlangıçtı. Görkemli, sinematik bir sahne değildi. Sade bir başlangıçtı; kendime aldığım taze lale, öğleden sonra sebepsiz yürüyüş, Bilmiyorum ne olacak ama ben karar vereceğim diyebilme cesareti.
Nefret mi duyuyorum? Hayır. Nefret bir zincir gibi, sevgi kadar sıkı bağlar. Üzüntüm var, zaman zaman utanıyorum, kendimi görmemiş olmaktan dolayı pişmanım; sınırları iten, kavga etmeden yaşamayı öğrenen eski ben. Ama aynı zamanda minnettarlığım var. Garip bir duygu, ama gerçeğin ortaya çıkması sayesinde adımı unutmamış olmam için bir şükür.
Bu hikâyenin kağıt üzerindeki sonu ne olur bilmiyorum. Kendi içimde sonu biliyorum. Tekrarladığım bir cümle var; korku geri geldiğinde: Başkasının çift hayatına yön veremem, kendi tek hayatıma yön verebilirim. Ve o tek hayatı seçiyorum, yalan olmadan, bazen yalnız bir mutfak masasında, bazen kendi nefesimi yeniden duyarak.




