Dün
Ay, şu salata kasesini nereye koyuyorsun? Dilim tabaklarının önünü kapatıyor! Bir de şu kadehleri sola al, birazdan Okan gelir; elleriyle konuşmayı pek sever, rahat alan ister.
Vahit telaşla kristalleri masanın üzerinde değiştiriyordu, az daha çatalları yere düşürüyordu neredeyse. Gülbahar derin bir iç çekti ve ellerini önlüğüne sildi. Sabahın köründen beri ocak başındaydı, ayakları zonkluyordu, sırtında yine o bildik sızı. Ama şikayet etmeye vakti yoktu. Bugün özel misafir geliyordu kocasının küçük kardeşi Okan.
Vahit, sakin ol biraz dedi sesi titremesin diye gayret göstererek. Masa gayet güzel hazır. Sen söyle bakalım, tam buğday ekmeği aldın mı? Okan geçen sefer hep somun var diye söylenmişti; diyetine dikkat ediyormuş ya…
Aldım, aldım, tam İstanbullu, çörek otlu, onun favorisinden, Vahit hemen ekmekliğe koştu. Gülbahar, et hazır mı peki? Malum, Okan yemek konusunda hassas, restoran gezer, köfteyle zor beğenirsin.
Gülbahar dudaklarını sıktı. Tabii ki biliyordu; Okan, kırklı yaşlarında evlenmemiş, kendine serbest sanatçı diyen ama aslında yaşlı annesinden destekle ve ufak tefek işlerler geçinen biriydi. Her ziyareti Gülbahar için bir sınav olurdu; cevabını baştan bildiği bir sınav.
Ballı hardallı sosla dana kontrfile fırınladım, dedi net bir şekilde. Et taze, semt pazarından aldım, kilosu yedi yüz lira. Beğenmezse ellerimi yıkarım.
Niye hemen başlıyorsun böyle? dedi Vahit çarpık bir ifadeyle. Kardeşim yarım yıldır gelmedi, özledi. Aile muhabbeti istiyor. Biraz gayret et, ne olur? Zor bir dönemden geçiyor, kendini arıyor.
Gülbahar içinden parayı arıyor aslında, kendini değil” diye geçirdi ama sessiz kaldı. Vahit küçük kardeşini bir dahi sanardı, ona laf söyletmezdi.
Zil tam yedide çaldı. Gülbahar çabucak önlüğünü çıkardı, aynada saçını düzeltti, gülümsemeyi taktı. Vahit zaten kapıyı açarken parlıyordu, yakıma benzer bir mutlulukla.
Okan! Kardeşim! Nihayet!
Kapıda Okan duruyordu. Kabul etmek gerekir, jilet gibi görünüyordu: moda bir kaban rastgele açılmış, omzuna atılmış ince bir şal, yüzünde taze bir kirli sakal; belli ki karizmatik olmaya çalışıyordu. Kollarını açıp ağabeyine sarılmasına izin verdi; ama kendisi sadece omzuna hafifçe vurdu.
Gülbahar ellerine baktı. Hiçbirşey yok. Torba, pasta kutusu, bir çiçek sapı bile yok. Altı aydır adımını atmadığı eve, stantları gerilmiş sofraya bir tek şeyle gelmemişti. Çocuklar da bugün neyse ki annesindeydi, onlara bir çikolata dahi yoktu.
Selam Gülbahar, dedi başıyla ona; evi incelerken ayakkabıları ile içeri girdi. Duvar kağıdını mı değiştirdiniz? Fazla… hastane gibi olmuş. Ama tabii önemli olan sizin sevmeniz.
Hoşgeldin Okan, dedi Gülbahar ölçülü bir sesle. Elini yıka, şu terliklerden yeni.
Kendi terliklerimi getirmedim, başkasında mantar bulaşır el etti. Böyle, çorapla gireyim. Yerde bir şey yoktur umarım?
Gülbahar öfkenin damla damla yükseldiğini hissetti içinden. Okan için iki kere yerleri silmişti.
Temiz Okan. Buyur masaya.
Oturdukları salonda masa bayram sofrası gibiydi: bembeyaz masa örtüsü, şık peçeteler, üç türlü salata, et ve peynir tabakları, kımızı havyar, sonbaharda Gülbaharın kendisi yaptığı turşu mantarlar. Ortada sıcacık ana yemek.
Okan arkasına yaslandı, bolluğu süzdü. Vahit telaşla dün özellikle kardeşi için aldığı beş yıllık markalı rakı şişesini açıyordu.
Sağlık için! dedi Vahit, içkiyi doldururken.
Okan bardağı eline aldı, ışığa tuttu, kokladı.
Gürcü rakısı mı? dudak büktü. Ben aslında Fransızlandır severim, daha rafine. Bu biraz ağır kaçmış. Neyse, hediye atı…
Bir dikişte bitirdi, hemen en pahalı pastırma dilimine uzandı.
Buyur Okan, dedi Gülbahar, ona yeni denediği avokadolu deniz ürünlü salatayı uzatarak.
Okan karidesi çekip göz hizasına kaldırdı, kuyumcu gibi inceledi.
Bunlar dondurulma mıydı? dedi kesin bir tonla.
Tabii, biz Marmara kenarında değiliz, şaştı Gülbahar. Markette satılanlardan, jumbo boy.
Lastik gibi olmuş, karidesi salataya attı. Gülbahar, fazla haşlanmış, ya da çözüldükten sonra fazla bekletmişsin. Karidesi iki dakika kaynar suda tutmalı. Bu sert. Avokado da ham daha, çıtır çıtır.
Vahit, çatala uzanırken durdu.
Aman Okan, lezzetli işte! Ben beğendim, gayet güzel olmuş.
Vahit, damak zevki gelişmeli, dedi Okan üstten bakarak. Hayat boyu yapay tatlara alışırsan, gerçek lezzeti hiç tatmazsın. Geçen hafta tanıtımda deniz tarağı cevici yedim. Onun dokusu! Burada ise Bir tek mayonez ev yapımı mı?
Gülbaharın yanaklarına sıcaklık yayıldı. Mayonez, elbette marketteki Ayçiçeği marka, evde tek tek yumurta çırpmaya vakti yoktu.
Hazır, dedi sadece.
Tüh, iç çekti Okan, sanki ağır hastalığı öğrenmişçesine. Sirke, koruyucu, nişasta resmen zehir oluyor. Neyse, eti getir bakayım. Bari onu mahvetmemişsindir umarım.
Gülbahar susarak tabakta büyük bir dilim dana etini verdi, üstüne sos gezdirdi, rosmarinli patates ekledi. Mis gibi koku etrafa yayıldı. Normal birinin ağzı sulanırdı. Ama Okan “farklı”ydı.
Dilimden bir parça kesti, düşünerek tavana baktı. Gülbahar ve Vahit, sessizlikle karar bekledi. Vahit umutla, Gülbahar ise nefretle.
Kuru, dedi sonunda Okan. Sosunu fazla tatlı yapmışsın. Et et gibi olmalı, Gülbahar, sen şekerli tatlıya çevirmişsin. Bir de, yeterince marine olmamış hissi var. Lifler çözülememiş. Ya kivide ya maden sodasında bekletmeliydin.
Bir gece baharat ve hardalda tuttum, dedi Gülbahar. Herkes bayılırdı.
Herkes göreceli. Senin iş arkadaşların belki seviyor olabilir, havuçtan başka tat bilmiyorlar. Ben objektifim. Yenir ama zevk yok.
Tabakta kalan ete – üç yüz liralık – el sürmeden mantarlara geçti.
Mantarı kendin mi yaptın? Yoksa market konserveler mi bunlar?
Elimizle topladık, kendimiz kurduk! diye tükürdü Gülbahar.
Mantarı ağzına attı, yüzünü buruşturdu.
Sirke fazla olmuş. Mideni yakarsın. Bir de tuz fazla. Sen aşıksın herhalde, böyle tuzlu yapıyorsun! güldü kendi esprisine. Vahit, dikkat et tansiyona, bu tempoyla ömrün kısa olur.
Vahit, gergin bir kahkaha attı, ortamı yumuşatmaya çalıştı.
Olur mu Okan, mantar gayet iyi. Rakının yanına bire bir. Hadi dök biraz daha.
İçtiler. Okan yüzü kızardı, atkısını çözdü; ama kabanı çıkarmadı, sanki az duracağım, bir iyilik için buradayım tavrındaydı.
Havyar da mı yok? dedi sandviçi kurcalarken. Bu ne biçim, minik minik olmuş, kabuk dolu. İndirimden mi alındı?
Okan, o ketenin havyarı, kilosu altı bin lira, dayanamayıp çıkıştı Gülbahar. Sesi titredi. Sırf senin için aldık, küçük kavanoz, kendimiz yemiyoruz, tasarruf ediyoruz.
Yemeği kısmak yanlış, dedi Okan felsefi bir tonla, havyarlı ekmeği götürürken. Ne yersek oyuz. Ben ucuz salamdan uzak dururum, aç kalsam da farketmez. Sizse tıkabasa indirim marketiyle dolup sonra enerji niye yok diye şaşıyorsunuz, yüzünüz niye solgun diye.
Gülbahar kocasına baktı. Vahit başını tabağa gömmüş, etle ilgileniyormuş gibi çiğniyordu. Bu sessizliği Okan’ın sözünden daha çok acıttı Gülbahara. Yine kardeşini savunmuştu.
Vahit, sana da et kuru mu geliyor? diyerek seslendi.
Vahit boğazında düğümlendi.
E-e Yok Gülbahar, şahane. Yalnız Okanın damak tadı ince ya…
İnce, öyle mi? dedi Gülbahar, çatalı sertçe tabağa bırakarak. O zaman benim zevkim “kalın”, ellerim yamuk, ben zehir pişiriyorum.
Gülbahar, büyütme olayı, dedi Okan ıstırapla. Yapıcı eleştiri yapıyorum ki gelişesin. Bir teşekkür etsen bari. Vahit bayıla bayıla yiyor, sen de rahatladın tabi. Kadın gelişmeli.
Teşekkür mü? Bunu duymak mı istiyorsun? dedi Gülbahar. Ayağa kalktı. Sandalye sertçe geri hareket etti.
Gülbahar, nereye? diye korktu Vahit. Daha sohbet yeni başlıyor.
Geliyorum, dedi garip bir tonla. Tatlıyı getireceğim; Okan pek sever.
Mutfakta, tezgahın üstünde Gülbaharın geceden sabaha dek uğraştığı efsane Napolyonu duruyordu. On iki kat ince hamur, ev yapımı krem, vanilya Ona baktı, sonra boş çöp kovasına.
Eller titriyordu. Biriken kırgınlık patladı, mantık duvarını yıktı. O adam kaç kere geldiydi, yedi, içti, borç aldı, hiç geri vermedi? Kaç defa yaptığı tamiratı, kıyafetini, çocukları laf etti? Ve Vahit hep sustu, hep savundu. “O sanatçı, kırılgan.” Sanki kendisi Gülbahar demirdenmiş gibi.
Tortu bırakmadı, büyük bir tepsiyi aldı, odaya döndü.
Tatlı mı geldi? heyecanlandı Okan. İnşallah marketten alınmış rulo değildir.
Gülbahar, sakince, tabakları toplamaya başladı. Önce et tabakları. Sonra lastikli salata. Sonra dilimler.
Ne yapıyorsun? dedi şaşkınlıkla Okan, sandviç tabağı önünden kalkarken. Bitirmedim daha!
Niye yiyorsun ki? dedi Gülbahar, gözünü hiç ayırmadan. Sen beğenmedin; yemek kuru, salata zehir, karides lastik gibi, havyar dandik. Ben insana böyle bir şey yedirtmem. Sana düşman değilim.
Vahit sandalyeden sıçradı.
Gülbahar! Dur! Oyun mu oynuyorsun? Geri getir tabağı!
Hayır Vahit, bu oyun değil. Oyun, bir adamın başkasının evine eli boş gelip, masaya bir maaş yatırdığımız yemeği beğenmeyip ev sahibine hakaret etmesidir.
Ben hakaret etmedim! dedi Okan, yüzü kıpkırmızı. Sadece fikrimi belirttim! Hür ülke burası!
Hür, dedi Gülbahar, tabağı toplarken. Öyleyse ben de kendi evimde kimi besleyeceğime karar veririm. Hani demiştin, kötü yemek yiyeceğine aç kalırsan daha iyi? Buyur, aç kal.
Yiyecekleri mutfağa götürdü. Salonda derin bir sessizlik oluştu.
Akıllını mı yitirdin? diye tısladı Vahit, peşinden mutfağa koşarak. Beni kardeşimin yanında rezil ettin! Getir geri yemekleri! Özür dile!
Gülbahar tepsiyi tezgaha koydu, döndü. Gözlerinde yaş yok, taş gibi bir kararlılık vardı.
Ben mi rezil ettim? Ya sen Okan her lafında bana kırıp geçirirken susunca, ona aşık oldun mu? Erkek misin yoksa yastık mı Vahit? O havyarla beş dakika da üç bin lira yedi, kötüledi. Bir kez olsun bana o havyarı durup dururken aldın mı? Yok. Hep en iyisi misafire. Misafir ise ayağını silip giriyor.
O benim kardeşim! Kan bağım!
Ben de on yıldır senin karın! On yıl yemek, temizlik, çamaşır, akşamdan sabaha ocak başı… Ne uğruna? Ellerim yamuk desin diye mi? Bir daha tek kelime etme! Sana bu Napolyonu kafana geçiririm! Ciddiyim Vahit.
Vahit geriledi. Hiç görmemişti eşini böyle; Gülbahar her daim uysal, kolay idare edilendi. Karşısında şimdi öfke dolu, yıkacak bir kadın vardı.
Okan mutfağa uzaktan baktı. Epey başı düşük, neşesi gitmişti artık.
Yani dedi uzatmalı. Hayatımda böyle ağırlanmadım. Ben size yüreğimle geldim, siz bana bir dilim ekmeği bile çok gördünüz!
Yüreğin nerede peki? dedi Gülbahar alayla. Uzatılmış bir elinde mi, her gelişinde bir paket çay mı bıraktın? Kapıdan ağız yapıp eleştirmek mi yürek?
Ben kimi sıkıntıdayım! Şu ara işler kötü…
On sekiz sene oldu, işin iyi olmayan! Kaban son model, şal bir servet. Sunumda geziyorsun, Vahitten beş bin lira alıp unutmak senin doğan.
Gülbahar yeter! diye bağırdı Vahit. Başkasının parasıyla uğraşma!
Başkasının mı? Bunlar aile parası! Çocuklardan, kendimizden kesip bu “gurme”ye yediriyoruz!
Okan abartı şekilde ellerini kalbine götürdü.
Bu ne! Bir dakika daha kalmam. Vahit, ne diye böyle bir kadına düştün? Bir daha ayağımı basmam bu eve.
Dönüp hızlıca koridora gitti. Vahit peşinden fırladı.
Okan, dur! Özür dilerim, eşimin canı sıkkın, işte zor günleri. Birazdan gönlünü alır!
Yok abim, Okan dramatik şekilde botunu çoraba geçirirken titrediyordu. Bu hakaret affedilmez. Ben gidiyorum. Ve özür dilemedikçe arama, yazma!
Kapı çarptı.
Vahit kapıda kala kala kapalı cenneti izler gibi bakakaldı. Sonra yavaşça döndü, mutfağa yöneldi. Gülbahar etleri sakince saklama kutusuna koyuyordu.
Mutlu musun? dedi kederle. Tek kardeşimle aramı açtın.
Boş beleşe kapı açtım, dedi Gülbahar, dönmeden. Otur, ye. Hala sıcak. Yoksa sana da kuru mu geldi?
Vahit masaya oturdu, başını ellerine gömdü.
Bunu nasıl yaptın? Misafirdi o…
Misafir gibi davranmalı! Denetim memuru gibi değil. Vahit, dinle. Bir daha asla bak, asla onun için sofra kurmam. İstersen görüş, ama kendi cebinden hallet. Para ve emeğim ona geçmez.
Çok acımasız oldun, dedi.
Adaletliyim artık. Yiyorsan ye, kaldırayım mı?
Vahit göz gezdirdi; kontrfile harika görünüyordu. Karnı ağrıyordu, etin kokusu iştahını kabartmıştı, kavga aklından çıktı. Utana utana çatal aldı. Kesti, tadına baktı.
Et lokum gibiydi. Sosun tatlılığı, hardalın acılığı mükemmeldi.
Nasıl? dedi Gülbahar, memnuniyet fark edince.
Çok iyi, dedi sessizce. Gerçekten iyi, Gülbahar.
Güzel işte. Kardeşin acı çeken kıskançlardan, başkalarını ezip yukarı çıkanlardan. Bunu anla Vahit.
Vahit yedikten sonra düşündü. İlk defa, eşinin haklı olabileceğini düşündü. Okanın gelen elleri, yukarıdan tavırları… Bir de kendisi ne kadar ezilmişti, onu eleştirince.
Tatlıyı? dedi birden. Kesecek miyiz?
Gülbahar, ilk kez samimi bir şekilde gülümsedi.
Keselim. Çaya da çayır otu koyarım senin sevdiğin gibi.
Napolyonu masaya koydu, büyük dilimler halinde kesti. İki kişi, çay eşliğinde yediler; ortamda gerilim hafifledi.
Bilir misin, dedi Vahit ikinci dilimini yerken, geçen ay anneme doğum günü hediyesi bile vermedi. En güzel hediye benim gelmem dedi.
İşte görüyorsun, dedi Gülbahar. Gözün açılıyor.
Telefon titredi. Okandan mesaj: Bir iki ekmek verseydin bari, aç gittim. Ayrıca moral zararı için 5 bin lira havale et!
Vahit mesajı okudu. Es sessizliği. Gülbahar kaşlarını kaldırdı.
Ne cevap vereceksin?
Vahit eşine, mutfağa, güzel pastaya baktı. Sonra telefona. Dikkatlice cevap yazdı: Restorana git, gurmesin ya. Para yok. Sonra engelleye dokundu.
Ne dedin? dedi Gülbahar.
Yatmaya geçiyoruz dedim.
Gülbahar, görmezden geldi ama ekranı kenardan gördü. Vahitin arkasından sarıldı.
Bravo sana Vahit, az da sürse ama…
O akşam önemli bir şeyi fark ettiler. Bazı zamanlarda aileyi korumak için fazlalıkları dışarı çıkartmak gerekirmiş. Kan bağı olsa bile. Ve et gerçekten muazzamdı; ne derse desin, cebinde tek kuruşu olmayan gurmelerin eleştirisi bir şey ifade etmiyordu.




