Sen Kendi Mutluluğunu Anlamıyorsun: Yarım Milyonluk Kredi, Kayınvalide Krizi ve Bir Kadının Hayatını Baştan Yazdığı İstanbul Hikayesi

“Sen kendi mutluluğunu anlamıyorsun”

Beş yüz bin mi? Elif telefondaki bildirime üç kez baktı, rakamlar nihayet anlam kazandı. Ali, beş yüz bin TL kredi mi çektin?

Ali koltukta telefonuna gömülmüş oturuyordu, başını kaldırmadı.

Ha, evet… Ufak bir şey, anneme tadilat için. Biliyorsun, evinin su boruları patlak, parkeleri kalktı, duvarları nem aldı…

Bir dakika Elif kendini koltuğun kenarına bıraktı, ayakları onu taşımayı reddediyordu. Sen beş yüz binlik kredi çektin. Hepsini annene verdin. Bana tek kelime etmedin mi?

Ali nihayet ekrandan kafasını kaldırdı. Yüzünde sanki Elif çok doğal bir şey soruyormuş gibi samimi bir şaşkınlık vardı.

Elif, o benim annem. Tek başına yaşıyor, emekli maaşı da yetmiyor. Kim yardım edecek başka?

Ama benimle konuşmak? Elif sesini yükseltti, kendini durduramıyordu. Fikrimi almak? En azından bir haber vermek?

Sen tartışırdın, omuz silkti Ali. Annemin acil ihtiyacı vardı.

Dört yıl. Dört yıl boyunca her akşam Ali akşam yemeğinde ne yedin? diye arayan, habersiz ziyarete gelip evin temizliğini eleştiren, aile sofralarında Elifi hep en uzak köşeye oturtan o kadına tahammül etmişti.

Abartma istersen, diye devam etti Ali sakin bir tonla. Hallederiz, kısa zamanda öderiz, o kadar da büyük bir şey değil. Ailemiz sonuçta.

Gözyaşları kendiliğinden aktı, sıcak, öfkeli. Elif ellerinin tersiyle silince rimel yanaklarına bulaştı.

Aile mi? Peki ya ben? Ben de senin ailen miyim, yoksa ek bir parça mı? Annen arabamızı değiştirmeye karar verdiğinde, bana sormadan sattın. Eşyalarımı misafir odasından atarken kendi eşyaları arasında rahat edemiyor dedin. Doğum günümde onu yeni buzdolabı seçmeye götürdünüz!

Bunlar ufak şeyler, Ali elini salladı. Sen sadece yoruldun, tatil lazım.

Elif bu adamı izledi uzun boylu, yumuşak yüz hatları, eskiden pek sevimli bulduğu gamzeleri. Artık otuz yaşında bir çocuk görüyordu, annesinin gölgesinden çıkamayan.

Hallederiz, dedi bir kez daha mantrası gibi. Sevgiyle aşarız bunları.

Elif sessizce yatak odasına geçti. Gardırobun üstünde iki büyük spor çantası vardı; bu eve ilk geldiğinde yanında getirdiği çantalardı. Onları indirdi yatağa, kapak kapak açmaya başladı.

Ali kapıdan ancak yirmi dakika sonra göründüğünde, ilk çanta ağzına kadar doluydu.

Ne yapıyorsun? Elif, bu çok saçma. Ciddi olamazsın!

Hiç cevap vermedi. Kazaklarını, kotlarını, iç çamaşırlarını özenle yerleştirdi. Raflardan anne ve arkadaşlarının hediyesi takıları kutusunu aldı ondan hiçbir şey götürmeyecekti.

Nereye gideceksin? Annenin yanına mı? O Bursada, değil mi!

İkinci çantanın fermuarını çekti, küçük çantasına baktı: kimlik, banka kartı, annesinin evinin anahtarı hep yanında duruyordu.

Elif, lütfen bir şey söyle! Beni bırakamazsın. Ben seni seviyorum!

Ona uzun uzun baktı. Sonra çantalarını alıp evden çıktı.

Ertesi sabah Elif, boşanma dilekçesini sıkıca tutarak Adliyede sıra bekliyordu. Dışarıda yağmur çiseliyor, kara bulutlar çatılara çökmüş, ama içinde tuhaf bir huzur vardı. Karar verilmişti.

İlk telefon gece yarısı iki buçukta çaldı. Elif, arkadaşı Zeynepin koltuğunda uyurken bir an nerede olduğunu anlamadı.

Konuşmamız lazım, Ali uğultulu bir sesle telefonda konuşuyordu, cümleleri karışık. Her şeyi anladım. Değişeceğim. Bir şans ver.

Elif görüşmeyi kapattı. Yirmi dakika sonra yine aradı.

Elif, sensiz yapamam. Sen hayatımın anlamısın.

Sabaha kadar kırk üç mesaj geldi. Her biri uzun: gözyaşlarıyla itiraf, sözler, tehditler.

Geri dönmezsen ne yapacağımı bilmiyorum.

Annem diyor ki, sen sadece kapris yapıyorsun.

Seni hep bekleyeceğim.

Bir hafta sonra, Elifin işyerinin önünde Ali belirmeye başladı. Öğle yemeğine çıkıyor yan sokağın börekçisinde onu görüyordu. Metroyla eve dönüyordu karşı kaldırımda o.

Tesadüfen geçiyordum, diye gülümserdi Ali, Elif sorunca. Sadece seni görmek istedim.

Bir akşam Zeynepin evindeki kapı çaldı. Elif bakmadan açtı pizza kuryesini bekliyordu.

Karşısında Ali vardı, elinde kırmızı güller.

Bir şans, fısıldadı. Fazlasını istemiyorum.

Elif sessizce kapıyı kapattı. Kapıda iki saat bekledi, sonunda komşular polisi tehdit etti.

Bunu kabullenmeyi öğrendi insan kronik ağrıyla yaşamayı öğrendiği gibi. Mesajları okumamak, tanımadığı numaralara cevap vermemek, yolda arkasına bakmamak… Evden uzakta, başka bir mahalleye taşındı, yeni bir iş buldu, kimse Aliye rastlayamazdı.

Boşanma üç ayda sonuçlandı. Elif, mahkeme binasının merdivenlerinden resmi belgeyle çıktı, gözlerinden yaşlar aktı üzülmekten değil, rahatlamaktan.

İlk aylar boşluğuyla korkuttu. Elif en basit kararlarını bile hep bir başkasına danışmaya alışmıştı o başkası sonunda kendi bildiğini okusa da. Artık markette istediği yoğurdu alabiliyordu, Ayşe Hanım kabul edecek mi diye düşünmeden. Her istediği filmi izleyebiliyordu, normal kadınlar öyle şeyler izlemez muhabbeti olmadan. Nefes alabiliyordu.

Yıllardır istediği İngilizce kursuna kaydoldu, Ali boşa harcama derdi. Sabahları güneş doğmadan yoga yapmaya başladı, şehir yeni uyanırken. Hafta sonu tek başına Edirneye gitti, plansız, sokaklarda dolaşıp badem ezmesi yedi.

Altı ay sonra Alideki aramalar da kesildi, mesajlar da. Elif ilk bir ay bekledi, sonra bir ay daha, sonra rahatça nefes alabilecek olduğunu anladı. Bir dijital reklam ajansında işe başladı rengarenk ofis, genç ekip, heyecanlı projeler… Hayat güzelleşiyordu.

Emre ile bir şirket etkinliğinde tanıştı, Elifi zorla götüren meslektaşı Aslı sayesinde.

Yazılım ekibinin yıldızı, dedi Aslı, uzun, ince çerçeveli gözlüklü birini yanına getirerek. Emre, Elif pazarlamadan.

Emre tokalaştı, sağlam ve nazikçe. Sade bir gülümsemeyle.

Siz de mi karaokeden kaçtınız? dedi, sahnedeki finans müdürü Deli parçasını detone söylerken.

Sinirlerimi koruyorum, dedi Elif.

Akşam boyunca konuştular: kitaplar, yolculuklar, hayatın tuhaf yönleri. Emre daha çok dinliyor, sabırla soru soruyor, cevapları bekliyor, nasihat etmiyor, nasıl yaşamalı anlatmıyordu. Boşandığını öğrendiğinde sadece başını salladı ve konu değiştirdi.

Altı ay sonra birlikte eve çıktılar, tam merkezde: yüksel tavanlı, bol ışıklı, sakin avlulu bir daire.

Emin misin, burasını seviyor musun? dedi Elif imza öncesi.

Sen seviyor musun? diye karşılık verdi Emre.

Evet, çok.

O zaman alalım.

Böyle ufak şeyler kişinin fikrinin dikkate alınması Elif için en büyük aşk sözünden daha değerliydi.

Teklifini evlerinin çatısında yaptı: güneş batarken, gökyüzü pembe ve altın. Küçük bir kutu çıkardı, açtı pırlantalı bir yüzük parlıyordu.

Konuşmayı pek beceremem, dedi Emre. Ama her sabah yanında uyanmak istiyorum. Eğer horlamama ve kötü kahve alışkanlığıma katlanırsan tabii.

Elif gözyaşlarıyla güldü, başını salladı…

O mayıs akşamı sıradan başladı. Emre işte kalmıştı, son teslim tarihi, acil bir kod hatası. Elif mutfakta makarna hazırlıyor, radyoya mırıldanıyordu ki, kapı birden sertçe çaldı, ısrarcı ve acil.

Daire gözüne baktı, geri sıçradı.

Kapıda Ali vardı. Solgun, gözaltı mor halkalı, buruşuk gömlekli. İki yıl. İki yıl sessizlikten sonra, işte yine karşısındaydı.

Elif, aç! yumruğuyla kapıyı dövdü. Orada olduğunu biliyorum! Konuşmamız lazım!

Elif, telefonu kaptı, Emreyi aradı. Meşguldü.

Biz birbirimizi seviyoruz! Ali kapının ardından bağırıyordu. Başkasına ait olamazsın! Yanlış bu!

Kapı sarsıldı tüm ağırlığıyla yükleniyordu, neredeyse kıracak gibiydi. Elif, sırtını kapıya dayadı, ayaklarıyla yere bastı.

Git buradan! Yoksa polisi arayacağım!

Sen benim eşimsin! sesi çığlığa dönüyordu. Sendin, yine olacaksın! İki yıl bekledim, akıllanmanı! İki yıl!

Boşandık! Bitti artık!

Bitmedi! bir daha kapıyı itti, Elif zar zor tuttu. Değiştim! Annem diyor ki, kendi mutluluğunu bile anlamıyorsun! Aç şu kapıyı, konuşalım!

Gözden, yüzü görülüyor: bozulmuş, takıntılı. Eskiden aynı yatağı paylaştığı adam gitmişti.

Elif telefonu aldı, üç rakamı çevirdi.

Ali! Bir tuşa basmam yeter, polis burada olur. Git buradan, şimdi.

Ali dona kaldı. Birkaç saniye durdu, sonra birden döndü, merdivene yöneldi. Aşağıdan kapı gürültülü kapandı.

Elif, yere oturdu, duvara yaslandı. Başında uğultu. Yarım saat sonra toparlanıp Emreyi aradı.

Polise ertesi gün başvuru yaptı. Bekçi yaşlı, bıyıklı bir adam dinledi, not aldı.

İlgileneceğiz. Konuşacağız.

Ne söyledi, asla bilemedi. Ama o gün Ali bir daha görünmedi, ne aradı, ne mesaj attı, ne kapısının önünde belirdi.

Düğünü haziran başında yaptılar, küçük, bahçeli bir restoranda. Sadece yirmi kişi, yakın dostlar. Gösteriş yok, damadın akraba baskısı yok, gelenek dayatması hiç.

Elif, karşısında Emre, sade beyaz elbiseyle, onun sıcak ellerini avuçlarında tuttu. Camdan dışarıda kavaklar hışırdıyordu, çiçek, taze biçilen çimen kokusu doluydu içeriye.

Mutlu bir yuvaya… dedi sunucu.

Evet, Elif araya girdi, herkes güldü.

Emre yüzüğü taktı parmağına ince altın, içinde üç kelime: Her zaman seninleyim.

Elif, karşısında duranı izledi: annesinin peşinden koşan biri değil, takıntılı bir eski koca değil. Sadece dinlemeyi, saygı duymayı, sevmeyi bilen bir adam. Önlerinde, Elifin fikrinin değerli olduğu gerçek bir hayat başlıyordu…

Rate article
Lifequest
Sen Kendi Mutluluğunu Anlamıyorsun: Yarım Milyonluk Kredi, Kayınvalide Krizi ve Bir Kadının Hayatını Baştan Yazdığı İstanbul Hikayesi