Yeni yıl sofrasında kaynanamın laflarına daha fazla dayanamadım ve arkadaşımın evine kaçtım.
Kim bu olivyeyi bu kadar kesiyor? Bak, küpler öyle dev ki domuzlar yiyebilir! Ağız da içine sığmaz. Sana yüz kere söyledim: doğramalar ince, zarif olmalı, lezzeti ortaya çıkarmalı, balta gibi olmamalı diye bağırdı Gülbahar Hanım, sesi çalışan televizyonun sesini bile bastırdı, ekranda ise yine çamaşırhaneye gidecek Zeynep Aksoyun programı oynuyordu.
Olcay, bıçakla haşlanmış havucun bulunduğu kaseye doğru ellerini uzattı. Saat 16.00, 31 Aralık. Sırtı, sabahın yedinci saatinden beri ocakta durmanın verdiği bir ağırlıkla titriyordu. Çorap içinde şişmiş ayakları, taze bir kesik bileği acı veriyordu.
Gülbahar Hanım derin bir nefes alarak, sesinin titremesini engellemeye çalıştı Olcay bu normal küpler, standart ölçüler. Her zaman böyle doğrarız. Beğenmezseniz, bu salatayı yemeyebilirsiniz. Başka üç çeşit daha hazırlayacağız.
Yemeyecek miyim? kaynanası ellerini savurup sos kabını neredeyse devirdi. Bu ne konuşma eşime? Ben kutlamaya, aileyi birleştirmeye gelmişken, sen bana bir dilim ekmekle mi karşılacaksın? Veysel! Duyuyor musun, karın benimle nasıl konuşuyor?
Veysel, oturma odasında süsleri çözmeye çalışırken, gözlerini gökyüzüne çevirip derin bir iç çekti. Çatışmalardan nefret eder, boğazını boğmak yerine kazı kurdu stratejisini seçmişti: kafasını kum içine gömmek, fırtına dinene kadar beklemek.
Olcay, anne diye bağırdı kanepeden daha ufak doğra, canın yanmasın. Anne istemek neyin daha iyisi. O da eski bir usta aşçı, neyi nasıl yapacağını bilir.
Ben yemekhanenin sorumlusu idim! diye gururla ekledi Gülbahar Hanım, göğsündeki büyük broşu düzeltirken hijyen kurallarını diş gibi çiğnedim. Senin mutfak dağınıklığın bir mezarlık gibi, havluyu leke içinde kullanıyorsun. Hijyen suçlusun!
Olcay bıçağı yavaşça masaya koydu. İçinde birikmiş öfke, yavaş ama emin adımlarla kaynamaya başladı. Bu, kaynanayla geçirdiği ilk yeni yıl değildi, ama belki de en zoruydu. Gülbahar Hanım iki gün önce gelmişti, yardım edeceğim demişti; gerçekte her köşeyi kontrol edip bir rapor sunmaya gelmişti: damat tembel, ev dağınık, torun yok (çünkü damat ve damatlık hastaymış gibi davranıyordu), ev de zevk sensiz süslenmiş.
Havlu temiz, sabah aldım, sadece pancar suyu damladı diyerek Olcay sakin bir sesle yanıtladı. Gülbahar Hanım, mutfaktan çıkabilir misiniz? Kazı hazırlamam gerekiyor, burada çok sıcak ve sıkışık.
Kazı mı? kaynanası şüpheyle kaşlarını çattı. Nasıl marine ettin? Mayonezle mi? Geçen sene ne oldu ya? O çok kabalık! Kazı, alabalık sosu ve ardıçla iki gün bekletilmeli. Bunu sana mesaj atmıştım sosyal medyada. Okumadın mı?
Kendi tarifimle marine ettim. Elma ve bal ekledim. Veysele bayağı beğeniyor.
Veysele senin hazırladığın gibilerini sevdirdi! Midenin çorap gibi olacak. Gıda zehirlenmesi var, o da soluk. Çocukluğunda buharlı köfte yapardık, çorba …
Olcay bir saniyede kazın fırına gireceğini ya da sevgili ikinci anneye çarpacağını hissetti.
Tamam diyor, önlüğüne ellerini sildi. Kazı fırına gidecek. Salatalar hazır. Artık masaya oturup düzenli olmamız lazım.
Düzenli mi? gözleriyle Olcayı süzdü. Saçların bir bezi gibi, gözaltı halkaları var. En azından bir salatalık maskesi dene. Veysel bakacak ve iştahı uçup gidecek. Adam bir kraliçeyi görmeli, bulaşık makinesi değil.
Olcay bu sözü yutkunarak karnına bastırdı. Kocasını, eşiği aşan bir öfkeyi yatıştırmak için fırına ağır bir tepsi koydu, zamanlayıcıyı ayarladı ve banyoya yöneldi.
Sıcak suyun sesi eşliğinde gözyaşları birikmeye başladı. Çözülmüş bir makyaj gibi gözleri sanki dağılmıştı. 35 yaşındaydı; büyük bir lojistik firmada bölüm müdürü, 20 kişiyi yönlendiriyordu. Eşiyle bu daireyi, miras kalanı birikimiyle almıştı. Neden kendi evinde aşağılanmaya katlanıyordu?
Çünkü aile fısıldadı iç sesi, annesinin sesiyle. Sabırlı olmalı, akıllı bir barış var.
Olcay yüzünü yıkadı, yara sargılarını taktı, aynadaki kendine hafif bir gülümseme verdi. Altı saat kaldı. Çanları dinleyeceğiz, yiyip içeceğiz, o uyuyacak. Yarın Veyselle çam ağacına gideceğim, ben de kitap okuyacağım. diye düşündü.
Banyodan çıkıp barış umuduyla oturdu. Evde çam kokusu ve kavurulan et aroması hâkimdi. Her şey bir düzen içinde gibiydi.
Yatağında koyu mavi kadife bir elbise, sırtı güzel bir dekolte ile asılı duruyordu. Bunu özel bir kutlamaya almış, priminin yarısını harcamıştı.
Olcay, bunu giyecek misin? diye bağırdı kaynanası, kapı eşiğinde beliren Gülbahar Hanım. Kadife çok ağır, tıpkı bir çaydanlık gibi! Renk de çok kederli, yeni yıl neşeyle dolu olmalı, parlak, hafif bir şey giy. Yanımda ışıklı bir elbise var, ister misin?
Teşekkür ederim, istemiyorum. Bu elbise bana göre, Veysel beğendi.
Veysel ne isterse, sen pişir. Ama ben bir kadının bir kadına söylediği gibi: bu sana yakışmıyor. Vücudunun hatalarını vurguluyor. Spor salonuna git, gece ekmek yemeyi bırak.
Olcay sessizce elbisesini giymeye başladı; elleri titriyordu, fermuar takıldı.
Yardım edeyim, yoksa yırtarsın dedi kaynanası, fermuarı çekerken Olcayı bir an için savurdu. Şimdi gör, ben uyarı verdim. Sonra şikayet etme, Veysel genç kadınlara bakar.
Saat onda, masa kuruldu. Kristaller parıldıyor, mumlar yanıyordu; göğsünde kızarmış, kokulu bir kaz ortada duruyordu. Veysel beyaz gömlek giymiş, Gülbahar Hanım da ışıklı bir elbiseyle, altın takılarıyla bir yılbaşı ağacına benziyordu.
Olcay kendini sıkılmış bir limon gibi hissetti. Ne enerjisi ne iştahı kalmıştı; sadece gece bitsin istiyordu.
Yeni yılı karşılayalım! coşkuyla bağırdı Veysel şampanyayı doldururken. Yıl zor geçti ama bir aradaydık!
Zor, tabii ekledi kaynanası, kadehini kaldırarak. Benim için özellikle. Sağlık yok, tansiyon fırtına gibi. Yardım da yok. Oğlum çalışıyor, damat da sürekli işiyle meşgul. Torun yok, yalnızlık
Anne, biz arıyoruz, geliyoruz savunmaya çalıştı Veysel.
Arıyoruz sadece haftada bir, bir işaret olarak. Pekala, hüzünlü şeyleri konuşmayalım. Yeni yılda kadınlar daha iyi ev hanımı, kadının rolünü hatırlasın.
Olcay bir yudum aldı, şampanyanın ekşi tadını hissetti.
Salatayı deneyin diye uzattı Gülbahar Hanıma; hamsili hamsi salatasını. Ev yapımı mayonezle, bildiğiniz gibi.
Kaynanası bir çatalla bir lokma aldı, kokladı, suratını buruşturup ağzına soktu. Uzun uzun çiğnedikten sonra gözlerini devirdi.
Ne diyeyim hamsi tuzlu, pancar yarı pişmiş, dişlerimde çıtırdıyor. Mayonez Olcay, sirke mi kaçırdın? Çok ekşi! bağırdı.
Limon suyu, tarifte fısıldadı Olcay.
Limon mu? Hamsi içinde! Kim öğretmiş seni? Annen mi? O da bir aşçı değildi. Hepsi hazır gıdalardı, bu yüzden eliniz hâlâ beyaz
Bu sözler bir bıçak gibi kalbini yaraladı. Olcayın annesi üç yıl önce vefat etmiş, anne sevgisi hâlâ içinde yanıyordu. Annesi iki işte çalışmış, kızını ayakta tutmuş, ama ardıçlı marinasyon gibi şeyler yapmamıştı; ama evde her zaman sıcaktı, huzurluydu.
Anneni asla eleştirme dedi Olcay, sesinde kırılma. Veysel, lezzetli mi?
Ne? Veysel şaşkın. Normal. Olcay, kavga etmeyelim. Anne sadece görüş bildirdi.
Görüş demek Gülbahar Hanım alayla baktı. Normal.
Olcay yavaşça ayağa kalktı.
Nereye? Sıcak şey mi? Hâlâ otur, kaynanası komut verdi.
Hayır, sıcak şey için değil.
Olcay oturma odasından çıktı, kadife elbiseyi astı, kot pantolon, kalın kazak giydi. Gardırobundan spor çantası çıkardı, içerisine kozmetik, iç çamaşırı, pijama ve telefon şarjını koydu. Koridorda kalın bir mont, bere ve bot giydi.
Kaynanasının sesi oturma odasından duymuştu:
komşuya söylüyorum, niye bu çok fonksiyonlu pişirici? İçinde yemek ölü! Tavada, odun ateşinde daha iyi Veysel, Olcay nerede? Uzun süredir sessiz, sinirli Doktora götürmeliyiz.
Olcay kapı aralığından baktı:
Hak etmiyorum, Gülbahar Hanım. Sadece sonuçları gördüm.
Veysel bir çatalı yere düşürdü.
Olcay, nereye gidiyorsun? Kot pantolon mu?
Gidiyorum, Veysel.
Mağazaya mı? Bir şey eksik mi? Hemen koşarım!
Hayır, evden ayrılıyorum. Kutlamalarınızı devam ettirin. Gökyüzünde kar, kaz da elma ile, ama ardıç yok. Salataları atın, çok rezalet.
Olcay, dur! çığlık attı kaynanası. Çocukça oyunlar! Hemen masaya otur! Misafirler kapıda, çanlar bir saat içinde!
Misafir yok dedi Olcay sakin. Evde iki yabancı var. Biri beni sevmez, diğeri umursamaz. Yeni yılınızı kutlarım.
Dönüp kapıya yürüdü.
Olcay! Olcay, dur! Veysel ayağa kalkıp sandalyesini devirdi, peşinden koştu. Nereye gidiyorsun? Gece hâlâ var!
Bana değer veren yere.
Kapıyı açtı.
Şimdi çıkarsan bağırdı Veysel, sesinde korku ve öfke karışımı anne gerçekten kırılacak! Aileyi yıkacaksın!
Sen aileyi ben yıktım, anneni ayaklarının altına getirdiğin zaman dedi Olcay ve kapıyı çarptı.
Dışarıda yumuşak, pamuk gibi bir kar yağıyordu. Sadece uzaktan patlayan havai fişek sesleri duyuluyordu. Olcay soğuk havayı içine çekti; garip bir şekilde üşümüyor, rahatlıyordu.
Telefonunu çıkarıp aradı:
Aylin, uyuyor musun?
Olcay? Ne oldu? Şimdi kutlama var mı?
Geliyorum, hemen. Şu an dışarıda bekliyorum.
Aylin, komik geyik motifli kazakla, kapıyı büyük bir kucaklamayla açtı. Oda mandalina ve pilav kokusuyla doluydu. Aylin, neşeli dondurma gibi, Olcayı sarıldı, kemikleri çıtırtı gibi ses çıkardı.
Gel içeri! bağırdı Aylin. Şimdi bir şişe şampanya getir, Mert pilav yapmış, herkes bir şeyler söylemek istiyor!
Oda kalabalık, köpek havlıyor, birkaç arkadaş ve çocuklar etrafta koşuyordu. Masada kristal yoktu, sadece kağıt peçeteler, büyük bir tencerede pilav, ikramlık börek ve bir kova mandalina.
Olcay, tam zamanında geldin! bağırdı Mert. Şimdi dilek tutacağız! Otur!
Olcaya bir tabak sıcak pilav uzatıldı.
Ye! Açsındır, fısıldadı Aylin. Biliyorsun, sen hâlâ yemek yapamazsın, ama burada herkes bir şeyler katıyor.
Pilavı tattı, lezzetli, sevgiyle hazırlanmıştı. Çanlar 12ye çaldı, herkes Yaşasın! diye bağırdı, şampanya şişeleri patladı.
Olcay, Ayline yeni yıl gecesinde kaynanadan ve kazdan nasıl kaçtığını anlattı. Aylin gülerek:
Tam bir keçi! Annen de bir cadı. Doğru yaptın, gitmek. Hayatını onlara harcamamalısın. Sen güzel ve akıllısın, yakında iyi bir eş bulacaksın, o da kayınvalidesini sever.
Olcayın telefonundan bir dizi mesaj çaldı. Olcay, gel, mantarı bulamadık!, Nerede peçeteler?, Anne, tansiyon yükseliyor!, Kendi kendine düşün, neden bizi terk ettin?. Olcay bu mesajları okudu, gözleri doldu, ama bir kahkaha patlattı; özgürleşmenin acısı ve neşesi bir arada.
Mantarı bulamıyorlar mırıldandı, gözyaşlarını silerek. İki yetişkin bir şişe şarap açamıyor, bir peçeteyi bulamıyor. Ne kadar acizler!
Aylin telefonu almaya uzandı:
Bugün senin gecen. Hadi dans edelim!
Saat üçe kadar dans ettiler. Olcay yorgunluk, sırt ağrısı ve kırgınlıkları unuttu, kendini yeniden canlanmış hissetti.
İlk Ocak sabahı Aylinin evinde kanepede uyOlcay evine döndü, yeni bir sayfa açtı ve geleceğe umutla baktı.




