Bugün bir kez daha kalemime döküyorum; bir yıl daha geride kaldı ve içimde biriken düşünceler, bir zamanlar sevdiğim Vildana karşı hissettiğim karışık duyguların gölgesinde…
Altı yıl evli olduğum Vildanı, ilk evlenme günümde bir çiçek gibi nazik ve bir gül gibi güzel bulmuştum. O, benden yedi yıl küçüktü; evlenmemiz henüz onun 18. doğum gününün hemen ardından gerçekleşti. Daha çok zaman var, derdim ve çocuk sahibi olmayı ertelediğim gibi, evimizi kurmaya, daireyi yenilemeye, Bursanın yeşil bir köyünde bir bahçe evi, bir hamam, hatta bir çardak inşa etmeye koyuldum.
Sebze ve meyve fidanları, tropik bitkiler, on çeşit çilek Hepsini bahçeye ektim. En çok da kasımpatı, Vildanın en sevdiği çiçek, kek üzerindeki kiraz gibi bahçemizin baş köşesine yerleştirildi. Vildan sık sık bana derdi:
Eğer hayatın boyunca mutlu olmak istiyorsan, kasımpatı yetiştir. Doğunun eski bir sözü bu,
Ben de yeni çeşitler peşinde koşarak çiçek alımına devam ettim. Kasımda kasımpatının rengi hâkim olur, sonbaharın kraliçesi unvanını alır; mor, pembe, beyaz, iğne şeklinde minik toplar bahçeyi adeta bir tabloya çevirir. Mahalledekiler geçerken başlarını çevirir, Ne güzel bir çift; her şeyleri yolunda gidiyor, derdi.
Ben ise dinlenmek bilmezdim; sabahın erken ışığından akşam güneşinin batışına kadar çalışırdım. Vildan ev işlerine gönül verir, mutfakta yeni tarifler dener, pastalar yapar, turşu ve komposto hazırlardı. Yemek sonunda el işiyle şık kazaklar örer, boncuklu mendiller diker, bazen de resim çizerdi.
Zaman geçtikçe Vildan, Büyük bir aile kurmak ne anlama geliyor? diye düşünmeye başladı. Benim de bir çocuğum olmalı, diye içini burktum. Bir gün, ben ona bir toprak hazırladığımda, Şimdi, sevgili eşim, ailemizi çoğaltmak için hazırım, diyerek söz verdi. Vildan ise gözleri dolu bir sesle yanıtladı:
Üzgünüm Alparslan, çocuk sahibi olamayız. Ben de kardeşimin çocuk sahibi olmadığını biliyorsun.
Böylece içimde bir boşluk oluştu. Sevgi hâlâ vardı ama eksik bir şey vardı; belki de kullanılmamış bir aşk. Zamanla Vildan sık sık, Bu düğümü çözemeyeceğim, kesmek zorundayım, diye düşündü. Birlikte gençken, ben onu hiç suçlamamıştım, bir kelime bile söylememiştim.
İş yerinde arkadaşlar, Neden hâlâ çocuğun yok? diye alay eder, Evinizi genişletmek gerekiyor, derdi. Ben de bir zamanlar Evimizi hâlâ kurmadık, bir köy evi inşa etmeliyiz diye bir espri yapardım.
Bir de iş yerinde İnci adında bir kadın vardı; herkes onun bana aşık olduğunu söylerdi. İnci duygularını saklamaz, her sabah omzuma dokunur, gülümseyerek selam verirdi. Ben ise sadece evliliğime sadık olduğumu ve başka bir aşkın peşinde olmadığımı düşünürdüm. Vildan da bu durumu bilir, beni bir rakip olarak görmezdi.
Bir akşam eve döndüğümde Vildanı bulamadım. Ocakta hâlâ sıcak bir yemek kalmış, masada bir not duruyordu:
Sevgili Alparslan, tam bir aile kuramadık. Lütfen beni geride bırak, hayatını başka bir yolda sürdür. Her zaman senin Vildan.
Kalbim durdu. Altı yıl boyunca Vildanı korudum, onu bir adada gibi tutmuştum. Şimdi tüm evimi, bahçemi, çiçeklerimi bir anda bir hayal gibi düşündüm. Kaç kişi çocuk olmadan da yaşar? diye mırıldandım, İyi ki denedik.
Zaman ağırlaştı ve ben içine kapanıp sessizce yürüdüm. Bir şeylerin eksik olduğunu, hayatın renklerini yitirdiğini hissettim.
On yıl sonra acil bir görev aldım, bilet alıp bir gece treniyle İstanbula gidecektim. Trene atladığımda bir kadın pencereden dışarı bakıyordu. Tanıdık bir sesle bağırdım:
Vildan?
Kadın şaşkınlıkla bana baktı, Alparslan? dedi, yüzünde bir gülümseme belirdi. İkimiz de bir anda birbirimize sarıldık, sanki yıllar önceki gibi.
Vildan bana sorular sordu: Aile? Çocuklar? Ben de tereddütle, Evet, iki kızım var, diye itiraf ettim. O da, Benim de bir eşim ve iki oğlum var. Evlenmek bir suya atlamak gibiydi, kaçmak, kendinden kaçmak, dedi.
Vildan, Bir kez senin kapının önünde durmuştum, ağladım ve ayrıldım. Köprüler yandı, suyu toplayamazsın. Ama hâlâ seni seviyorum, sık sık rüyamda görürüm, diye gözleri yaşlı bir sesle devam etti.
Ben de, Hayat bizi farklı yönlere savurdu. Eğer bir gün çağırırsan, koşarım, uçuşur, hatta sürünürüm! dedim. Vildan, Çok sevgili eşim, şimdiki eşimi incitmek istemiyorum. O iyi bir baba, beni tanıyor, beni bir tanrıça gibi tutuyor, diye yanıtladı.
O gece birbirimize sarıldık, bir kez daha nefes alıp vererek, içimizdeki eski aşkı bir kez daha tatmıştık.
Sabah geldi, tren istasyonuna yaklaştık. Vildan, Hoşça kal sevgili! diye hafif bir öpücükle bana veda etti, ardından büyük bir çiçek buketi tutan bir baba, iki çocuğu ve eşinin elleriyle birlikte trene bindi. Ben de trenin kapısını yavaşça kapattım, gözümde bir hüzün, içimde ise bir kabulleniş
Hayatın içinde planladığımız şeyler bazen yolda kalır, dedim kendi kendime. Mutluluğu dışarıda aramak yerine, kalbimizde saklı sevgiyle bulmak gerekir.
Bu günlüğü kapatırken, bir kez daha anlıyorum ki; ne ev, ne bahçe, ne de çiçekler kalıcı değildir. Önemli olan, içine koyduğumuz sevgi ve öğretilerdir. Bugün öğrendiğim en büyük ders: Gerçek mutluluk, koşulsuz sevgi ve içten gelen şükranla beslenir.




