Bana falcı bir şeyler söyledi…

Falcı ne diyecek, merak ettin mi? diye bir çatı evin sahibi, gözlerini keskinleştirerek kartları masaya serdi.
Ben korkudan sandalyeye yapışmış, başımı sallayarak yaşlı kadının karanlık gözlerine baktım.
Sen Nurgüle benziyorsun! Gökler ona ait! diye içini çeken kadının dili tutuştu. Dudaklarından ince bir nostaljik gülümseme süzüldü. Evet, büyükannen çok güzel bir kadındı! Boylu, zarif, boynu ve göğsü kuğu gibi asil. Zekâsı dillere destandı! Ne yazık ki sadece dördüncü sınıfa kadar gidebildi; savaşın çöküşü onu geride tuttu, yoksa ne kadar yükselirdi kim bilir
Büyükannesini hatırlayan Sevim bir an sustu, sonra bir anda toparlanıp devam etti:
Kızın dili ne kadar keskin! Kadınlar ona karşı korku duyardı, evliliklerinde ise hep kaygılanırlardı. diyerek alaycı bir kahkaha attı. Nurgül evliydi, ama bir bakışını birine yönelttiğinde adamı hemen kaybolurdu! Oysa senin büyükbabanın sevgisi çok derindi, ona sadıktı. Çocukların ise birer şaka, eğlence gibiydi. diye gülümseyerek ekledi.
Sevim teyze, benim büyükanneyle dost muydunuz? diye merakla sordum.
Ah canım, biz de aynı iğne halkası gibi birbirimize yapışmıştık. Gençliğimizde neler yapmadık ki! diyerek gözleri altın bir ışıkla parladı. Benim fal bakmamı kim öğretti, tahmin edebiliyor musun? diye göz kırptı.
Kaşlarım kalktı:
Acaba Nurgül mü? diye hayretle çıkardım.
O en iyisi! diye onayladı yaşlı kadın.
Kartların üzerine bakınca ne görüyorsun? dedi elini çabukça kartları göstererek. Nurgül bir bakar, her şeyi bilir. Geleceği, geçmişi, insanın kaderini tam bildiği gibi! Ben de ona bir miktar bu bilge işi aldım.
Sevim teyze, doğru mu söylüyorsunuz? diye kahkahalar içinde patladım, gözümdeki beyaz saç teli kulaklığın altından dışarı çıkıyormuş gibi.
Ah, gülme! dedi falcı, bakışını sivri bir iğne gibi bana dikti.
Sırtımdan bir soğuk bir nefes geçti:
Sevim teyze, affet beni, şaka yaptım! diye gözlerimi yumuşatarak yakarlandım.
Ah, inançsız Fikri! diye homurdadı, artık o kadar da korkutucu değildi.
Tamam, bağışlıyorum! Sen hâlâ küçüksün, sende ne var ki? diyerek uzattı. Sözümü unutma: nişanlısını ve atını asla kaçırma!
Sevim teyze, bana bir nişanlı var mı? diye soruldum.
Ah, güzelim, geleceğe bir bakış atmak ister misin? diyerek gülümseyen bir kadının kırışıklıkları birer harika harita gibi çıktı. Biz eski falcılar için her şey mümkündür! diye yeni bir destesini alıp masaya yaydı. Belki bir gün beni hatırlar, aptalca şakalar yapmazsın, diye kartları dağıttı.
Ah, İrem, bak, yol uzun! Gider misin? diye şaşkınlıkla sordu. Nişanlıların da olacak, şimdiden biliyorum! diye mırıldandı, iki minik tabak gibi gözlerine bakarak. Ama hepsi boş! Şu kırmızı kralı işaret ediyorum. dedi, parmağını üzerine vurdu. Seni sevecek, ama yolun dikenli. Ah, onunla takılma, gözyaşların eksik kalır!
Daha sonra iki kart daha koydu ve neşeyle ekledi:
Bu ikinci kart, haçlı bir kart, dürüst bir adam! Seninle mutluluk bulur, ama çabuk olmaz, gözüm! diye saçlarımı nazikçe okşadı, ikimiz de kahkahalar attık.

***

Sevim teyze evinin önünde sık sık uğrardım. Büyükanneğim hiç görmedim; o çoktan bu dünyadan göçtü, ama Sevim teyze yalnız yaşardı ve bana, en yakın arkadaşımın torununa, çok değer verirdi. Bazen huysuz olduğunda kalbim çırpınırdı.
Sevim teyze bir falcı olarak meşhurdu; köyden köye insanlar gelirdi. Parayı hiç almazdı, ama ikramı eksik etmezdi, ne çok cömert ne de cimri! Hâlâ onunla çay içip, yumurtalı ve dereotlu bir börek yeriz.
Sevim teyze, ben de fal bakmayı öğrenebilir miyim? diye bir lokma börek ısırırken sordum.
Yaşlı kadın birden irkildi, gözünden duman gibi karanlık bir bakış fırladı. Bir an için durdu, sonra:
Evet, belki sen de başarabilirsin diyerek düşündü. Yarın gel, eğer bırakmazsan! dedi sertçe. Öğreteceğim.

***

Zaman bir kuş gibi uçup gitti. Dün gibi akranlarımla göle atlayıp ip atladık, uçurtma uçurduğumuz günler… Şimdi ise sınıfıbitirdik, stajı tamamladık ve sıcak bir yazın kollarına düşmüş durumdaydık. Ah, ne güzel bir yaz! Yüzmek, güneşlenmek!
Elimdeki raporla evime koştum, neredeyse bütün notlarım beşliyle doluydu! Kapıyı açtığımda annemin gözleri gözyaşlıydı, elinde bir mektup vardı. Ah, teyze Ninel’den bir mektup dedim içimden. Yine evine gelmek istiyor…
Babam kesinlikle karşı çıkıyordu.
Ayşe, burada sorun yok mu? Kendi evimiz, tavuklarımız, kazlarımız, bir inek, yanımızda nehir diyerek acı çekiyordu.
Biz kızlar çiçek açan bir elmayı göremedik, vişneyi tadamadık, karpuzun kokusunu hissetmedik dedi annem sessizce. Köle, vatanıma dönmek istiyorum! gözleri babasına altın kahverengi bir bakış attı.
Kadınların gözyaşları ne kadar güçlü! Belki de baba sadece onu çok seviyor…

***

1 Eylülde okulumuz göz kamaştırıcı bir gösteri yaptı. Törende iki kız kardeşimiz, şık elbiseler, dantelli önlükler, kocaman tokalarla, sınıf arkadaşlarının arasından sıyrıldı. Ben pek umursamıyordum; akranlarımın ne düşündüğü beni daha çok ilgilendiriyordu. Derste otururken bir kız yanına geldi.
Ben Elif dedi, yüzünde samimi bir gülümseme ile. Merak etme, arkadaşlar iyi insanlar.
Oturacak yer ister misin? diye büyük gözleriyle bana baktı. Ben başımı salladım, Elifle dost olduk, ömür boyu sürecek bir bağ kurduk.
Ara molada Veli gitarını çekti; bir şarkı söylemeye başladı. Sarı saçlı, çekici bir genç, gözlerindeki hüzünle kalbimi dalga dalga çarptı. Sanki sadece birini düşünüyordu, bir kızın gözlerinden gelen gözyaşlarıyla.
Vallahi ona aşık mı? diye Elif fısıldadı.
Senin için şarkı söylüyor dedi hafif bir hüzünle.
Şaka mı yapıyorsun? diye ben şaşkınlıkla sordum.
Elif başını sallar, dudakları hafifçe titredi: Zavallı Veli!

Neden bazen birini hayal ederken başka birini ararız? Birisi bal gibi tatlı, bir diğeri acı…
İşte sınıfımızda bir Don Juan vardı; ben de ona kuş gözü gibi baktım, bir anda kaçtım. Onunla asla görüşmem! dedim, kalbim bir kuş gibi çırpındı.
Bir başka genç, Ozan, ince telli bir kıza bakıp mest oldu. Bakışları bacaklarımın üzerinden kayıp gidiyordu, ama ben soğuk bir duvar gibi durdum. Fizik dersinde Tolga 100 metreyi rüzgardan hızlı koştu, topu da havaya fırlattı, öğretmen bile alay etti. Futbol sahasında Tolga yalnızca bir yıldızdı; kızlar çığlık çığlığa tezahürat yapıyordu, ama o hâlâ Elifin gözlerine kilitlenmişti, bir şey söyleyemedi.

Sonbahar geldi, ardından beyaz bir kış… Okul canlandı, yeni yıl yaklaştı! Kostüm balosu için şiirler, şarkılar, garip kostümler hazırlıyorduk.
Tamara ve ben Lorelei kız kardeşleri gibi giyindik; Tamara neşeli Olyayı, ben ise duygusal Tatyanayı seçtim. Teyze Nela bize iki uzun elbise dikip, saçlarımız altın sarısı dalgalar gibi oldu.
Köşede Kâşif Çay gibi yürüdü, Baba Yaga çılgınca güldü.
Zamanında bir peri, Cinderella gibi, Elife yaklaştı:
Kızlar, harika görünüyorsunuz! diye bir taç taktı.
Sonra Tolga elimi tutup:
Elif, benimle dans eder misin? dedi titrek bir sesle.
Ben kaçamadım; bir adım atıp onun omzuna yaklaştım, vals çaldı, gökyüzüne yükseldik. O an ölümsüz bir mutluluk, bir uçuş gibi içimde kaldı.

***

Gözlerimiz buluştuğu an, ilk uçuklatıcı öpücük O an onun bakışlarında kayboldum, elleri bir kar tanesi gibi yumuşaktı.
O akşam kartlara yöneldim:
Yarın ne getirir? diye sormuş oldum, umutla bakarak.
İlk başta krallar ve kraliçeler bir şeyler söylerken, birden bir piyade kızın kartı düştü: Kupa papazı. Sanki bir zehirli bakış gibi gözlerime değdi, kalbim sıkıştı. Ama sabah Tolganın gözlerine baktığımda huzur geldi, kar gibi eridi.

Altı ay sonra okula yeni bir öğretmen geldi; uzun kıvırcık saçları, büyük gözleri, ince bel ve dolgun göğüsleriyle göz kamaştırıcıydı. Mayra adında, zeki bir kadın, dersleri coşkuyla anlattı.
Cumartesi günü Tolga buluşma sözü verdi, gelmedi. Pazar günü de bekledim, yoktu. Sonunda okul koridorunda karşılaştım; Tolga gülümseyerek, Nisana koştu. Beni fark etmedi, ama ben kalbimde bir fırtına hissettim.

İrem, boşver onu! dedi Tomar, kız kardeşimi teselli ederken. Sen en iyisisin, o çocuğun parmağını bile değmez!
Tomar bana sarıldı, gözleri sanki ruhuma değiyordu; birlikte ağladık.

Kardeşimin doğum günü Cumartesiydi, annesi napolyon pastası yapmıştı. Konuklar dağ gibi toplandı. Herkes dağıldıktan sonra sevgili kardeşim bana döndü:
İrem, bir kez fal bak! dedi.
Ben şaşkınlıkla baktım, nasıl bildi? Ben rastgele bir kart gördüm dedi. Veli, iki eş! diye ekledi.
Neden iki? diye şaşkınlıkla sordum. Senin kralların yalan söylüyor! diye kızdı.
Kardeşim mutlu, bir bebek bekliyor! diyerek devam ettim, kartları dağıtmaya devam ettim.
Bir anda ellerim titredi O kombinasyonu çok iyi biliyordum ama korktum!
Hayır, olamaz! diye bağırdım. Bu ölüm kartı!

Annenin sesi duyuldu:
İrem, bu kart ölüm!
Ben bir an için donup kaldım, annem bir bakış attı ve bir anda bir telegram geldi: Anne, acil gel; doktor Nihat felç geçirdi.
Anne gözleri korkuya dönüştü:
Kartlar yalan söylemez dedi.
Saatler içinde anne uçakla hastaneye gitti.

***

Yıllar geçti.
Gece yarısı uyanıp koridorun gürültüsünü duydum. Ay ışığı odama doldu, kapı hafifçe çarptı; bir şey içeri girmek istiyordu. Kim bu? Bir hayalet mi? diye içimden bağırdım, Allah yardım et! dedim. Kapı bir anda durdu, sessizlik çöktü.
Sabah annem yüzü krema gibi beyaz, endişeli bir şekilde sordu:
Ne oldu?
Ben gece misafirinden bahsettim, annem başını salladı:
İrem, fal bakmayı bırak! Bu yetenek Allahtan değil, şeytandan!
Kartları hemen yaktım, hayatım hafifledi.

Falcı Sevim’in ve benim kehanetlerimin bazıları gerçekleşti. Elif büyük bir aşkla evlendi, ama bir gün bir kaza geçirdi, annesi de aynı talihsizliği yaşadı. Dostum Mayra 21 yaşına girdi, benim yeğenim bir buçuk yaşında.
Kardeşim Tamaranın evliliği çok güzel, ikinci eşi çok daha uyumlu.
Mayra öğretmenlik stajını harika bitirip yurt dışına gitti; ama bir bekçi onu evinde bekliyordu, evlilik büyük bir şölendi.
Tolga diz çökerek özür diledi, ben affetmedim, ama sonunda en sadık, nazik bir adamla evlendim; üç çocuğumuz var, torunlarımız da var.
Şimdi 60ım üstünde, hayatın ne kadar renkli ve çok yönlü olduğunu söyleyebilirim.
Sadece yaşa ve onun getirdiği güzel anılara sevin!

Rate article
Lifequest
Bana falcı bir şeyler söyledi…