Ayşe Hanım, nereden anladınız ki eşinizi geçindirmem gerekiyor? O benim eşim, bir erkek, beni geçindirmeli, tersine değil, diyor Elif, sesinde bir öfke çığlığı.
Elif, kapıyı aç, ben geldim! İçinde lahmacun dolu taze poğaçalar var, Emrenin sevdiği gibi! diyor ses, kapı çalarken hâlâ bir neşeyle yankılanan, hiç bir boşluk bırakmayan bir tonla. Elif ellerini yavaşça mutfak havlusuna sığdırıp kurutur, kocasına ağır bir bakış atar. Emre, soğumuş bir kahve fincanına gömülmüş, yüzünde bir dahiye yakışır varoluşsal bir bunalım izlenimi verir; annesinin ziyareti ona hiç bir şey hissettirmez, sanki kapı çalması sadece dış dünyanın sıkıntılı bir gürültüsü gibi.
Elif kilidi çevirip hafif bir tebessüm taklidi eder. Kapının önünde Ayşe Hanım durur; sağlam bir palto içinde, keskin bakışları ve kızarmış hamur kokusunu taşıyan bir poğaça çantasıyla girer. İçeri adımını atmaz, holün içine süzülür, hakkını yemeyen bir doğruluğun aurasını yanına taşır.
Selam Elif, niye bu kadar soluksun? Bir şey mi eksik? der Ayşe Hanım, odanın her köşesini süzüyor gibi bakarak. Emrecik nerede? Mutfakta mı? Ben de tahmin ediyorum.
Davet beklemeden Ayşe Hanım mutfağa yönelir. Onun gelişi, Elifin titizlikle koruduğu tertemiz düzeni anında bozar. Parlak çelik tezgahlar ve minimalist tasarım, anne sevgisinin bu gösterisine uygun bir sahne değildir. Emre nihayet fincandan gözlerini ayırıp annesine hafif bir başıyla selam verir, zor bir tebessüm zorlar.
Anne, merhaba. Bu kadar erken ne işimiz var? der Emre.
Anne için erken olmaz ki, evlat, diye yanıtlar Ayşe Hanım, poğaçaları masaya bir bayrak gibi bırakır. Şişmanladığını gördüm, biraz zayıflamış, şimdi bir şeyler yiyecek. Hemen sıcak olsun, ye.
Elif sessizce çaydanlığı ocağa koyar, hareketleri neredeyse sessiz, ama her bir hareketinde içsel bir gerilim yükselir. Kendini eski bir tiyatro oyununda bir oyuncu gibi hisseder; replikler önceden bilinir, sahne şimdi basit bir sohbetle başlar: hava, uzaktaki akrabaların sağlık durumları, pazarın fiyatları. Bu gündelik kabuk, Ayşe Hanımın asıl sözlerine zemin hazırlar.
Her zaman senin mutfağın tertemiz, Elif, der kayınvalidesi, parmağını tezgâha sürtüp toz olmadığını memnuniyetle kontrol eder. Fakat sıcaklık az. Erkek de sıcaklık ister, özellikle de zor bir dönemden geçiyorsa.
Elif ona bir çay kupası uzatır.
Çay ister misiniz? Siyah mı, yeşil mi?
Siyah, her zamanki gibi. Emrecik, bir poğaça al da ısıt. Şu an iştahın yok, bak bu durum acı veriyor, diyerek Ayşe Hanım poşeti Emreye doğru ittirir.
Emre büyük bir nefes alır, poğaçayı alır ama ısırmaz. Parçayı elinde döndürür sanki bir felsefi artefakt gibi. Poğaçalar şimdi işime yaramaz, anne, düşüncelerim var, der ve bu kelime bir kod olur. Ayşe Hanım anında odaklanır, saldırıya hazırlanır; yüzü hüzünlü bir anlayışa bürünür.
Görebiliyor musun Elif? Adam kendini içinde kaybetmiş. Yaratıcı bir ruh, çaldır çaldır arka arkaya çalar gibi dolaşamaz. Ona zaman lazım, yeniden yön bulması için. Kadınların aklı, omuzunu uzatmak, erkeğin zor günlerinde destek olmaktır, der.
Sesi hafif, sözleri sıcak ama boğucu bir battaniye gibi sarar. Emre, bir şehit gibi dinler, her kelimeye sessizce onay verir. Elif çay suyu döker, fincandan yükselen buhar, mutfakta en gerçek şey gibi görünür. Ayşe Hanım bir nefes alıp durur, Elife bakar; sessizlik uzar. Kayınvalidesi ikna olamaz, sesi sertleşir.
Elif, Emrecik şu an zor durumda, sen ona destek olmalısın, onun yerine kendini koymalısın der.
Elif çaydanlığı özenle yerine koyar, plastik bir ses odada keskin bir patlama gibi çalar. Yüzündeki misafirperver gülümseme tamamen yok olur; bakışı buz gibi, doğrudan Ayşe Hanıma yönelir. Emre omuzlarından sıkıca tutar, atmosfer değişir.
Ayşe Hanım, Elif demeyi bırakın, der Elif, sesi duygusuz ve tehditkar. Oğlunuz kırk yaşında bir adam, kaybolmuş bir köpek değil. Ona ne kadar açıklama yaptıysam, yeterli. Ya yarın bir iş görüşmesine gider, ister çöpçatan, ister kurye, ya da eşyalarını toplayıp sizin yanınıza gider, diye ekler.
Ayşe Hanımın sahte acı maskesi düşer, sert bir ifade ortaya çıkar. Koltuğa dikilir, bir anıt gibi yükselir.
Nasıl yani?
Tam da öyle, diye ara verir Elif, sesini yükseltmeden masaya doğru adım atar, parmak uçlarıyla ona dayanır. Siz onu böyle yetiştirdiniz, siz de onun yerine koyulmalısınız. Ben bir erkekle evlendim, bir ortakla, bir yatırım projesiyle değil. Boynumda ağırlık yok, balast da yok, der. Balast kelimesi havada asılı kalır. Emre aniden sarsılır, sesini bulur.
Elif, ne diyorsun anne karşısında?
Kadınlar ona bakmaz; onun sesi arka plan gürültüsünden ibarettir.
Kalbin yok, diye ısırır Ayşe Hanım, gözleri daralır. Sadece bir hesap makinesi var kafada. Para, para, para Peki ya ruh? Yaratıcı tükenme ne demek, biliyor musun? Bu tembellik değil! Çalışmaya kendini vermiş biri, şimdi kendini yenilemek, doldurmak zorunda. Sen işe alım görüşmeleriyle bir şey mi çözmek istiyorsun? Dâhiyi pizzacı yapacak mı?
Elif sessiz, sinsi bir kahkaha atar; bu kahkaha çığlıktan daha korkunç.
Dâhi mi? Ayşe Hanım, şaka yapma. Oğlunuzun ruhu ince bir yapı değil, kırk yıl boyunca sevgiyle beslediğiniz bir bebek gibi kalın bir katman. Sürekli poğaçalarla koşar, her şeyin özel ve anlaşılmamış olduğunu söylerdi. İşte şimdi, sorumluluk alması istendiğinde yanmıştır, diye devam eder.
Her kelime kesin, soğuk bir yargı gibidir. Elif suçlamaz, sadece gerçeği söyler; bu soğuk gerçek, her türlü dramı gölgeler. Kayınvalidesi, Oğlum yetenekli! diye bağırır, fincanları sehirterek. Sen bencil, para odaklı bir hanımefendisiniz! Evi geçindirmeyi umursamaz, oğlumun içindeki yangını umursamazsınız!
Aynen, der Elif, Ben de umursamıyorum, iki hafta boyunca kanepede yatan, eşi çalışıp faturaları ödeyen bir adamın ne düşündüğünü. Kadın aklını artık benden öğrenmiş, ama sonuç oturdu, masada oturup savunamıyor. Yeter, çayınızı bitirin, oğlunuzu alın. Çantasına bir şeyler koyması lazım.
Elifin çantaya düşen sözleri bir asit damlası gibi masanın üstüne yayılır, aile onurunu eritir. Emre, gölgeli bir figür gibi, aniden dikilir. Poğaçayı iterek, sanki dünyadan kopmuş gibi bakar Elife. Sen hiç anlamadın, diye fısıldar, her zaman beni kendi çerçevene sokmaya çalıştın. İş, maaş, tatil Yüzeydeki kabuğu görüyorsun, ama ben özü, varoluşu konuşuyorum!
Ayşe Hanım hemen atılır, Duydun mu? Söylediği bir kelime bile anladın mı? Senin dünyanda sıkışmış! der. Emre elini kaldırarak sözünü keser. Ben sadece işten ayrıldım demiyorum, der, Sistemi terk ettim, insanı bir çark, bir vida yapan. Ben bir iş aramıyorum; bir amaç arıyorum. Bu, zaman, yoğunlaşma, ruhsal bir çalışma. Ofiste saat dokuzdan beşe kadar kağıt taşıyan bir işten çok daha karmaşık.
Emre, kendi sesinin tadını çıkararak, boş sözlerle kendini yüceltir. İki haftada ne keşfettin, Emre? Yeni bir termodinamik kanunu mu buldun, kanepede uzanarak? Yoksa dizi izleyerek zen mi oldun?
Elif buz gibi bir sakinlikle sorar: İki hafta boyunca ruhsal bir çalışma yapıp ne elde ettin? Yeni bir yasa mı buldun, yoksa dizi izleyerek mi meditatif bir hâl aldın?
Emre bağırır: İşte bu! Sen ruhsal sermayeyi maddi ölçekte değerlendirmeye çalışıyorsun! Yanlış anlaşılmış bir titan gibi, evrenin yasalarını bir köylüye öğretmeye çalışıyorsun!
Ayşe Hanım, öfkeyle bağırır: Tam da bu yüzden! O bir kartal, sen ona çekirge gibi bir at arabası sürücüsü isterdin! Elif, bu çifte bakar, içindeki karanlık bir şey kaynamaya başlar. Gözleri bir vaazcının ateşli bakışları gibi parlar, annesi oğluna tapınır, Elif ise bir çöküşün ortasında durur. Bu bir tartışma değil, bir evren çarpışması; yalan, ego ve sorumluluktan kaçınma üzerine kurulu bir savaş.
Ayşe Hanım, nereden anladınız ki ben sizin oğlunuzu geçindirmemi bekleyeyim? O benim eşim, bir erkeğin geçinmesi gereken şey, beni geçindirmesidir, tersine değil! Sizin koruyucu tutumunuzu buradan geri çekin! diye bağırır Elif, tüm öfkesini bir anda serbest bırakır. Mutfakta bir an için tam bir sessizlik hâkim olur; toz zerreleri bile ışığın içinde durur. Emre ağzı açık kalır, pozisyonu bir vaazcının üzerinden bir ergenin şaşkın hâline döner. Ayşe Hanım yanakları kızar, nefesini zorlayarak bir şey söylemek ister, ama Elif ona bir fırsat tanımaz.
Elif artık tartışmaz, savunmaz; içinde bir şey yakıldı, sabır, kibir ve umut sigortası patladı. Bir kelime daha söylemeden yönünü çevirir, mutfaktan çıkar. Adımları kararlı, ölçülü, aceleci değil. Emre ve Ayşe Hanım birbirlerine bakar; şaşkınlık ve belirsiz bir kaygı gözlerinde çarpışır.
Bir dakika sonra Elif geri döner, kollarında büyük, koyu mavi bir bavul vardır; evlilik tatili için bir kez kullandıkları o bavul. Sessizce, kalın bir sesle, bavulu mutfak ortasına, masanın ve şaşkın çiftin arasına koyar, kilitlerini çarpar, kapağını hızla açar. Boş, derin içi bir boşluk gibi durur, bir açıklama gibi.
Elif ne yapıyorsun? diye fısıldar Emre, sesini sonunda bulur. Elif onu duymamış gibi, duvar kenarındaki yüksek dolaba yönelir, içinde sakladığı pahalı kaşmir ceketini bavula atar.
Bu, soğuk gerçeklerde kendini bulmak için, der metalik bir sesle, kıyafete bakmadan. Üşümemen için yardımcı olur.
Sonra komodinin çekmecesini açar, kusursuz ütülenmiş gömleklerini birer birer bavula atar; kırışık, dağınık bir şekilde.
Bu da görüşmeler için. Dâhi, mesih, ruh rehberi rolü için. Genelde bu pozisyonlarda kıyafet kuralı yok ama olsun, ciddiyet kazansın.
Emre bu ritüeli korkuyla izler; sadece eşyaları toplamak değil, onun kimliğini, efsanesini kamusal bir şekilde yok etmektir. Her şeyi, geçmişin bir parçasını, tek bir amaca hizmet eden bir nesne haline getirir.
Dur! Elif, hemen bırak! diye çığlık atar, elini tutmaya çalışır, ama Elif ona bir şeyin kirli olduğu izlenimini verircesine geri çekilir.
Elif kitap rafına yönelir; bütün kişisel gelişim, felsefe ve amaç kitaplarını bir yığın hâlinde alır, gömleklerin üzerine atar.
Bu da ruhsal gıdadır! Yolda çok işe yarar. Normal gıdaya göre çok daha fazladır. Çünkü normal gıdayı başka biri sağlamalıdır.
Ayşe Hanım şoku atlatıp Elife atılır.
Delirdin! Bunlar onun eşyaları!
Eskiden onundu. Şimdi sizin bagajınız, der Elif, dönmeden. Dizüstü bilgisayarını alır, özel bir bölmeye koyar. Amaç arayışı için araç. Ya da dizi izlemek için. Aydınlanma seviyenize bağlı.
En son, ayakkabılarını bir çatırtıyla atar, sanki taş gibi. Kapağı sertçe kapatır, kilit sesleri çalar, tutamağını çeker, bavulu Ayşe Hanımın ayakkabısının yanına iterek yuvarlar; ayakkabısına bir santim uzak durur.
Elif, ikisine uzun, ağır bir bakış atar; içinde acı ya da pişmanlık yok, sadece yanmış bir boşluk. Kayınvalidesine doğrudan bakar.
Sizin oğlunuz yetenekli dediniz. Alın, bu hediyeniz. Ben doydum. Üreticiye iade edin.
Sözlerini söyledikten sonra dönüp mutfaktan ayrılır, arkasına bakmaz. Emre ve Ayşe Hanım yalnız kalır; şaşkın dâhi, kızgın anne ve ortada duran bavul, artık kırık bir aile hayatının mezar taşı gibi. Dairede hiç duyulmamış bir sessizlik hâkim olur; bir daha asla evin ortak yaşamını bozmaz.




