Git Buradan! – Komşu Kadının Azarladığı Kambur Sashko’ya Kimse Yüz Vermezken, Bir Gün Onun Cesareti Herkesi Şaşırttı: Katya’nın Fedakâr Annelik Hikâyesi, Dışlanmış Bir Çocuğun Gerçek Kahramanlığa Uzanışı ve Türk Mahallesinde Ön Yargıların Sarsıldığı O Unutulmaz Akşam

Yeter artık! Defol git buradan! Sana diyorum, hadi git! Neden burada dolanıyorsun?! Komşumuz Şefika Hanım, bahçedeki kocaman elma ağacının altındaki masaya sıcacık poğaçalar dolu büyük tepsiyi hızlıca bıraktı ve komşunun çocuğu olan Ardayı sertçe kenara itti. Hadi bakalım, yürü git buradan! Annen artık ne zaman bakacak sana?! Tembelin tekisin!

Çöp gibi zayıf, incecik Arda, herkesin ona alıştığı lakabıyla çağrıldığı için gerçek adını neredeyse unutturmuştu; Şefika Hanıma öylece bir bakıp, başını önüne eğerek evinin kapısına doğru süzüldü.

Büyük, eski apartman yalnızca kısmen doluydu. Aslında burada iki buçuk aile yaşıyordu: Karaca ailesi, Demir ailesi ve bir de Arda ile annesi Gülşah o “yarım aile” denen, en fazla ihtiyaç olunca hatırlanan; aslında fazlaca umursanmayan.

Babasını yıllar önce kaybetmiş, anasız ve babasız büyüyen Gülşahın tek varlığı Ardaydı. Akrabası yoktu, kimseden destek göremiyordu. Oğlunun sakarlığı, ince uzun kemikli vücudu ve büyük başı nedeniyle ona “Çekirge” diyorlardı; sırf bu görüntüsü nedeniyle çocukların anneleri yanına bile yaklaştırmak istemezlerdi.

Ama Arda, utangaç ve çelimsiz görünümüne rağmen, fazlasıyla yufka yürekliydi. Ağlayan çocuğun gözyaşlarını silmek için hemen koşar, bu yüzden kimi zaman hırçın annelerden azar işitirdi. Onun “Çekirge” lakabını neden aldığını da sonradan öğrendi; annesi ona “Oz Büyücüsü”nden bir kitap alınca anladı: Oradaki Korkuluk gibi; herkesin faydalı bulmadığı ama aslında akıllı, iyi kalpli, yardımsever biri…

Hiç alınmazdı Arda, bu lakapları duymak ona dokunmazdı. Hatta annesine, “Belki de beni çağıran herkes o kitabı okumuştur; Korkuluk sonunda çok sevilen biri olmamış mı?” derdi. Gülşah da onu destekler, oğlunun insanların iyi yanlarını görmesini engellemek istemezdi.

Küçücük, mütevazı hayatında en büyük zenginliği tek oğlu olan Gülşah, kocası tarafından terk edilmesine rağmen bir kez olsun çocuğunu suçlamamış, hastanede doğumdan hemen sonra “Bu çocuk en güzel bebek!” diye haykırmıştı. Kimse onun yüzüne bakmıyor, Arda sürdüğü hastane ve doktor yollarından üç yaşına geldiğinde neredeyse sağlıklı bir çocuk olmuştu. Ama yine de yakışıklı değildi; kırpık saçlı, incecik kemikler, iri bir baş… Gülşah bununla mücadele etmeye çalışsa da, esas önemli olan oğlunun sağlıklı ve iyi bir insan olmasıydı.

Kendi yemediğini ona yedirir, eline geçen tüm parayı Ardaya harcar, ay sonuna gelince zar zor aç kalmayı göze alırdı. Ama sonuç aldı; oğlunun hastalığı geçmişti, doktorlar şaşırarak, “Böyle iyi anneler az bulunur, Gülşah Hanım!” derlerdi.

Bir anne çocuğunun iyiliğinden başka ne isteyebilir ki, diye düşünürdü Gülşah. Kendini övmek hiç aklına gelmezdi.

Arda ilkokula başlamadan önce okumayı, yazmayı, saymayı çözmüştü; ama biraz kekemeliği vardı. Öğretmeni sabırsızlanır, “Arda, yeter, sağ ol,” deyip başkasına söz verirdi. Ardanın kendine güveni kırılırdı. Neyse ki, iki yıl sonunda eski öğretmeni evlenip ayrıldı, yerine gelen Elif Öğretmen yaşlıydı ama tecrübeli ve çocukları seviyordu.

Bir gün Gülşahı okula çağırıp konuştu. “Bir logopede gidin, Ardaya da yazılı ödev versin,” dedi. “Ne güzel yazıyorsun, bravo!” Gülşah gözyaşlarıyla Elif Öğretmen’in ellerine sarıldı, teşekkürler etti, ama Elif Öğretmen, “Bu benim görevim; oğlunuz şahane bir çocuk!” diyerek minnettarlığı kabul etmedi.

Okula sevinçle giderdi Arda, sıçrayarak yürürdü, komşular bile “Bizim Çekirge yine hopluyor; zamanı geldi işleri bırakmanın galiba!” diye takılırlardı. Ama bahçedekilerle annesiyle çok fazla vakit geçirmez, kendi halindeydi.

Komşuların dedikodusu Gülşahın umrunda değildi. “Allah, kalbi güzel olmayanı değiştirtemezsin,” diyerek işine gücüne bakar, balkonuna yeni güller dikmek için çabalar, evinin kapısının önünü temizlerdi.

Büyük bahçede her dairenin küçük bir alanı vardı; en güzeli hep Gülşahın köşesiydi. Kırık dökük seramikler, eski bir kültür merkezi tadilatından kalma parçaları, annesinin ellerinde adeta bir mozaik haline gelmişti. Mahalledekiler önce garip karşılamıştı, sonra herkes hayran kaldı: “Resmen sanat eseri olmuş, helal olsun!”

Gülşah için de en büyük takdir, oğlunun “Anne, ne güzel yapmışsın!” diye parmaklarını taşların üzerinde gezdirmesiydi.

Arda’nın çocukluk mutluluğu başka neyle ölçülürdü ki? Okuldan bir aferin alır, ya da annesi ona sarılıp güzel bir yemek hazırlar, hepsi bu kadar. Zaten Arda’nın pek arkadaşı yoktu; okumayı futboldan daha çok severdi. Hele ki kızlara hiç yaklaştırmazlardı. Özellikle Şefika Hanım üç torununu Ardadan uzak tutmak isterdi: “Onlara sakın yaklaşma!” diye bağıra bağıra tehdit ederdi. Gülşah oğluna, “Sen de yolu düşürme, Şefikanın yanına gitme oğlum,” derdi. “Sinir olur, hasta olur sonra.”

Arda hep usluydu, o gün de Şefika Hanım kutlama hazırlığı yaptığı bahçeden geçerken, hiç niyeti yoktu onlara yaklaşmaya. Ama Şefika Hanım, “Bekle! Derler ki ben cimriyim ha! Al bakalım, ye şunu, akşama kadar bizim bahçede görünmeyeyim seni!” diyerek ona iki poğaça verdi. Arda hemencecik kabul etti ve teşekkür etti.

O gün en küçük torunu Elifin doğum günüydü; büyük kutlama yapılacaktı, Arda ortalıkta olmasın istiyordu kadıncağız. “O tuhaf tipli çocuğun bizimkinin yanında işi ne!” diye söylenip dururdu. Zamanında Gülşaha, “Bu çocuk sana dertten başka bir şey getirmez; bırak bir kuruma gitse ya…” demiş, Gülşah ise, “Bir kere beni içkili gördün mü hiç? Bana bu lafları etme!” diye karşılık vermişti. Sonrasında selamı sabahı kesmişlerdi.

Arda ise çoğu zaman annesine olanları hiç anlatmazdı. O üzülmesin, yıpranmasın isterdi. Sessizce bir köşe bulur ağlar, sonra unuturdu. Zaten onun kırgınlığı kısa sürer, çabucak silinirdi yüreğinden. O kadar kolaydı ki affetmek!

Arda artık Şefika Hanım’dan korkmuyordu, ama pek hoşlanmazdı da. Ne zaman ki kadın ona parmak sallasa, incitecek bir şeyler söylese, Arda uzaklaşır, kulak vermezdi o zehirli laflara. Aslında Arda, Şefika Hanımı seviyordu. Onun dakikalarını öfkeye harcamasına üzülürdü.

Dakikalar Arda için hazineydi. Hayatta hiçbir şey zamanı geri getiremezdi. “Tik-tak!” derdi saat. Sonra… Bitti! Bir dakika gitti, geri gelmiyor.

Bunu büyükler niye anlamazdı, hiç çözemedi.

O gün odasında pencere kenarına oturup Şefika Hanımın torunlarının ve diğer çocukların Elifin doğum günü için nasıl koşuşturduğunu seyretti. Elifin fırfırlı pembe elbisesiyle tam bir masal prensesi gibi sahada koşturması Ardayı büyülemişti.

Büyükler avlunun kenarındaki masada otururken çocuklar da oyun alanına, evin arkasındaki eski kuyu tarafına koştu. Arda, çocukların top oynadığı yerin pencereden çok iyi göründüğünü bildiği için annesinin yatak odasına geçti ve bir süre onları seyredip ellerini çırptı.

Sonra birden Elifin kuyunun kenarında tek başına kaldığını gördü. O eski kuyunun tehlikeli olduğunu annesi defalarca tembihlemişti: “Orası çok tehlikeli, zemin çürük, dibinde su var. Sakın oraya yaklaşma!” derdi Gülşah.

Ama işte, bir anda Elif kayboldu; Arda panik oldu, ortalıkta pembe elbise yoktu! Bahçede de yoktu. Koşarak baktı, büyüklerin masasında da yok! O an Arda düşünmeden koşmaya başladı, arkasından Şefika Hanımın sesi duyuldu: “Ben sana evde otur dedim mi demedim mi?!”

Arda, kuyunun başına koştuğunda Elifin orada olmadığını anladı, ama kuyunun dibinde bir parlaklık gördü ve hemen, “Duvardan tutun!” diye bağırdı. Kendisini tehlikeye atma pahasına, zayıf gövdesini kuyunun kenarına yatırdı ve aşağı sarktı.

Elif yüzme bilmiyordu, bunu biliyordu Arda. Karşıdan karşıya geçerken annesiyle sık sık plaja giderlerdi; Elif her seferinde korkardı sudan. Ama şimdi elleriyle sıkıca Ardaya sarıldı, suyun soğuk ve kötü kokusunu hissediyordu.

“Tamam, sakin ol! Buradayım, ben varım!” dedi Arda, Elifin boynuna sarılarak. “Sadece sıkı tutun, ben yardım çağıracağım!” dedi. Nefesini topladı ve tüm gücüyle bağırdı: “Yardım edin!”

Onun bir çocuk sesiyle yardım bağırışını başta kimse duymadı. Bir süre sonra Şefika Hanım masadan torununu göremedi ve panikle bağırmaya başladı. Misafirlerden biri durumu fark ettiğinde iş işten geçiyordu.

Arda son bir kez daha “Anne!” diye bağırdı. O sırada Gülşah annelik içgüdüsüyle, marketten ekmek almayı bile unutarak evine doğru koşturuyordu. Bahçeye girer girmez, Şefika Hanımın paniklemiş, oturduğu yerde daralmış halini gördü. Hiç tereddüt etmeden koşarak yavrusunun olduğu tarafa geçti. O sırada oğlunun sesini duymuştu.

Bir an bile düşünmeden koştu, ipleri almak için eve geri döndü ve çamaşır ipini kaptığı gibi geri geldi. “Bunu tutun, beni aşağı indirin!” dedi. Şefika Hanımın damadı çabucak ipi Gülşaha sardı ve birlikte onu aşağı indirdiler.

Elif hemen Gülşahın boynuna sarılmıştı; kızcağız titriyordu. Ama Gülşahın derdi Ardayı bulmaktı. Elleriyle karanlık suyun içinde aradı, sonunda bir şey ele geldi; çekip yukarı çıkardı. “Çek beni yukarı!” diye bağırdı. Sonunda, Arda’nın hafifçe, “Anne…” dediğini duydu.

Arda iki haftalık hastane sonrası evine bir kahraman olarak döndü. Elif daha erken taburcu olmuştu, kısa sürede toparlamıştı. Arda’nın kolu alçıya alındı, nefes almakta zorlandı ama annesi yanında, korkusu geçmiş, huzurlu ve gurur doluydu. En sevdiği kedisine ve kitaplarına kavuşuyordu.

Şefika Hanım hastanede Ardayı kucakladı; “Sen olmasan Allah senden razı olsun! Ne dilersen iste!” dedi. Arda ise omuz silkti, “Ben sadece yapılacak olanı yaptım. Erkek adam değil miyim?” dedi.

Yıllar sonra, Arda, “Çekirge” lakabıyla anılmaya devam etti; savaş alanında yaralı dolu bir aracı ateş altından çıkarıp, kim olduğunu bile bilmeden başkalarına yardım etti. Ona “Neden yapıyorsun?” diye sorduklarında da, hep aynı cevabı verdi: “Ben doktorum. Yapılması gereken bu. Yaşamak gerek. Doğru olan bu.”

***

Bugün defterimi kapatırken, öğrendiğim şu: Gerçek kahramanlık, kalpte; insanlığı, cesareti ve vicdanı taşımakla olur. Annemin bana olan sevgisi ve inancı, hayatımın en büyük şansı oldu. Şu an biliyorum ki, insanın gerçek değeri dış görünüşte değil, içinde taşıdığı iyiliği ve merhametindedir. Ve zaman… Asıl hazine, insanın başkasına ayırdığı, boş öfkeyle geçirmediği zamandır. Her anın kıymetini bilmek ve doğru olanı yapmak gerek!

Bazen, en sade hayatlarda bile, dünyayı güzelleştirecek bir kalp yeterlidir.

Rate article
Lifequest
Git Buradan! – Komşu Kadının Azarladığı Kambur Sashko’ya Kimse Yüz Vermezken, Bir Gün Onun Cesareti Herkesi Şaşırttı: Katya’nın Fedakâr Annelik Hikâyesi, Dışlanmış Bir Çocuğun Gerçek Kahramanlığa Uzanışı ve Türk Mahallesinde Ön Yargıların Sarsıldığı O Unutulmaz Akşam