Üç Kırık Hayat: Anneyle Sır Dolu Bir Fotoğraf Albümünden Geçmişin Aşkına, Sevgiye ve Yanlış Kararlara Yolculuk

Hımm, bakalım burada neler varmış, buradan ilginç bir şey çıkacak gibi!

Her şey sıradan bir cumartesi temizliğiyle başladı. Melis dolabın üst raflarını karıştırırken, annesi Gülten mutfakta yemek hazırlıyordu. Tozlu kutuları incelerken Melisin eline yıpranmış bir fotoğraf albümü geçti, daha önce hiç görmemişti bunu. Merakı ağır bastı, koltuğa oturup sayfaları çevirmeye başladı.

İlk başta hep mutlu kareler vardı albümde: genç Gülten, arkadaşlarıyla bir çay bahçesinin önünde, piknik yaparken, kırlarda papatya tarlasında kahkahalar atarken… Sonra birden siyah saçlı, uzun boylu bir adam çıktı karşısına. O fotoğraflarda Gülten ve o adam inanılmaz mutlu görünüyor, sık sık sarılıyor, birbirlerine öyle sevecen bakıyorlardı ki… Melis dikkatlice inceledi. Bir kafede baş başa oturmuşlar, Boğaz kıyısında el ele yürüyorlar, gülüşmeler, dokunuşlar… Kimdi bu karizmatik adam? Neden annesinin yüzüne böyle aşkla bakıyordu?

Melisin içini ince bir merak kapladı. Hemen mutfağa indi. Gülten tam o anda vanilya kokusuyla mutfağı dolduran kekini fırından çıkarıyordu.

Anne, dedi Melis, elinde albümle, fotoların bazılarında bir adam var… Kim o? Hiç görmedim daha önce senin yanında.

Gülten’in elindeki fırın eldivenleri hafifçe titredi sanki. Ama toparladı kendini, yüzünde huzurlu bir gülümsemeyle fırın kabını tezgaha koydu.

O… O Burak, dedi hafifçe sesi gerilerek. Babandan önce tanışmıştık, yıllar önce.

Hiç anlatmadın. Albümde baya mutluydunuz, dedi Melis, albümü tekrar açıp sayfa çevirdi. Neler oldu, neden ayrıldınız?

Gülten bir an durdu, önlüğünü çıkarırken ellerini kuruladı. Sonra pencereye yaklaştı, apartmanın arka bahçesinde çocuklar oyun oynuyordu. Anlatmak kolay değildi belli ki, ama Melisin gözlerindeki ısrar kaçışı yoktu.

Zor bir hikâyeydi kızım, dedi sonunda, dönüp Melise bakarak. Gerçekten birbirimizi sevdik. Ama… birlikte olamadık. Tamamen benim yüzümden. Bizim ayrılığımızda tek suçlu benim.

Melis masaya otururken, gözünü annesinden ayırmadı. Onun canı yandığını hissetmiş, biraz önce başladığı bu sohbetten hemen pişman olmuştu. Ama merakı bir türlü susmuyordu! Biraz mahcup, biraz heyecanlı tekrar sordu:

Ne olur anlat anne, lütfen. Bilmek istiyorum. Babamla aranda çocukluğumdan beri bir soğukluk vardı zaten. Hiç aşık olmadığını hep hissettim. Bunca yıl dayanmak niyeydi? Açık açık soruyorum; evet babam babamdır ama… insan olarak pek bir cazibesi yok sanki. Kıskanç, sert ve anlayışlı biri değil. Önceden de farklı biri değildi herhalde. Neden Burakı değil, babamı seçtin?

Gültenin elleri hafifçe titrerken kupasını usulca masaya bıraktı, başı eğik. Sonunda derin bir nefes aldı, bütün cesaretini toplayıp konuştu:

Kolay soru değil bu, canım kızım… dedi kısık bir sesle. Babanı hiç sevmedim. Hatta… neredeyse nefret ettiğim bile oldu.

Melis bir anda irkildi, içindeki düğüm daha da sıkıştı. Bu kadarını tahmin etmişti ama annesinin ağzından böyle duymak başkaydı.

Büsbütün kafam karıştı! dedi Melis, sesi azıcık yükselmişti. Peki, seni zorladılar mı? Dede, babaanne baskı mı yaptı?

Gültenin yüzünde buruk bir tebessüm belirdi. O kadar kısa sürdü ki, Melis fark etmese kaçırırdı.

Tam tersi, dedi yavaşça, onlar başta istemediler bile… Annem bir türlü anlam veremedi neden hiç ilgi duymadığım birine birden razı olmak istediğime. Beni vazgeçirmeye çalıştı. O zamanlar zaten Burakla yeni tanışmıştık. Genç, parlak biriydi Burak. Ailem ona daha çok sıcak bakıyordu açıkçası.

Parmağıyla kupanın kenarında daireler çizerken düşüncelere dalmıştı. Anlatmak zordu ama bugün, nedense, albümü görünce içini dökmek istemişti.

Benim kötü huyum var bir tane; bana bir şey dayatıldığında tam tersi davranırım. Zararlı bile olsa, inadına yaparım. Annemler bilir bunu, bu yüzden hiç baskı yapmaz, hep seçimi bana bırakırlardı. Ama sevdiğim adam; Burak, bunu anlamadı ya da anlamak istemedi…

Bir an sustu. Camın ardından ağır ağır dökülen ilk kar taneleri gözünün önündeydi. O hatanın acısı hâlâ yüreğini yakıyordu. Keşke hemen tepki vermeseydi, keşke düşünmek için zaman isteseydi… Ama o gün, Kimse bana hayatıma karışamaz! diye kıyameti kopardı ve bunun bedeli hem kendi hem de başkasının hayatını mahvetmek oldu.

Aldığı kararla üç kişi birden mutsuzluğa sürüklendi: kendisi, aşık olduğu Burak ve sonunda evlendiği, fakat asla mutlu edemediği Serkan. Herkes biliyordu ki, bu evlilik baştan bitmişti. Gülten o zaman da yanlış yaptığını göz göre göre anlamıştı, ama inat işte…

~~~~~~~~~~~~~~~

Genç Gülten, mutfak masasında ellerini çenesine dayamış, Burakı seyrediyordu. Burak mutfakta bir şef edasıyla hareket ediyordu. Bıçak elinde dans ederken, sebzeler minik küpler halini alıyor, ortaya mis gibi kokular yayılıyordu.

Gülten arada kalkıp yardım etmek istese de, alışkanlıklar malûm, Burak her defasında Tamam, aşkım, sen otur, burası benim krallığım, keyfine bak diye nazikçe engel oluyordu.

Gülten de hem mahcupluğa hem keyfe bırakırdı kendini. Burak yemek yapmaya başlarken havasından içeri girmezdi; gerçekten gönül verirdi mutfağa. Öyle güzel bir tabloydu ki.

Bizim ailede herkes aşçıdır zaten, dedi Burak, Gültenin şaşkın bakışını görünce. Annem tam bir mutfak ustasıdır. Ben de küçüklükten itibaren onun yanında takılırdım. Hatta fena da değilimdir bak, birazdan tabağını kaşıklayacaksın!

Kendisiyle ciddi ciddi övünüyordu Burak, gururdan parlayan gözleriyle yemek yapmaya devam ediyordu.

Yarım saat sonra Gültenin önünde boş bir tabak duruyordu, hatta neredeyse parmağını tabağa sürüp yalayacaktı! Yediği tat bugüne kadar tattığı hiçbir şeye benzemiyordu. Hepsi basit malzemelerdi ama bir araya gelince bambaşka bir şey olmuştu.

Harikaydı, dedi Gülten, hayranlıkla. Hiç böyle bir şey yememiştim, adeta sihirli ellerin var! Nasıl başarıyorsun bunu?

Burak, Gültenin tepkisinden keyif almıştı. Tabakların başında karşılıklı oturdular.

İşin sırrı sevgide ve biraz hayal gücünde, dedi Burak, gülümseyerek. Tabii iyi malzeme de şart. Ama asıl ödül senin beğenmen. Bir gün restoranımıza da davet edeceğim seni. Orada asıl mutfağın büyüsünü göreceksin!

Gülten kıkırdadı, sıcacık bir bakış attı Buraka. O kahvesinden bir yudum alırken mutfağa huzur çöktü.

Tamam, sözünü aldım! dedi sevgiyle. Peki bu işi sürdürecek misin? Annenin yerine geçeceksin galiba artık.

Burak kısa bir an düşündü:

Yok, çok daha büyük planlarım var! Annemle birlikte İstanbula yakın bir sahil kasabasında yeni bir restoran açıyoruz. Yeri bulduk, tadilat sürüyor şu an. Oranın müdürü ben olacağım, inşallah kısa sürede meşhur ederiz!

Burak’ın heyecanlı hayalleri karşısında Gülten de gülümsedi. Panoramik salonlar, manzaralı masalar, insanların keyifle yemek yediği canlı atmosferi gözünde canlandırdı. Ama cümle bittiğinde içini ince bir endişe sardı.

Yani taşınacak mısın? dedi ürkekçe. Parmağında Burakın nişan hediyesi olan altın yüzüğü çevirdi. Metalin soğukluğu bile içini ısıtmaz olmuştu. Peki… ya ben? Beni bırakacak mısın?

Burak bir an afalladı. Onun planı Gültenle birlikte yeni bir hayat kurmaktı halbuki. Bu projeyi de sırf beraber iyi bir yaşam sürsünler diye yapıyordu.

Ne bırakması, dedi şaşkınlıkla. Sen de benimle geleceksin tabii! Orada yeni tuttuğumuz bir ev de var, şehir çok temiz ve huzurlu. Düğünümüzü de çiçekler içinde orada yaparız. Üniversiteyi de kolayca ayarlayacağım, hatta daha iyi bile olacak!

Burak daha çok anlatmak isterken, Gültenin yüzünde iyice asık bir ifade vardı. İçten içe kıpır kıpır oldu. Her şey akıllıca ve mantıklıydı belki, İstanbula yakın sahil kasabası, yeni okul, yepyeni bir hayat… Ama Burakın her şeyi karar verdim edasıyla anlatması, Gültenin inadını kabarttı.

Yani her şeyi kafanda çoktan bitirdin… dedi sessizce. Bana sormana gerek yok demek ki! Ben hemen ailemi, dostlarımı, çocukluğumu bırakıp seninle gitmeye razıyım, öyle mi?

Bir an sustu. Camın dışında bulutlar ağır ağır geçiyor, kafasının içinde sanki bir dolu senaryo dönüyordu. Arkasında bırakacaklarını düşünüyordu, vedalaşacağı anne-babasını, arkadaşlarını…

Burak söze girmeye çalıştı:

Gülten, yanlış anladın, dedi. Ben sadece geleceğimizi hayal ettim, paylaşmak istedim. Senin fikrin olmayacak mu yani sandın? Birlikte başlasak demek istedim. Bence çok güzel olurdu.

Burakın sesi samimi ve heyecanlıydı. Taşınma fikrinin harika olduğunu, Gültenin de sevinmesini bekliyordu. Ama Gülten daha da gerildi:

Sevinmedim işte! diyerek parladı. Benim yerime karar vermişsin! Aile reisi oldun da bana mı haber vermedin? Sanki ben hiçbir şeye karışmaz, her şeyi olduğu gibi kabullenirim, öyle mi? Hodri meydan!

Gülten, saçmalama, dedi Burak, ister istemez sesini yükselterek. Ben birlikte mutlu oluruz sandım, kim güzel bir kasabada yaşamak istemez ki? Orası tam bir cennet!

İçinde biriken öfkeyle, Gülten aniden ayağa fırladı. Masanın kenarına değdi, kahve fincanı devrildi, masa örtüsünde kahverengili lekeler bıraktı.

Beni ilgilendirmez! Ben kendi hayatıma kendim karar veririm. Kimse bana neyi, nerede, nasıl yapacağımı söyleyemez!

Sesi öfkeyle yükselirken, elleri sıkılı duruyordu. O an için ne yer, ne gelecek önemliydi, sadece kendi kararının önemsiz görülmesi çıldırtıyordu onu.

Biraz konuşalım, dedi Burak, yanına yaklaşırken. Seni kırmak istemedim ki… Lütfen yanlış anlamışsın.

Ama Gülten çoktan kapanmıştı. Gözleri dolmuş, başını çevirmişti. Bir şey duymaya tahammülü yoktu.

Yeter, konuşacak bir şey yok! dedi net bir sesle.

Ani bir hareketle nişan yüzüğünü çıkardı, elinde kısa bir an tuttu, sonrasındaysa duvara doğru fırlattı. Metalin sesi duvarı dövdükten sonra parkeye düşerek yankılandı…

Evine döndüğünde, penceresinin önünde koltuğuna kıvrılmıştı. Derin derin nefes aldı, elleri hala titriyordu. Yavaş yavaş, içindeki fırtına sönüp yerini acıktıcı bir pişmanlığa bıraktı. Koca bir hata yapmıştı! Kalpten hissediyordu; Burak ona kırılmak istememişti. Tam aksine, nasılsa mutlu olacaklarını düşünerek hayallerini paylaşmıştı. Aslında çok büyük bir fırsatı kendi elleriyle itmişti…

Ama yeniden o konuşma aklına gelince, içinde yine isyan yükseldi. Eğer şimdiden böyle karar veriyor, ilerde de bana hayatı zindan eder diye geçirdi içinden. Nerede çalışacağıma, kimlerle görüşeceğime de mi karışacaksın? Bu korku öyle derindi ki, koltuğun kollarını sıkı sıkı tuttu. Madem mesele buydu, acıyı şimdi çekmek daha iyi, ilerde mutsuz olmaktan iyidir diye kendini telkin etti…

Aylar sonra, Gülten hâlâ o ayrılığın sarsıntısındayken, mahalleden Serkanla karşılaştı. Serkan ona uzun zamandır hafiften hoşlanıyordu; hiç baskı yapmayan, sınırını bilen biriydi. Burakla ayrıldığını duyunca iyice yaklaşmak istedi. Gültenin o zamanlar kendine güveni ve huzuru yerinde değildi, yalnız hissediyordu. Serkanın ilgisi yeni bir sayfa arayışında güzel bir fırsat gibi geldi… Kendini ve herkesi mutlu edeceğini sandı.

~~~~~~~~~~~~~~~

İşte ilk karşıma çıkana evlendim böylece, dedi Gülten sessizce. Baban o zaman geleceği, evliliği hiç düşünmemiş, dedi hüzünle. Bir yıl sonra tartışmalar başladı zaten. Meğer hiç de uzlaşmacı biri değilmiş, inatçı ve bazen oldukça sertmiş. Yedi yıl sonra da boşandık, hayat her geçen gün çekilmez olunca…

Melis tepkisizce dinliyordu, gözlerinde anlayış ve derin bir kavrayış vardı.

Niye diyorsun ki üç kişiyi mutsuz ettim? Burak seni unutmadı mı sence?

Bilmem, unuttu mu… dedi Gülten sessizce. Ama çok acı çektiği belliydi. Biz de acı çektik. Serkan da mutsuzdu. Evlilik onu iyileştirmedi, kendine bir şey kanıtlamaya uğraştı ama sonunda sadece hayal kırıklığı yaşadı. Yani üç kişi, üç ayrı yerde, üç ayrı mutsuzluk yaşadı.

Gülten kelimelerini tartarak konuşuyordu. Artık acıdan eser yoktu sesinde; kabullenmiş bir insanın dinginliği vardı.

Burak taşındı, çok başarılı oldu. Şimdi bir sürü restoranı var, kendi işinde efsane biri oldu. Ama neşe dolu, duyarlı eski Burak gitti, yerine içine kapanık, sert biri geldi. İş hayatında iyi olabilir ama gerçek hayatta… eh, biraz zor oluyor.

Durdu. Yıllar içinde Burak’la birkaç tesadüfi karşılaşmasını hatırlıyordu. O eski güler yüzlü delikanlının yerinde; şimdi ciddi, soğuk yüzlü bir adam vardı.

İki kere evlendi, dedi sonra. Ama evlilikleri bir yılı geçmedi. Bütün sevgisini oğluna veriyor. Çocuğuna karşı nazik, şefkatli fakat kadınlarla bir türlü olmuyor işte.

Bir an duraksadı, sonra Melisin gözlerinden kaçırarak ekledi:

İki eski eşi de bana çok benziyor: aynı boy, aynı saç rengi, aynı fizikte. Bir arkadaşı dedi ki hala beni seviyor aslında. Ama… artık onun hayatına karışmaya hakkım yok. Çok zaman geçti üstünden…

Melis, annesine bir şey demeden dinledi. İçinden Her şey çok daha güzel olurdu belki de, diye geçirdi. Annesi akıllı, duygulu, güçlü bir kadınken, gerçek mutluluğu tadabilirdi! Zahmette olsa Burakla da mutlu olabilirdi, çünkü hâlâ birbirini unutamamışlardı belli ki.

Ama bir şeyden emindi Melis: Annesi asla önce gururundan taviz vermezdi. O inat, yıllar önce olanı yeniden yaşatırdı ona. Yanlış yaptığını bilse de, gidip karşı tarafa Hata ettim diyemezdi. Kendine zayıflık gibi gelirdi, bunu kabullenemezdi.

Gülten doğrulup hafifçe esnedi, sonra Melise döndü:

Biliyor musun, dedi sesi biraz daha neşeliydi artık. Keşke şunu diyebilsem; hayat çok kolay geçti. Ama hayır, canım acıdı, hayallerim başka türlüydü. Yine de yaşadım işte. Sen varsın, bu en büyük servetim.

Dışarısı kararmış, evde sıcacık ışıklar yanmıştı. Melis kalkıp annesine sarıldı. Gülten bir an dona kaldı, sonra kızını sıkıca kucakladı.

O an ikisi de hissetti: Geçmiş artık geçmişte kalmalıydı. Geleceği birlikte inşa etmek ikisi için de yepyeni bir başlangıçtı.

Rate article
Lifequest
Üç Kırık Hayat: Anneyle Sır Dolu Bir Fotoğraf Albümünden Geçmişin Aşkına, Sevgiye ve Yanlış Kararlara Yolculuk