Günlük 14 Mart, Perşembe
Gelsene ya, çekinme, kendini evinde gibi hisset, Koridordan eşimin neşeli sesi geldi, ardından da yere bırakılan ağır bir valizin tok sesi. Derya şimdi sofrayı kurar, tam da vaktinde geldik.
Elimde kepçeyle donakaldım. Misafir beklemiyordum. Hatta bu akşamı huzurlu bir aile yemeğiyle, yorgun bir haftadan sonra rahatça televizyon karşısında geçirmeyi hayal etmiştim. Eve gelecek tek konuk, çok özlediğim sessizlik olmalıydı. Kepçeyi rafına koyup, ellerimi havluyla sildim ve koridora çıktım.
Gördüğüm manzara pek iyiye işaret değildi. Eşim Rızanın yüzünde parlayan kocaman bir gülümseme vardı, yeni gelen göbekli, yüzü kırmızı, şişkin bir adamın montunu çıkarmasına yardım ediyordu. Köşede, neredeyse fermuarı patlayacak kadar doldurulmuş dev bir spor çantası vardı.
Ayy Derya! Rıza beni görünce gülümsemesi daha da yayıldı. Sana sürpriz getirdim! Mehmeti hatırlıyorsun, değil mi? Üniversiteden, gitar çalan çocuk! Hani en iyi o çalardı ya!
Mehmeti zar zor hatırladım. Hep arka sıralarda oturan, sigara ve not isteyen, gürültücü biri O öğrenciden pek bir şey kalmamış. Şimdi göbekli, kel, bakışları ise evi baştan sona tarayıp bir şeyler ölçer gibi
Selam ev sahibi hanım, Mehmet ayakkabılarını gelişigüzel dolaba fırlattı. Burası genişmiş, iyiymiş.
İyi akşamlar, diyebildim nazikçe. Bakışlarımı Rızaya çevirdim. Sorduğum o sessiz soruda, onun genellikle sırtının kaşınmaya başlamasına sebep olan bir anlam vardı.
Eşim hemen yanıma sokulup, omzumu sıvazladı, sesi iyice kısıktı:
Derya, bak şimdi. Mehmetin başı dertte. Karısı atmış evden. Kadının annesinin eviymiş, Mehmetin üstüne hiçbir şey yok Gidecek yeri yok, parasız falan. Bir hafta dursun bizde, diyor. Kendine ev bulana ya da karısıyla barışana kadar. Yolda bırakmadım adamı, bilirsin beni
Elbette bilirdim. Rıza ne kadar iyi biriyse, o kadar da zayıf karnı vardı. Kim duygusala bağlasa, ya da zamane dostluklarını hatırlatsa, dayanamayıp “tamam” demesi işten değildi.
Bir hafta mı? Fısıldadım. Rıza, burası iki oda. Adam nerede yatacak? Oturma odasında mı? Biz nereye gideceğiz akşamları?
Aman Deryacım, ne olacak bir hafta olsun, çatıda çay içeriz. İnsana yardımcı oluruz, hem Mehmet normal adam, sessiz sakin, varlığını anlamazsın bile.
Tam o sırada sözde sessiz kardeş Mehmet, yüzünü yıkamış olarak, yeni serdiğim yüz havlumla ellerini kuruladı.
Aç mıyız bakalım? dedi gülerek mutfağa doğru yol aldı. Var ya, sabahtan beri ağzıma lokma atmadım. Eşyaları topla, yol çek Sinirlerim paramparça!
O akşamki yemeği, Tek Kişilik Tiyatro diye özetleyebilirdim. Mehmet, sanki deprem ya da kıtlık hazırlığındaymış gibi iştahla saldırdı masaya. Mercimek çorbası bir çırpıda bitti, köfteler peş peşe silindi Bir yandan da, damak tadı üzerine uzun uzun konuştu.
Çorba iyi olmuş, güzel kaynamış ama azıcık sarımsak eksik Benim eski karı bunu öyle koyardı ki, kaşık çorbanın içinde dikilirdi! Bu biraz hafif, diyet gibi
Kendimi tutup sadece dudaklarımı büzdüm. Rıza suçlu bir ifadeyle kuzu kuzu ekledi:
Ye Mehmet, Derya harika yemek yapar.
Tamam, eksik olmasın, dedi Mehmet, getirdiği rakıdan kendine bir duble koyarken. Şehirli hanımlara göre iyi. Ama biz işçi adamlar böyle kabaca yemek yemeye alıştık. Rıza, sende bira yok mu? Rakı köfteye ağır gidiyor
Gece, salondaki televizyonun sesi öyle yüksekti ki, vitrin camları titredi. Mehmet, divanda yayıla yayıla aksiyon filmi izlerken, her kavga sahnesini yüksek sesle yorumladı. Rıza da yanında doğru diyorsun deyip mutfağa takviye getirecek bir bahaneyle defalarca gidip geldi. Kendi salonuma adım atamadım. Odaya çekilip kapıyı kapattım, kitap okumaya çalıştım, ama dizi bitmedikçe, kahkahalar ve patlama sesleri duvarları deldi geçti.
Sabah kabus bitmemişti. Kahve için mutfağa girdiğimde, lavabonun dibinde dağ gibi bulaşık, masanın üstünde kırıntılar, ketçap lekeleri ve boş bir rakı şişesi vardı. Mehmet, açılmış divanda bacaklarını sıradışı bir rahatlıkla uzatıp horluyordu. Eve bir soba kokusu, bir ayak kokusu hakim olmuştu.
Rıza, uykulu gözlerle tuvaletten çıktı.
Affedersin Derya, dün yorgunluktan toparlayamadık, dedi. Akşama hepsini ben hallederim.
Akşam mı? Saatime baktım. Kahvaltıyı neyle yapacaksınız? Temiz tabak kalmamış.
Şimdi bir-iki tane yıkarım
Kahvemi sessizce içtim, salona hiç bakmadan çıktım, giyinip evden ayrıldım. Gün boyu, eve dönmek isteğim azaldıkça azaldı! Sevgiyle yaptığım düzen, kendi ellerimle kurduğum o huzurlu ortam, şimdi bana yabancıydı.
Akşam eve döndüğümde korktuğum başıma gelmişti. Görünüşte bulaşıklar yıkanmış ama her şey yağlı yağlıydı. Evde ağır bir kızartma kokusu vardı. Mehmet, atletiyle mutfakta camdan sarkarak sigara içiyordu. Rızaya defalarca evde sigara yok dediğim halde
Hah, evin hanımı geldi! dedi Mehmet gülerek. Biz de Rızayla patates kızarttık. Hem de kuyruk yağıyla! Yağınız olmadığı için bakkala gitmek zorunda kaldım. Parayı Rıza verdi, kartım hâlâ blokeli.
Ocağı şöyle bir süzdüm. Cam-çerçeve yağ içinde. Yerde kabuklar.
Acıkmadım, dedim kısa ve soğukça. Rıza, bir bakar mısın?
Onu odaya çekip, kapıyı sımsıkı kapadım.
Rıza, bu nedir ya? Niye mutfakta sigara içiyor? Niye ortalık leş gibi? Hani varlığını bile hissetmeyecektim?
Derya donma, ya dedi, ama sarılmasına izin vermedim. Adamın morali bozuk, rahatlasın dedim. Temizleriz. Adam sade, fazla alengirli işler sevmiyor. Bir hafta sabret, bak bulacak ev
Nereden arıyor ev? Kaşlarımı kaldırdım. Televizyon başında birasıyla mı?
Vallahi gündüz birini aradı! diye yemin etti. Olsa olsa dost kazanılır zor günde, inan ki.
Sonraki üç gün işkence gibiydi. Mehmet, evin her köşesine yayılmıştı. Sözde izinsiz tatildeydi. Benim iki gün yetsin diye pişirdiğim yemek, ertesi gün bitiyordu. Evde külotla dolaşıyor, hiç çekinmeden banyoda saatler harcıyor, banyonun halini anlatmaya gerek bile yok
Ancak son damla, cuma akşamı geldi.
İşten erken çıkıp, şöyle güzel bir banyo yapayım dedim. Eve girdim, içeriden kahkaha ve yüksek sesli şarkılar. Antrede Mehmetin ve Rızanın ayakkabısı dışında, bir kadın stilettosu ve başka bir adamın botu.
Salona girdim, hava duman altı. Masanın başında Mehmet, yabancı biri ve bol makyajlı bir kadın. Rıza ise kızarmış suratla, köşede sinecek yer arıyordu. Masamın üzerinde, benim doğal meşem sehpayı koruyucu bile koymadan meze ve içki.
Hah, hanım gelmiş! Mehmet bağırdı. Rıza, birer daha içiyoruz! Derya, tanış, bu Gürkan ve Betül, cuma işte, keyif!
Gözüm masanın üstündeki bardak lekesine, Betülün kristal şekerliğime bastırdığı sigara izmaritine ve gözlerini kaçıran kocama kaydı.
Bağırmadım. Tabak fırlatmadım, misafirleri kovmadım. İçimde bir şeyin anahtarı çevrildi. Öfkenin yerine kristalize bir huzur geldi.
İyi akşamlar, dedim. Sizi rahatsız etmeyeyim.
Doğrudan yatak odasına girdim, kapıyı kilitledim. Gürültü biraz azaldı, belli ki Rıza susturmaya çalıştı ama sonra müzik yeniden başladı.
Dolaba gidip büyük valizi çıkardım. Tane tane, kararlı adımlarla: sabahlık, terlik, mayo, birkaç elbise, rahat bir pantolon, makyaj malzemesi, uzun zamandır okumak istediğim kitaplar. İyi ki, iki haftalık kullanmadığım izin hakkım vardı ve kenarda kimsenin bilmediği birikimim Hemen bilgisayardan, uzun süredir gitmeyi ertelediğim, Bursa Uludağdaki o güzel termal otellere baktım. Park manzaralı suit oda, üç öğün yemek, spa, masaj Ödemeyi yap, rezervasyon onaylandı: Giriş yarın sabah.
Hazırlandıktan sonra, kulağıma tıkaçları taktım, nasıl olsa sabaha kadar uyuyacaklar.
Sabah, evin içi mezarlık kadar sessizdi. Misafirler gitmiş, Rıza ve Mehmet uyuyordu. Duştan çıktım, valizi alıp dışarı çıktım. Dün geceden kalan sofranın arasına, mutfağa kısa bir not bıraktım: Sanatoryuma gittim. Bir hafta yokum. Buzdolabında yiyecek yok. Bu ayın faturalarını sen öde.
Taksi gelmişti bile. Yol alırken, ilk kez omzumdan ağır bir yükün uçup gittiğini hissettim.
Sanatoryumda geçirdiğim ilk iki gün tam huzurdu. Kars’tan gelen soğuk havada yürüyüş, oksijen kokteyli, havuz keyfi, kitaplar Telefonu sessize aldım, bir kere bile açmadım.
Akşamına eşimden ardı ardına arama ve mesajlar:
Derya, neredesin?
Derya, şaka değil bu, nereye kayboldun?
Uyandık, evde yoksun.
Bari bir çorba yapsaydın gitmeden.
Gülümsedim, telefonu kapayıp çikolata bakımına gittim.
Üçüncü gün mesajlar endişeyle karıştı:
Derya, telefonun başına geç! Temiz çoraplar nerede?
Çamaşır makinesi nasıl çalışıyor? Yanıp sönüyor, başlamıyor.
Mehmet, temiz havlu soruyor.
Makinede deterjan ve tuvalet kâğıdı kalmadı, yedek nerede?
Yalnızca birine cevap verdim: Kılavuz Googleda, deterjan ve kağıt bakkalda, paranız var, madem içkiye buldunuz.
Dördüncü gün aradı. Bitki çayımın tam başında açtım.
Deryaaa! Allah aşkına açtın sonunda! Ne olur gel artık, bu çekilmez!
Ne oldu Rıza? Benim şimdi bakımım var, huzurluyum
Ev ev savaş alanı! Mehmet azıttı! Dün gece arkadaşlarını çağırdı, futbol maçı diye bağırdılar, alt kattaki Şükriye Teyze polise şikayet etti! İfade vermek zorunda kaldım, ceza da kestiler!
Ne diyeyim, adam düzgün adam, dost dedin, işte dostuna yardımcı oluyorsun. Zor günde belli olurmuş ya Sen başkasın, çözersin. Ailenin reisi sensin!
Yiyecek yok, eve gelince her yer dağınık, Mehmet yine içecek istedi! Beni kötü ev sahibi diye azarlıyor!
Benim suçum yok ki? Zaten şehirli hanım, kötü yemek yapıyormuşum. Senin dostun sana öğretir şimdi asıl yemek nasıl yapılır, bakıver
Derya, göndermeye elim gitmiyor, arkadaşlık borcu, hanım
Bu senin seçimin Rıza. Senin dostun, senin evin, senin kuralların ya da onların yokluğu. Pazar akşamı döneceğim. Döndüğümde ev, Mehmetin gelişinden önceki gibi olacak. Yoksa annemlere geçerim. Dava eder, boşanırım da. Tehdit değil, kararım.
Telefonu kapadım, yüz masajına geçtim. Hafifledim. Eskiden son kararlarımda çekinirdim, ayıp olmasın diye sustum. Ama şu bir haftada anladım ki, her türlü sabır erdem değil, çoğu defa insanın başına oturmasına izin vermek
Kalan günler göz açıp kapayıncaya kadar geçti. İnanılmaz iyi uyudum. Doğrusu güzelliğim yerine geldi, kaşlarım arasındaki o gergin çizgi silindi.
Pazar akşamı eve dönerken içimde tuhaf bir heyecan vardı bir korkum yoktu. Sonuç ne olursa olsun hazırdım. Rıza başaramadıysa, yollarımız ayrılırdı.
Kapıyı açtım.
Ev çamaşır suyu, limon ve… fırın tavuğu kokuyordu. Güzel bir koku!
Koridor bomboştu. Mehmetin valizi yok, yabancı ayakkabılar yok, Rızanın ayakkabıları özenle yerine dizili.
Mutfağın kapısından Rıza belirdi, gözleri yorgun, ama temiz ve traşlı.
Hoş geldin dedi.
Odaya baktım: Her yer pırıl pırıl, kanepe düzenli, halı tertemiz, sehpayı parlatmış. Pençere açık, mis gibi soğuk hava içeri doluyor, sigara kokusu kalmamış.
Mutfağa girdim. Bulaşıklar yıkanmış, fırında tavuk pişmiş.
Mehmet nerede? dedim montumu çıkarırken.
Rıza derin bir nefes aldı.
Gönderdim onu. Perşembe günü, sen aradıktan sonra.
Vay! Nasıl becerdin? Hani arkadaşlık, ayıp falan?
Bilmiyorum Derya Düşün, işten geldim, Mehmet futbol başlıyor diye bana bira aldırmak istedi, ben de onun ardından tavayı yıkıyordum Tersim tuttu. Topla valizini, git dedim.
O ne yaptı?
Bağırdı, çağırdı, karının kölesi oldun, kadına yüz verdin, dostunu bir kadın için sattın gibi bir sürü laf Bir de manevi zarar bahanesiyle para istedi. Taksi için bin lira verdim, valizi kapıya koydum, anahtarı aldım. Sonra iki gün evi sildim, Şükriye Teyzeye çikolata götürdüm, özür diledim.
Yanağıma dokundu, elleri deterjandan pürüzlüydü.
Beni affet. Çok saçma davrandım. Her şeyi sen kendiliğinden yapıyorsun zannettim, oysa dört günde mahvoldum. Sen hem ev hem iş Nasıl dayanıyorsun?
Gözlerinin içindeki pişmanlık hakikiydi, yanında bir de ilk kez anladığı bir, bilgelik vardı.
Ben Rıza, bizim huzurumuz için uğraşıyorum sadece. Ama parazit bakmaya niyetim yok.
Söz Bir daha kimse kalmayacak. Mehmet bu eve adım atamaz. Sonra bana da hakaret dolu mesajlar yazdı Engelledim.
Hadi otur, beş dakikada tavuk yanacak!
Yemek boyunca sessiz, huzurlu bir akşam yaşadık. Rıza bana servis yaptı, çay koydu.
Sanatoryum güzeldi mi? dedi ürkekçe.
Mükemmeldi. Artık her altı ayda bir gideceğim. Ve sen de bence menemen dışında yemek yapmayı öğrenmelisin. Belli mi olur, yine canım sıkılır
Öğreneceğim, dedi kararlı.
Ertesi gün, ortak bir arkadaşım aradı; meğer Mehmet tekrar eski kayınvalidesine gidip kavga çıkarmış, eski eşinin de şimdi dava açıp borçlarını da bölüştürmek istediğini öğrendik. Üstelik işten de içki yüzünden çıkarılmış, karısı aniden attı hikayesi, beleş ev ve kolay kulak bulmak içinmiş.
Rıza sadece başını salladı, bir daha yanıma gelmez dedi dersini almıştı. Evimizin sınırları kutsallaşmıştı.
Ve ben anladım ki, bazen sesini yükseltmene gerek yok; sadece çekip gitmek ve kararlarını yaşamasını izlemek yeterli.
Bundan sonrası Evet, Rıza hemen şahane bir ev insanı olmadı ama kadın emeğini kutsal bildi, hayır demeyi öğrendi. Bir ay sonra, uzaktan akrabasının iki gün kalsam ricasını, yakındaki pansiyonları önererek nazikçe reddetti.
Ben de mutfakta çorbayı karıştırırken bu konuşmayı duydum ve gülümsedim. Sanatoryum güzel, ama insanı takdir eden bir ev bambaşkaPencereden taze hava girerken, mutfaktaki saat hafifçe tıkırdı; evin duvarları huzurla genleşmiş gibiydi. O an, telaşsız bir sessizlik içinde, ben yeniden kendi evimde olduğumu hissettim. Rıza yan masada, biçimsizce doğradığı salatalık ve domateslerle Ev usulü salata nasıl yapılır? diye uğraşırken bana baktıyıllar sonra ilk kez gerçekten, olduğu gibi baktıve ben tebessüm ettim. Birbirimizin emeğini görmeyi, anlamayı öğreniyorduk; her şeyden değerlisi buydu.
Bir kaşık çorba tadıp gözlerimi kapattım. Tadı tam kararındaydı. Sonra, yıllar sonra ilk defa başımı arkamdaki sandalyeye yasladım; içeride ne televizyon bağırtısı ne de ayak kokusu Sadece evim, sadece ben ve Rıza, kendi dengemiz, kendi kahkahamız ve soframız vardı.
Ve o anda anladım: Huzur, bazen sadece sınır çizmeyi ve arada bir herkesin evini temiz bırakmasını beklemeyi bilmektir. İçimde hafiflik, sofrada huzur, gözlerimizde yeni bir sayfa Hayatın geri kalanı hurra değil; ama artık beklenmedik konuklara karşı anahtarı bende olan bir kapım var.
Belki bazen misafir olunca evin kıymeti daha çok anlaşılıyordu.
Kaşığımı bırakıp gülümsedim. Kapının ziline biri bassaydı, Rıza bana bakıp, Bugün kimseyi almıyoruz diyecekti. Ben de karşılıklı kahvemi yudumlayacak, içimden sadece şunu söyleyecektim: Hoş geldin Derya, evin sana yeniden ait.
Ve çorba, hayatımda hiç bu kadar güzel olmamıştı.




