Bizim Evde Hâlâ İşler Var…
Babaanne Nazife güçlükle bahçenin kapısını açtı, güç bela eve kadar tıpış tıpış yürüdü, eski ve paslanmış kilit ile uzun süre uğraştıktan sonra soğuk, uzun zamandır yakılmayan evine girip sobanın yanında bir tabureye oturdu.
Evde terk edilmişlik kokusu vardı.
Yalnızca üç ay ayrı kalmıştı ama tavanlar örümcek ağıyla kaplanmış, eski sandalye acı acı inliyordu, rüzgâr baca boyunca uğultu yapıyordu; sanki ev ona küskün karşılık veriyordu: Neredeydin bu zamandır, sahibem? Kimi bıraktın başıma? Biz kışı nasıl geçireceğiz?
Şimdi, şimdi güzelim, az bekle. Bir soluklanayım… Sonra yakacağım, birlikte ısınırız…
Bir yıl önceye kadar Nazife Nine evin içinde fır dönerdi: badana yapar, boyar, su taşırdı. O küçük ve incecik bedeni bazen ikonaların önünde eğilir, bazen sobanın başında olurdu. Bahçede koştura koştura çiçek dikmeye, çapa yapmaya, sulamaya yetişirdi.
Ev, sahibiyle birlikte coşar; tahta döşemeler onun hafif, hızlı adımlarıyla neşeyle gıcırdar, kapılar ve pencereler onun ufak, çalışkan ellerine hemen açılır, sobada puf puf çörekler pişerdi. Nazife Nine ve eski evinin keyfi pek yerindeydi.
Kocasını genç yaşta toprağa vermişti. Üç çocuk büyütmüş, hepsini okutmuş, hayata kazandırmıştı. Bir oğlu deniz subayı, öteki asker tuğgeneraldi, ama her ikisi de Ankarada oturduğu için yılda ancak birkaç kez uğrardı.
Şehirde yaşamayan yalnızca en küçük kızı Fidan köyde kalmıştı; ziraat mühendisi olarak sabah akşam çalışır, annesine ancak Pazar günleri uğrayıp pişi yapar, sonra yine haftalarca görünmezdi.
En büyük tesellisi torunu Gülbahardı. Resmen babaannesinin yanında büyümüştü.
Ve nasıl güzel büyümüş! Gözleri iri ve gri, buğday tenli, saçları sırtına kadar uzun, dolgun ve ışıl ışıl; parıl parıl parlar âdeta. Saçlarına atkuyruğu yapsa, omuzlarına dalga dalga dökülür, köydeki delikanlılar gözlerini alamazdı. Herkes hayran, kimse yanına yaklaşamaz.
Babaannesi gençken hoştu tabii, ama eski fotoğraflara bakınca Nazife Nine kendini Gülbahar ile kıyasladığında bir çoban bir de sultan derdi.
Aklı da hayli yerindeydi. Gülbahar şehirde tarım ekonomisini bitirmiş, sonra doğduğu köyüne dönüp ekonomist olarak belediyede işe başlamıştı. Sonra bir veterinerle evlenip devletin yeni ev programından faydalanacak kadar şanslı olmuştu.
Ah, o ev ne evdi! Sağlam tuğladan, geniş, ferah O dönem için neredeyse bir konak.
Tek bir fark: Nazife Ninenin eski evinin çevresi yemyeşil, güllerle doluydu, her yerde çiçek fışkırırdı. Gülbaharın yeni evinin ise henüz bahçesi yoktu; birkaç kök ancak Gülbahar aslında köyde yetişmişti fakat narin ve inceydi, babaanne onu her türlü rüzgârdan ve ağır işten korurdu.
Hem zaten kısa süre içinde bir de oğulları oldu, küçük Tunahan. Artık bahçeyle, bostanla uğraşmaya vakit bulamıyordu.
Gülbahar sürekli babaannesine Gel, bizimle yaşa. Ev büyük, konforlu, sobayla uğraşılmaz,” diye dil dökmeye başladı. Seksenine basınca Nazife Nine’nin bacakları hastalandı, hastalık da adeta bu yaşını bekliyormuş gibi bir gecede geldi; hele ki koşan ayaklar artık yürümekte zorlanıyordu. Israrlara dayanamadı ve torununun evine taşındı.
Orada birkaç ay kaldı. Sonra bir gün Gülbahar oldu olacak şöyle dedi:
Babaannem, canım benim, seni çok seviyorum biliyorsun! Ama neden hep böyle oturuyorsun? Sen hep çalışkan, koştururdun! Bense yerleşip kaldım Ben ev düzeni kurmak istiyorum, senden yardım bekliyorum
Yavrum, ayaklarım artık tutmuyor ki Yaşlandım
Hıh Bize gelince hemen yaşlandın yani
Nihayet, babaannesinin bekleneni veremediğini gören Gülbahar, onu kendi evine geri gönderdi.
Üzüntüden, torununa yardım edememenin acısıyla Nazife Nine iyice yatağa düştü. Ayakları artık yerden kalkmak istemiyor, ömründe çok çalıştıkları için durmak bilmiyordu. Yataktan masaya geçmek bile mücadele oldu, eskiye kıyasla camiye yürümek işkenceye döndü.
Caminin hocası, Sadık Hoca, onu ziyarete geldi. Nazife Nine sürekli köy camisinin işlerinde ona yardım ederdi. Sadık Hoca dikkatle etrafa baktı. Nazife Nine masada oturuyordu, iki oğluna her ay yolladığı mektupları yazmakla meşguldü.
Ev serindi, soba ya tam yanmamış ya da hemen sönmüştü. Yer buz gibiydi. Üzerinde en kalın, ama oldukça eski bir hırka, yıpranmış bir başörtüsü, ayağında ise eskimiş el yapımı panduflar vardı.
Sadık Hoca iç geçirdi: Bir yardımcı gerek bu nineye. Kimi acaba? Belki komşudan Meryem Abla? Yakında oturuyor, Nazife Nineden de yirmi yaş küçük.
Yanında getirdiği ekmeği, çörekleri, hanımı Raziyenin selamı ve sıcacık balıklı börekten yarısını masaya koydu.
Cübbesinin kollarını sıvayıp sobanın külünü döktü, birkaç kez gidip odun getirdi odaya dizdi. Sobayı yeniden yaktı. Suyunu getirdi, büyük ve isiyle kaplanmış çaydanlığı yerleştirdi.
Evlâdım! Ay… Yani hocam, mektuplarda adresleri bir türlü düzgün yazamıyorum, yardım eder misin? Kendi yazımla göndersem gitmez ki!
Hoca oturup adresleri yazdı, göz ucu ile kağıtlara baktı. Kocaman, titrek harflerle “Çok iyiyim oğlum, her şeye sahibim, Allaha şükürler olsun!” yazıyordu.
Ama kâğıdın üzeri lekelerle doluydu; belli ki gözyaşı lekeleriydi bunlar.
Meryem Abla, Nazife Ninenin yardımına koştu. Sadık Hoca da sık sık ona uğrayıp ruhunu beslemeye, bayramlarda Meryem Ablanın eşi, eski denizci Hüseyin Amca, motosikletiyle onun camiye gitmesini sağladı. Hayat biraz olsun düzene girdi.
Torunu uğramaz oldu; yıllar geçti, Gülbahar hastalandı. Uzun zamandır mide sorunları olduğunu sanıyordu, ama aslında akciğer kanseriymiş. Sebebinin ne olduğu bilinmez, ama Gülbahar altı ayda eriyip gitti.
Eşi, onun mezarına adeta kamp kurdu; şişeyle mezara gidip, içer orada uyurdu. Oğulları Tunahan ise bakımsız, aç, yüzü gözü kirli biçare kalakaldı.
Fidan Hanım, Gülbaharın annesi, torununu yanına aldı. Ama iş yoğunluğundan ilgilenemeyince resmî kurumlar Tunahanı ilçedeki çocuk yurduna vermeye karar verdi.
Yurt, eh, fena sayılmazdı: Enerjik bir müdür, iyi yemek, hafta sonları çocukları aileler alabiliyordu. Ama evdeki terbiyeye hiç benzemezdi; Fidan Hanım için ise başka çare yoktu. Emekli olana daha yıllar vardı, işi bırakmaya da imkân yoktu.
İşte o gün eski Ural motosikletin yan koltuğunda Fidanın evine Nazife Nine geldi. Direksiyonda, tüllü atletiyle rengarenk dövmeli, kilolu komşusu Hüseyin Amca vardı. İkisi de kararlı görünüyordu.
Nazife Nine sadece Ben Tunahanı yanıma alacağım, dedi.
Kızım, senin bacakların zor yürüyor, çocuk büyütmek kolay mı? Onun yemeği, çamaşırı var!
Ben yaşadıkça Tunahanı yurda vermem! dedi Nazife Nine.
Fidan Hanım, her zamanki yumuşak Nazife Ninenin bu kararlılığına şaşırdı, sustu ve torunun eşyalarını toplamaya başladı.
Hüseyin Amca, yaşlı kadını ve torununu taşımakta fazla zorlanmadı; birlikte eve geldiler.
Komşular dedikodu etti: Nazife Hanım iyi kadındır, ama ihtiyarlığında aklını mı oynattı? Kendisi bakıma muhtaç, bir de çocuk getirmiş! O bir yavru köpek değil ki Sevgiye, bakıma muhtaç; Fidan ne yapıyor acaba?!
Pazar namazından sonra Sadık Hoca endişeyle Nazife Ninenin evine geldi: Zavallı kadıncağız aç, bakımsız Tunahana bütünüyle yetmese mi? Gideyim, hâlini göreyim, dedi.
Ev sıcaktı, soba harıl harıl yanıyor. Temiz, mutlu Tunahan eski pikaptan masal dinliyordu.
Kendine güçsüz denilen Nazife Nine ise tereyağıyla tepsi yağlıyor, hamur yoğuruyor, yumurtasını peynire kırıyor, mutfağın her yerinde kanat gibi dolaşıyordu. Sanki eski hasta bacaklar yoktu.
Hoş geldiniz Sadık Hocam! Ben sizlere, hanımınıza, o küçük Kâmile sıcacık peynirli börek çıkardım, biraz sabredin lütfen
Sadık Hoca eve döndüğünde hâlâ şaşkınlığını atamamıştı, karısı Raziyeye gördüklerini bir bir anlattı.
Raziye Hanım düşünceli bir ifadeyle kitaplığın kalın mavi defterlerinden birini çıkardı, ilgili sayfayı buldu ve okudu:
Yaşlı Hatice Hanım ömrünü tamamlamıştı. Bütün umutları, hayalleri, hisleri bembeyaz karların altında dinleniyordu. Bir gün, şiddetli bir kış gecesinde Hatice Hanım ikonaların önünde uzun uzun dua etti, sonra yatıp Hadi imamı çağırın, vakit geldi dedi. Yüzü pırıl pırıl bembeyaz olmuştu.
Evde kalanlar koşarak imamı çağırdılar. Hatice Hanım dua edip oruç tuttu; bir gün boyunca ne yemek ne su aldı. Sadece sakin nefesi kalmıştı.
O sırada kapıdan; kar soğuğu ve yeni doğmuş bir bebek sesi içeri girdi.
Bebek susturalım, Hatice Hanım ölüyor!
Bebeğe laf anlatılmaz ki, az önce doğdu; neden susacağını bilmiyor.
Eski Hatice Hanımın torunu, Neslihan Hanım, yeni doğmuş bebeğiyle hastaneden dönmüştü. Evde sadece yaşlı kadın ile lohusa vardı. Neslihanın sütü henüz gelmemiş, acemi olduğu için bebeğe bir türlü alışamamıştı. Bebek öyle ağlamıştı ki, Hatice Hanım da bir türlü inleyemiyordu.
Yaşlı Hatice Hanım başını kaldırdı, dalgın bakışları canlandı. Ayağa kalktı, terliklerini aradı. Herkes işten döndüğünde bir baktı ki Hatice Hanım bırakın ölmeyi, daha zinde, neşeli olmuştu. Bebeği kucaklayıp odanın içinde dolaşıyor, kendi torunu ise yorgunluktan koltukta uyukluyordu.
Raziye Hanım defteri kapattı. Eşine bakıp gülümsedi, sözlerini ekledi:
Benim büyükannem Vuslat Hanım da beni çok severdi; aramızdaki bağlılık yüzünden, pes etmedi, yaşama tutundu. Hep şunu derdi: ‘Ölmek için erken, hâlâ evde işlerimiz var! Sonraki on yıl boyunca anneme ve bana kol kanat gerdi.
Sadık Hoca karısına gülümsedi.
Bu hayattan çıkarılacak büyük ders şudur: Sevgiyle ve sorumluluğu paylaşarak, bazen en zor sandığımız şartlarda bile bir güç buluruz. Hayatta her zaman bizi bekleyen önemli işler ve sevgimizle var edebileceğimiz bir umut vardır.




