Eski Mektuplar

Eski mektuplar

Postacı katlara çıkmayı bırakıp gazeteleri ve zarfı girişin altına bırakmaya başladığında, Ayşe Hanım önce çok şikayet etti. Sonra kabullendi. Şimdi sabahları soğuk korkulukları tutarak merdivenleri iniyor, kırılmış, üzeri solmuş yeşil kutuyu açıp o eski 12 numaralı kutuya göz atıyordu.

Kutu seksenli yıllardan kalma, boyası soyulmuş, numarası eğri bir 12. Açıldığında gıcırtı çıkar, Ayşe Hanım her seferinde Bir gün tamamen düşer, o zaman İremin mektuplarını nereden bulacağım? diye düşünür.

Mektuplar düzensiz gelirdi. Bazen bir hafta, bazen bir ay aralıkla. Ama gelirdi. Dar bir zarf, düzgün eğik el yazısı, ucuz parfüm kokusu. Ayşe Hanım merdivenleri tekrar çıkıp çaydanlığı ocakta ısıtır, masaya oturur ve kağıdı yırtmadan nazikçe zarfı açardı.

İrem, bir bin kilometre uzakta, İzmirde yaşıyordu. Üniversitede tıp fakültesi yurdunda aynı odada kalır, anatomiyi birlikte ezberler, bir kutu konserve et paylaşırdık. Sonra İrem evlendi, Ayşe Hanım ise bir sağlık ocağında çalıştı, geç evlendi, bir kızı oldu. Yollar ayrılsa da bağları kopmadı. Mektuplar ince ama sağlam bir ip gibi onları bir arada tutuyordu.

İrem bahçesinden, komşusunun yine yanlış domates ekmesinden, mutsuz eşine hâlâ veda edemeyen oğlundan bahsederdi. Kan basıncım keçi gibi sıçrıyor, der, yeni yazdığı ilaçları anlatırdı. Satır aralarında hâlâ eski İremin neşeli, inatçı, hafif alaycı sesi duyulurdu.

Ayşe akşamları, ev sessiz olduğunda yanıt verir, kızı ayrı bir dairede, torunu hafta sonları ziyarete gelirdi. Gün içinde sadece saat tıkırtısı, duvardaki asansörün uğultusu ve kağıt üzerindeki hışırtı kalırdı. Sağlık ocakındaki yarı zamanlı terapistlik, park yeri yüzünden sürekli kavga eden komşular, IT uzmanı olmuş torunu gibi konulardan bahsederdi.

Ritüeli severdi: temiz bir kağıt çıkar, tarih çizer, bir hafta ne yazacağını düşünür, neyi İreme, neyi kendine saklayacağını belirlerdi. Mektup bir akşam özeti gibiydi. Yavaşça, her kelimeyi hissetmiş gibi yazar, sanki İremin okuduğunu duyuyormuş gibi.

Bir gün torunu Serkan bir kutuyla geldi.

Anneannem, dedi kutudan yeni bir telefon çıkarıp, bu tuşlu telefonla bir daha yetmez, artık yirmi birinci yüzyıla geçelim.

Ben de on dokuzuncu yüzyılda mı yaşıyorum? diye espirili bir yanıt verdi Ayşe Hanım, ama telefonu eline aldı. İnce, ağır, cam bir ekran. Tutması bile biraz korkutuyordu; bir düşüşte torunun bursu gitse diye düşündü.

Çok basit. Şuna bak, Serkan ekranı kaydırdı, parlak kareler yanıp söndü. Bu bir mesajlaşma uygulaması. Anında yazışabiliriz. Sesli, fotoğraflı, her şey.

Posta ne kadar kötü? Ayşe Hanım hafifçe gülümsedi, gözlerinde bir merak kıvılcımı belirdi.

Posta güzel, bir kartpostal geldiğinde sevinç veriyor. Ama şimdi İremle her gün konuşabiliriz.

Serkan, İremin adını zaten biliyordu. Ayşe Hanım ara sıra ona İremin mektuplarından parçalar okur, torun Harika bir arkadaşın var diye takılırdı. Şimdi İremi de mutlu etmek istiyordu.

Sadece İrem bu telefonla Ayşe Hanım kelimeyi bulmaya çalıştı, telefonla pek ilgilenmez. Eski bir tuşlu telefon var, o da kullanmaz.

Torunu var mı?

Bir torunu var. Lale. Üniversite öğrencisi.

O zaman hallederiz. Serkan zafer gibi bağırdı. Siz ona mektup yazın, Lale yardım etsin. Ben de her şeyi ayarlarım.

Serkan telefonu masaya koydu, prize taktı, birkaç veri girdi. Ayşe Hanım ekrandaki ışıklar, yükleme çubukları izlerken kendini hem aptal hem de heyecanlı hissediyordu.

Akşam olunca yine masaya oturdu, fakat artık kağıdın yanında yeni telefon da duruyordu. Sessizce zamanı ve havayı gösteriyordu. Zarfı çıkardı, İremin adresini dikkatle yazdı, bir iki saniye düşündükten sonra son satıra ekledi: İrem, Serkan bana yeni telefon aldı, mektup göndermek yerine buradan da yazabiliriz. Lale de bakarsa iyi olur. Belki biz de öğreniriz. Ben zaten eski bir kedi gibi oldum.

Gülümseyerek metni okudu, zarfı mühürledi ve ertesi sabah büyük kiralık posta kutusunakendi yeşil kutusuna değil, dışarıdaki ortak kutuyabıraktı.

İki hafta sonra bir cevap geldi. İrem şöyle yazdı: Sen bayağı demode gibisin, ama ben daha da eskiyim. Lale gülüyor, her şeyi yapabileceğimizi söylüyor. Geçen hafta sonu bana telefonuyla gösterdi, nasıl yapılacağını anlattı. O zaman hadi, Ayşecim, sürpriz yap. Lale de ben gelince her şeyi ayarlar. Belki ben de mesaj atarım, gençler gibi.

Ayşe Hanım gülerek okudu. İremin sesinde hâlâ o eski coşku vardı; bir zamanlar kocasının motosikletini sürmeyi öğrenirkenki heyecanı gibi.

Bir ay sonra torun yine geldi, yanına oturdu, sabırla nasıl dokunulacağını gösterdi.

Şuna bak, dedi, bu sohbet penceresi. Önce beni ekliyorum, deneme yapalım.

İki cümle yazdı, telefon hafif bir ses çıkardı, ekran yanıp söndü. Ayşe Hanım titredi.

Korkma, sadece bir uyarı. Şuna tıkla.

Tıkladı, şu satır belirdi: Merhaba, anneannem! Bu bir deneme. Altında boş bir satır vardı.

Buraya yanıtını yaz, dedi Serkan, bu harfleri tıkla.

Ayşe Hanım elleri titrek, yavaşça: Merhaba. Görüyorum. dedi, ama görüyorum yerine göhü yazdı. Serkan kahkaha attı, hemen düzeltti.

Akşam olunca tek başına sohbeti açıp kısa bir cümle yazıp gönderebiliyordu. Sesli mesajlar hâlâ biraz korkutuyordu, ama Serkan sonra bir gün söyleyecekti.

İrem ilkbaharda mesajlaşmaya geri döndü. Ekranda tanımadık bir numaradan yeni bir mesaj belirdi: Ayşecim, ben. İrem. Lale ayarladı. Selamlar bizim bataktan. Ayşe Hanım uzun uzun baktı, sanki İrem çok yakın bir odada oturuyormuş gibi hissetti.

İrem! Seni görüyorum. Yani okuyorum. Nasılsın? diye yazdı, nefesini tutarak gönderdi.

Cevap bir dakikada geldi. Hayattayım. Kan basıncım deli gibi ama korkmuyorum. Sen nasılsın? Serkan seni ilerideki gelişiminden yakalıyor mu? dedi.

Ayşe Hanım gülerek, sağlık ocağındaki, komşusunun sürekli park yeri tartışmalarını, torunun IT uzmanı olmasını anlattı. Bazen harfler karışıyor, ama İrem her şeyi anlıyordu. Zaman zaman mesajın sonuna sarı bir gülümseyen yüz eklerdi.

Bu bir emoji, diye açıkladı Serkan omzundan bakarak. Gülümseyen gibi.

Ayşe Hanım başını salladı. Emoji kullanmak istemedi, sanki yabancı bir dilden bir şeymiş gibi. Ama İrem özellikle keskin bir şaka gönderdiğinde, el kendiliğinden küçük bir yüzeyin üzerine tıklıyordu.

Sohbet akıp gitti. Sabahları telefonunu, eskiden posta kutusunu kontrol eder gibi kontrol eder, öğle aralarında randevular arasında sakince bakar, akşamları da onlarla kısa satırlar paylaşırlardı. Hızlı iletişim bir o kadar sevinç, bir o kadar kaygı getiriyordu. Önceden haftalar süren bir mektup, şimdi bir iki satırda bitiyordu.

Bir gün İrem şöyle yazdı: Köydeki komşum bana yaklaşmaya çalışıyor. Yaşlı bir delikanlı ama gözleri hâlâ pırıl pırıl. Dün elma getirdi, Çay içelim, dedi. Ben de Kan basıncım var, heyecanlanamam dedim.

Ayşe Hanım kaşlarını çattı. İremin yalnızlık şikayetini hatırladı, aynı zamanda dul erkeklerin bedava bakıcı arayışlarını alayla söylerdi.

Baksana, boyun üstüne oturmasın. Sonra bağlanamazsın, diye yanıtladı, çok düşünmeden.

Cevap hemen geldi: Teşekkür ederim, 70li yaşlarda erkekleri bu kadar yüceltmek gerek! Ben hallederim.

Ayşe Hanım içinde bir şey kıvırdığını hissetti. Sadece seninle kalbim çarpıyor gibi bir şey söylemek istiyordu ama durdu. O an ekranda bir son satır sadece metin vardı, emoji yoktu.

Akşam bir başka mesaj geldi: Sanki seninle kavga etmeyi seviyorum, benim hiçbir şey yapmamamı istiyorsun. Bunu duyduğumda bir şeyler içimde yanıyor.

Ayşe Hanım ısınıp çayını doldurdu, içi bir anda sıcak bir ateş gibi yandı. Telefonu masanın üzerinde bıraktı, mutfağa gitti, çayını içti. Düşünceleri bir kargaşa içinde dönüp duruyordu.

Ertesi gün çalışan ocağa gitti, ama aklı hâlâ İremin sözlerinde takılı kalmıştı. Telefon bir an çaldı: Anneannem, nasılsın? Telefonu bıraktın mı? diye Serkan soruştu. İyiyim, işteyim. Sonra ararım, diye cevap verdi.

İremtan hâlâ bir şey gelmiyordu. Üçüncü gün Ayşe Hanım dayanamadı, İremin numarasını çevirdi. Uzun çalma sesleri. Cevap yok, bir daha çevirdi, yine sessizlik.

Belki köyde, sinyal yok diye kendini teselli etmeye çalıştı, ama kaygı büyüdü.

Akşam, uzun bir mesaj yazıp göndermek üzereyken ekranda bir bildirim belirdi. Yeni bir sesli not.

Merhaba, ben Vika. diye çocuğun sesi duyuldu. Anneannem hastanede. Bir krizi oldu, yoğun bakımda, ama şimdi daha iyi. Telefon numaranı buldum, anneannem sana kızgın değil, sadece iyileşince size mesaj atacak. Özür diler, affınızı bekliyor. Şu an odalar arasında, konuşamıyorum.

Ayşe Hanım sessizce oturdu, ses kaybolana kadar bekledi. Sonra eski bir zarfı çıkardı, temiz bir kağıt aldığında kalemi eline geçirdi, üstte Sevgili İrem diye yazdı.

Uzun uzun yazdı; endişesini, kavgayı, yıllardır süren dostluğun değerini, bir erkeğin bir dostluğu bozmasının ne kadar aptalca olduğunu. Kadınların bir çay yanına oturup sohbet etmesinin ne kadar güzel olduğunu… Zarfı doldurdu, altına imzasını attı, merdivenlere indi, büyük posta kutusunun yarığına bıraktı.

Ertesi gün Vikaya mesaj attı: Vika, selam. Mektubu gönderdim. Anneannem nasıl?

Vika birkaç saat içinde yanıtladı: Merhaba. Durumu iyi, şimdi tabureye alındı. Biraz zayıf ama yemekle kavga ediyor. Ben ona sizin mesajınızı okudum, ağladı. Sen inatçısın ama iyisin dedi. Güçlendiğinde size yazacak.

Ayşe Hanım gözyaşları içinde gülümsedi. İnatçı ama iyi neredeyse bir iltifat gibi duyuldu.

Günler geçiyordu. Ayşe Hanım işe gidip akşam haberleri izliyor, zaman zaman kızına telefon ediyor, telefon bir pencere gibi duruyordu; hâlâ kimse bakmamıştı.

Bir hafta sonra İremden yeni bir mesaj geldi: Ayşecim, yavaş yazıyorum, elim titriyor. Senin bu gelişimin beni neredeyse öldürdü. Vika bir şaka yapıyor, ona pek inanmıyorum ama Üzgün olma. Ben bir anda ağladım. Şimdi bütün erkekleri bir kenara koyuyorum, sadece kendimi hissetmek istiyorum. Anladın mı?

Ayşe Hanım okudu, bir kez daha yanıtladı: Anladım. Bazen ben de sadece doktor ve anneannem olmak istemiyorum. Üzgünüm, çok endişeliyim. Seninle kaybolmak istemem. Biraz konuşalım, bir dakika düşünelim, sonra yazalım. Bu bir devrim olacak belki.

İrem cevap verdi: Aynen, bir dakika düşünmek benim için devrim. Gurur duyuyorum. Mektup yaz, bırakma. Mesajı da açalım, genç kız gibi sohbet edelim.

Ayşe Hanım kahkahalar içinde bu satırları okudu; sanki hastanedeki odada İremin sesi kulaklarımda yankılanıyordu.

Akşam yeni bir zarf çıkardı, yanında telefon da duruyordu. İki farklı yolla aynı kişiye ulaşmak gibi bir şeydi. Sağlık ocağındaki patlamaya çalışan şefin genç doktorlara baskı yapmasını, alt kat komşusunun sonunda çatı sızdırmasını, eski yurdun akşamları kahvede çılgınca kahkaha atışlarını ve bir konserve etin hâlâ hafızalarında nasıl yer ettiğini anlattı.

Mektubu bitirince fotoğrafını telefonda çekti, sohbet penceresine attı: İşte bir spoiler. Geri kalanını posta ile gönderirim.

İrem hemen yanıtladı: Şaka yapıyorsun. Şimdi hem mektup, hem zarf bekleyeceğim. Kalbim bu entrikaya dayanAyşe Hanım derin bir nefes alıp, telefonun ekranına bakarak Sonsuza kadar dost kalalım, hem de mektup hem de mesajla yazdı ve günün ilk ışıklarıyla birlikte yeni bir sabahın umutlu kapısını araladı.

Rate article
Lifequest
Eski Mektuplar