Oğlum aradı ve dedi ki, “Anne, geçen hafta başka bir şehre taşındık. Eşim kendi alanına ihtiyacı olduğunu söylüyor.” Beş saniye donup kaldım, sonra cevap verdim, “Tamam oğlum. İyi şanslar.

Annemin telefonunu çaldı. Anne, geçen hafta başka bir şehre taşındık. Selinin kendi alanına ihtiyacı var, dedi. Beş saniye boyunca donup kaldım, sonra Sorun değil, evlat. Hayırlı olsun, diye cevap verdim. Telefonu kapattım, dizüstü bilgisayarımı açtım ve avukatım Kılıça çok özel bir ekle birlikte epostayı gönderdim. O andan itibaren hayatım ikiye bölündü.

Ahmetin sesi uzak, neredeyse mekanik bir tonda yankılandı; sanki bir başkasının senaryosunu okur gibi konuşuyordu. Salı öğleden sonrasıydı, mutfakta torunum Mertin çok sevdiği patates püresi ve kızarmış hindi hazırlanıyordu ki telefon masanın üstünde titreşti. Ekranda Ahmet adı belirdi, kalbim bir atış hızlandı. Üç hafta boyunca kendisinden haber alamamıştım.

Anne, çabuk arıyorum, çünkü çok yaklaşıyoruz, diye başladı Ahmet, beni bir şey sormadan. Geçen hafta Ankaraya taşındık. Selin harika bir iş buldu. Ve biz sana söylemeyi unuttuk. Biliyorsun, bu iş böyle olur; çok hızlı gelişti.

Böyle bir mesaj, bir komşuya ya da köşe dükkanında kurabiye satıcısına fısıldar gibi geldi bana. Ben kimim ki? Çocuğumun doğumunda gece yarısı ona göğüs verip, yedi yaşında zatürreyle mücadelesinde onu besleyen anne, büyükannesinin mücevherlerini üniversite harcını ödemek için satan kadın.

Sorun değil, evlat, diye yanıtladım, sesi beklediğimden daha sakin çıktı. Yeni bölüme hayırlı olsun.

Elimde titreyen ellerin sesini duymadan telefonu kapattım. Mutfaktaki sessizlik öyle bir ağırlık taşıyordu ki göğsümü ezdi. Buğulanarak pişen hindiyi, yeni yıkanmış peçetelerle süslenmiş bisküvileri, Mertin hâlâ yemek odasında duran oyuncaklarını izledim. Hepsi sevgiyle hazırlanmıştı; bir anda alay gibi geldi bana.

Ağlamadım. O an gözyaşı gelmedi. Ağır adımlarla odama yürüdüm, çekmecenin içinde iki yıl önce Ahmetin bana hediye ettiği dizüstü bilgisayarı buldum. Bağlı kal, anne. Yaşlanıyorsun, demişti. Ne ironik bir tesadüf.

Yatak kenarındaki eski yatağa oturdum; bir zamanlar eşim Mehmetle otuz iki yıl paylaştığım, kanserle kaybettiğim o ev. E-postayı titrek ama kararlı bir ellerle açtım. Avukat Kılıçın adresini yazdım; Mehmetin vasiyetini hazırlamış, Şişlideki bir araziyi 75 milyon TLye yükseltmişti. O arazi, sekiz ay önce Ahmet ve Selinin aile evimizi inşa etmeleri için izin verdiğim yerdi.

Hayatım bir şaka gibiydi.

Kısa, öz ve dramasız bir mesaj dizdim:

Avukat Kılıç, geçen hafta konuştuğumuz süreci başlatalım. Ekte belgeler var. Zamanı geldi.

Ve gelen ek, aylarca gizlice topladığım bir hazineydi: fotoğraflar, ekran görüntüleri, ses kayıtları, dikkatli okumadan imzaladığım belgeler, Selinin iddiasına göre banka hesap özetleri, her aşağılanma, her yalan, her çalınan kuruş.

Gönder butonuna bastım, laptopun kapağını kurşun gibi bir tıkla kapattım. Bir anneye söylenen gerçek şu ki: sevgiyle onur bir kavşakta buluşur, ama bir seçim yapman gerekir. Yıllarca aşkı seçtim, aşağılamaları yuttum, saygısızlığa göz yumdum, haksızlığı haklı çıkararak mahkum ettim.

Selin zor bir aileden geliyor, derdim kendime. Ahmet iş stresi çok. Gelin olmak hiç kolay değil.

Bunlar, Ahmetin bir yabıla dönüşmesi ve beni hayatımın bir zahmetine indirgemesi gerçeğini yüzüstü bırakmaktan kaçınmaktı. O unutmuşuz diyerek bitirilen telefon, sonunda camı binlerce kırılmaz parçaya parçalamış bir çekiç darbesi gibiydi.

Yataktan kalkıp mutfağa geri döndüm, ocağı kapattım. Hindiyi bekleyebilirdim ya da bir daha kimse yemeyecek miydi? Önemli değildi. Dört yıldır Selinin sessiz kasırgası gibi içime girdiği o anda bir karar verdim. Artık sadece ben kontrol edecektim.

Pencereden sokağa baktım. Çocuklar futbol oynuyordu, Bay Çetin çiçeklerini suluyordu, Bayan Ayşe her öğleden sonra kaldırımını süpürüyordu. Hayat herkes için aynı ritimde akıyordu. Benim için ise her şey değişmişti.

Telefonumda Ahmetin son fotoğrafı vardı; altı yaşında, Central Parkta benle birlikte, çarpık dişleriyle bana sarılan bir çocuk. Seni seviyorum, anne, diye bir mesaj yazmıştı. O çocuk artık yoktu; ben de onun sevgisine boyun eğen kadın kalmamıştım. Çünkü gerçek sevgi bazen bırakmayı gerektirir; bırakmak da bazen haklarını korumak demektir.

Telefonu cebime koyup derin bir nefes aldım. Üç gün içinde Ahmet, mahkeme tebligatı alacaktı; tüm bu unutulmayan anların sonuçları bir kez daha hatırlanacaktı.

O an, kendi hafızamda bir bölünme hissettim: Unutmam! diye bağıran bir ses.

Hayatın sahnesi bir film gibi gergin, duygusal ve kaçınılmaz bir gerilimle devam etti. İstanbulun gürültüsünden Şişlinin gölgelerine, eski bir evin mutfağından mahkeme salonunun soğuk duvarlarına uzanan bu yolculuk, benim adımı yeniden tarih kitaplarına kazımaya hazırlanan bir kadının hikâyesiydi.

Rate article
Lifequest
Oğlum aradı ve dedi ki, “Anne, geçen hafta başka bir şehre taşındık. Eşim kendi alanına ihtiyacı olduğunu söylüyor.” Beş saniye donup kaldım, sonra cevap verdim, “Tamam oğlum. İyi şanslar.