Selma alarmın çalmasından bir dakika önce uyanıyor. Odada hâlâ hafif bir karanlık var, fakat perde arkasından Şubat ayının gri ışığı sızıyor. Uyandıktan sonra sırtı ağrıyor, elleri hafif şişmiş; her sabah olduğu gibi. Yatak kenarına oturuyor, başı dönene kadar bekliyor, ardından ayağa kalkıyor.
Mutfakta sessizlik hâkim. Kocası Mehmet, son iki yılda olduğu gibi, sabah koşusuna çıkmış; kolesterol düzeyini kontrol ettikten sonra bu rutin ona alışmış. Selma çaydanlığı açıyor, dolaptan iki fincan alıyor, birini geri koyuyor; çünkü Mehmet sabahları sadece su içiyor.
Su ısıtılırken telefonunu kontrol ediyor. Aile sohbetinde yeni bir şey yok; sadece oğlu Alinin oğlu, torunu Muratın akşam gönderdiği fotoğraflar var. Küçük çocuk, bahçedeki karton roketle oynuyor. Selma içten bir gülümseme ile, bu anın içinde sıcak bir sevgi yükseliyor: trafikte, raporlarda, bitmek bilmeyen toplantılarda dayanma sebebi budur.
İşe yirmi sekiz yıldır bağlı. Şehrin bir ilçe sağlık merkezinde insan kaynakları biriminde çalışıyor: önce genç bir memur, sonra uzman görevli. Doktorların, hemşirelerin yüzleri değişiyor, başhekimler gelip gidiyor ama Selma aynı kalıyor. Kimin çocuğu kaç yaşta, kimin evliliği nasıl, kim tatil izni alacak, kim dokümantasyon getirmeyi unutuyor, hepsini bilir.
Son yıllarda işler zorlaşıyor. Kağıt belgeler elektronik sistemle yer değiştiriyor, raporlar çoğalıyor, üstlerden sayı ve tablo isteniyor. Selma şikayet ediyor ama yeni programları öğreniyor, şifreleri not defterine kaydediyor, masaüstünde düzenli klasörler tutuyor. İhtiyacım var hissi onu ayakta tutuyor; yoksa bu sessiz kaos tamamen çökecek.
Kendine bir çay demliyor, içine limon dilimi atıyor ve pencereye oturuyor. Dışarıda temizlik görevlisi karı kenara topluyor, nadir arabalar avludan çıkıyor. Selma, onon beş yıl sonra aynı avluyu balkondan izlediğini hayal ediyor; sıcak bir hırka içinde, torunu yanında, Kar neden bu kadar gri? diye soruyor. Bu görüntü uzun zamandır zihninde; yazın da bir köşk, eski bir bahçe, dereotu ekili bir tarla, mangal başında eşeğiyle tuz miktarı üzerine tartışma yaşanıyor. Yaşlanmak zor ama anlaşılır bir şey; onun zamanının bir parçası.
Giriş kapısı çalıyor, koridorun içinde spor ayakkabılar hışırtı yapıyor. Mehmet mutfağa giriyor, burun ucuyla havayı kokluyor.
Yine şekersiz çay mı? diye soruyor, boyunlu havluyla boynunu siliyor.
Doktor az şeker söylemiş, diye hatırlatıyor Selma.
Mehmet gülümseyip süzgeçten su dolduruyor. Gri yanakları ve ince yüzü geçen yıllarda daha da solmuş; eskiden keskin elmacıklar ve kendinden emin bakışları ona çekiciydi. Şimdi yorgunluk ve gizli bir sinir görünüyor.
Bugün biraz gecikeceğim, akşam yemeği için bekleme diye söylüyor, pencereye bakarak.
Yine toplantı mı? ya da İngilizce kursların mı? diye soruyor Selma.
Kurs değil, öğretmenle ders, diyor Mehmet.
Selma karnı sıkılıyor; bu yarım cümleler, söylenmeyen sözler havada kalınlaşmış gibi. Kendi anahtar demetini eline alıyor; metal soğukluğu avuçta hissediliyor. Anahtarlar ev, araba, köşk, posta kutusunun kapısını açıyor; yıllardır aynı, neredeyse fark etmiyor.
Minibüste kalabalık; insanlar telefona bakıyor, biri esniyor, biri duraklar yüzünden şikayet ediyor. Selma çantasını sıkıca tutup gün planını düşünmeye başlıyor. Öğleye annesine, 73 yaşında, komşu semtte yaşayan, hâlâ taşınmayı reddeden anneye telefon edeceğini hatırlıyor.
Herkesi tanırım, diyor kendi kendine, eczane, market, sağlık merkezi Nereye gideceğim?
Selma her defasında bir başını sallıyor, bu tanıdık duvarlar, yüzler, durağan rota ona bir yerinde olduğunu hissettiriyor.
Sağlık merkezine girdiğinde klor ve ilaç kokusu sardı. Kapıda güvenlik görevlisi Selmaya selam verdi. Koridorlar hastalarla doluyordu; biri kayıt masasıyla tartışıyor, diğeri saate bakıyor. Selma odasına gidiyor, ceketi çıkarıyor, bilgisayarı açıyor, çay demlemek için su alıyor.
İnsan kaynakları birimi dar; üç masa, çalışan dosyaları dolu bir dolap, eski bir yazıcı kağıt yutarak uğuldayıyor. Genç bir kadın, otuzlu yaşlarda, kağıtları dosyalıyor.
Günaydın, haber var mı? diye soruyor.
Ne? diye cevap veriyorum, fincanı masaya koyup oturuyorum.
Başhekim, onda bütün yöneticileri onda toplayacakmış, saat onda toplantı var, bir şey dedi.
Bu söz bir rüzgar gibi havada asılı kalıyor; Selma içinde bir sıkışma hissediyor. Optimizasyon demek son yıllarda sadece işten çıkarmak demekti.
Belki yeni bir rapor, diyerek söze bir şey ekliyorsun.
Belki, diye genç kadın çekingen yanıtlıyor.
İş akışı yoğun; doktorlar izin formları getiriyor, tatil soruları soruluyor. Selma mekanik bir şekilde açıklama yapıyor, imza atıyor, verileri sisteme giriyor; aklında hala o optimizasyon kelimesi dönüyor.
Saat onda, Selmayı insan kaynakları müdürü, departman şefiyle bir toplantı odasına çağırıyor. İçeride bölüm başkanları, kıdemli hemşireler oturuyor. Başhekim, altmış yaşında, sahte bir gülümsemeyle, kravatını düzeltiyor.
Reformdan, yeni standartlardan, etkinlik artışından bahsediyor, ama Selma kelimeleri pamuk gibi geçiyor.
Kadro planı yeniden gözden geçirilecek, bazı fonksiyonlar birleştirilecek, fazla birimler var, diyor.
Kararlar bir ay içinde alınacak, diyor başhekim. Yöneticilere azalan pozisyon listeleri verilecek.
Pozisyon kelimesi ağır geliyor; Selma müdürün gözlerinin üzerine oturuyor, o hemen bakışını kaçırıyor.
Toplantı sonrası, meslektaşı yeni haberi biliyor; haberler anında yayılıyor.
Bizi etkiler mi? diye soruyor genç kadın, endişeli bir kalem tutarak.
Bilmiyorum, diyorum, Zaten eksik personelimiz var diyor.
Ama birleştirirlerse diyerek sözünü kesiyor.
Geçen yıl komşu bir sağlık merkezinde bir kadro uzmanı işten çıkarılmış, üç kişi iki işi yapmıştı; İdare eder demişlerdi.
Selma işine dönmeye çalışıyor, ama sayılar gözden kayıyor. Öğleye doğru müdüre yaklaşıyor.
Bir dakika? diyor, kapıyı hafif aralıyor.
Duydun mu? diye soruyorum.
Duydum, diyor kısaca.
Bizim diyor, takılıyor.
Müdür nihayet bakıyor, yorgun bir bakışla.
Şu an net bir şey bilmiyorum, üstten talimat bekliyoruz. Bilgi alır almaz söyleyeceğim.
Selma başını sallıyor, koridorda sıcaklık artıyor; düşünceleri 50ye kayıyor. Kırk değil, otuz değil; elli. Yaşını hatırlıyor, yeni bir şey denemek için genç olmadığını, risk almak için de genç olmadığını düşünüyor.
Eve geç geliyor; minibüste sıkışmış, pencereye bakıp sokakları görmüyor. Düşünceleri daire daire dönüyor: İşten çıkarılırsa ne yapacak? 50lerde bir insanı kim işe alır? Özel bir klinik mi, bir eğitim kurumu mu? Ya da sıfırdan yeni programları öğrenip yeni bir ekibe mi katılır?
Mehmet saat dokuzda geliyor; önemli toplantılar için giydiği takım elbiseyi çıkartıp ceketini asıyor, mutfağa yöneliyor.
Akşam yemeği yedin mi? diye soruyor.
Seni bekliyordum, çorbayı ısıtmalı mıyım? diyorum.
Ben yedim, diyor, çayını dolduruyor. Bugün toplantı vardı.
Bizde de aynı, diyorum. Azaltma mı, işten çıkarma mı?
Mehmet kaşlarını kaldırıyor.
Sana mı?
Henüz bilmiyorum. Kadro gözden geçirilecek.
Bir an sessizlik, sonra oturuyorlar.
Bana da haber var, diyor bir yabancı ülkede kontrat teklif edildi. Almanyada yeni bir proje başlıyor, ikiüç yıl deneyimli birine ihtiyaç var.
Selma şaşkınlıkla soruyor:
Nerede?
Almanyada, diyor, şirketin bir şubesi. İş, maaş, deneyim açısından iyi bir fırsat.
Para konusu Selmayı vurur; daire, tadilat, oğlunun konut kredisi, annesinin ilaçları Hepsi kuru bir cümleyle bağlanır.
İkiüç yıl, tekrar eder Peki bu ikiüç yıl ne yapacağım?
Mehmet gözünü kaçırıyor.
Birlikte gidebiliriz, insan kaynakları departmanı da orada lazım olabilir. Ben bakarım.
Selma uzak bir şehir, yabancı bir dil, okula giden bir çocuk, bir torun hayal ediyor; süpermarkette Almanyada yoğurt arıyor, raflarda yabancı harfler.
Ya kalırsam? soruyor.
Ben de kalabilirim, dedi, ikiüç yıl çabuk geçer.
Mehmet güvenle konuşuyor, ama sesinde bir tereddüt var.
Ama ya kalmazsam? soruyor sessizce.
Mehmet derin bir nefes alıyor.
Göç etmem, bu bir iş kontratı, diyor.
İş kontratını uzatabiliriz, diyor Selma. Orada yeni fırsatlar, yeni bağlantılar. Burada diye devam edemiyor. Burada demek, alıştığı, zorlayıcı her şey demek; hastane kuyrukları, yol tamiratları, market fiyatları, televizyon haberleri
Sessizlik içinde bir sandalye sürtülüyor.
Bugün değil, hafta sonu konuşalım, diyor Mehmet. Yorgunum, dinlenelim.
Selma başını sallıyor; içinde bir dalga yükseliyor, ama ne korku ne öfke ne de yorgunluk kesin değil.
Gece uyuyamıyor; kocası yanındaki nefesini dinliyor, dışarıdaki nadir arabaları izliyor, aklı azaltma, kontrat, anne, torun, bedeninin sık sık hatırlattığı ağrılar ile dolu.
Sabah oğlunu arıyor, o da bir toplantıdaymış.
Anne, ben planlamadayım, diyerek fısıldıyor. Her şey yolunda mı?
İyiyim, diyor Selma, sonradan arayacağını ekliyor. Konuşmak istemiyor; Baban gidiyor ya da İşten çıkarılabilirim gibi bir şey söylemek zor.
Sağlık merkezinde gün telaşlı. Öğle vakti, insan kaynakları müdürü Selmayı odasına çağırıyor.
Yeni bir kadro planı geldi, bir pozisyon azaltılacak, diyor. Senin pozisyonun.
Selma göğsünde bir boşluk hissediyor.
Hangi pozisyon? diye soruyor, zaten biliyormuş gibi.
Resmi olarak kıdemli uzman, diye açıklıyor. Yani senin.
Resmi mi? diye soruyor.
Bir denetçi (inspektör) pozisyonu teklif edebilirim, diyor; bu bir düşüş ama işsiz kalmazsın. Maaş daha az olacak.
Selma oturuyor, ayakları yumuşak.
Ne kadar az? diye soruyor.
Müdür TL cinsinden bir rakam söylüyor; Selma birkaç bin lira eksik olduğunu hesaplıyor. Bu, oğluna daha az yardım, annesine daha az ilaç, daha sık kesinti demek.
Diğer seçenek, devam ediyor, standart prosedüre göre işten çıkarma, üç aylık kıdem tazminatı, iş bulma kurumu kaydı.
Selma başını sallıyor; iş bulma kurumu ona uzak bir şey gibi geliyor.
Hafta sonuna kadar karar ver, diyor. Ne yapacağına karar ver, sonra dilekçeyi yaz.
Selma ofisten çıkar ve koridorda uzun süre pencereye bakıyor; karla kaplı avlu, ambulanslar geçiyor, hayat aynı akıyor, sanki kişisel haberleri kimseyi etkilemiyormuş gibi.
Akşam annesinin evine gidiyor. Anne, gazeteyi okurken gözlükleri üzerinden Selmaya bakıyor.
Solgun görünüyorsun, kan basıncını ölçtün mü? diyor.
Normal, sadece gün zor, diyor Selma. Azaltma ya da işten çıkarma haberini anlatıyor; yurtdışı teklifi söylemiyor. Anne kaşlarını çatarak dinliyor.
Maaş düşse de iş var, ama senin yaşında iş bulmak zor, diyor. Başka bir şey denemek istersen?
Denemek… Belki? diye soruyor Selma.
Anne, zamanlar farklı diyerek bir anımsama yapıyor; Selma, zamanın her daim değiştiğini düşünüyor.
Geri dönerken evin sokaklarını izliyor; yeni bir konut kompleksi, pencerelerde ışık, çocuk oyun alanı; eski beş katlı binalar, dökülen boya, ama avludaki ağaçlar hala çocukluk anılarını taşıyor. Hayatı nereye taşısa da değişir.
Hafta sonu, Selma ve Mehmet sonunda masaya oturup ciddi bir konuşma yapıyor.
Karar vermem gerekiyor, diyor Mehmet, şirket bir ay içinde yanıt bekliyor.
Ben de haftaya kadar karar vermeliyim, diyor Selma, azaltma mı, işten çıkarma mı? diye ekliyor.
Gözlerinde çok şey var; bir bakış bir bütün.
Azaltmalı kalırsak, yine idare ederiz. Ben daha çok kazanırım, ikiüç yıl para gönderirim, diyor Mehmet.
Ben de seninle gidebilir miyim? soruyor Selma. Orada çalışabilir miyim? Hangi dili kullanacağım?
Mehmet bir an düşünür, sonra:
Kurslar buluruz, dil öğreniriz, burada da iş buluruz, ama hemen aynı alanda olmayabilir, diyor.
Yani temizlik mi, kafe işçisi mi? diye soruyor Selma.
Hayır, sen akıllısın, deneyimlisin, buluruz, diyor Mehmet.
Ya annem? torunum? diye ekliyor. Seninle kalmalı mı?
Bakıcı ayarlayabiliriz, annemi oğluma taşıyabiliriz, diyor.
Selma hafif bir kahkaha atıyor.
Sen de ona konuştuğun mu? O, evde doktor çağırmak istemiyor, diyor.
Mehmet sessiz kalıyor; odada bir an duraklama.
Ben de korkuyorum, diyor; 52 yaşındayım, yeni bir ülkede yeni bir ekipte başlamak korkutucu. Ama buradaki yavaş çöküşten daha iyi bir şans.
Selma, onun gözlerinde bir korku, bir inat görüyor; Her şey artık geride kalmış gibi.
Peki ya benim şansım nerede? diye soruyor; Mehmet cevap veremiyor.
Konuşma uzun sürüyor; aynı argümanlar tekrarlanıyor. Bir döngü kapanıyor; herkes kendiSelma, sonunda hem cesaretini topladı hem de kalbini dinleyerek, yeni bir başlangıcı kucaklamaya karar verdi.




