— Mert, beş yıldır bekliyoruz. Beş yıl. Doktorlar çocuk sahibi olamayacağımızı söylüyor. Ama şimdi… — Mert, bak! — Kapıda öylece kaldım, gözlerime inanamıyordum. Eşim balık dolu kovasıyla kapıdan düzensizce girdi, Temmuz sabahının serinliği kemiklerime işlerken, bankta gördüğüm şey, tüm soğuğu unutturdu bana. – Ne var orada? — Mert kovayı bıraktı, yanıma geldi. Eski bankta, örgü bir sepet vardı. İçinde, solmuş bir beze sarılı bir bebek yatıyordu. Kocaman ela gözleri bana bakıyordu – korkusuz, meraksız, sadece bakıyordu. – Allah Allah, – diye fısıldadı Mert, – bu çocuk nereden geldi? Yavaşça parmağımı siyah saçında gezdirdim. Bebek kıpırdamadı, ağlamadı — sadece gözlerini kırptı. Minicik elinde bir kağıt vardı. Parmaklarını dikkatlice açtım ve notu okudum: “Ne olur ona yardım edin. Ben yapamıyorum. Özür dilerim.” — Polis aramak gerek, — Mert endişeyle başını kaşıdı. — Muhtara da haber vermeliyiz. Ama ben çoktan bebeği kucağıma almıştım, sımsıkı sarılmıştım. Üzerinden yolun tozu ve yıkanmamış saç kokusu geliyordu. Tulum eskiydi ama temizdi. – Ayşe, — Mert kaygıyla yüzüme baktı, — onu öylece alamayız. – Alabiliriz, – gözlerine baktım. — Mert, beş yıl bekledik biz. Beş yıl… Doktorlar imkansız dedi. Ama şimdi… – Ya kanunlar, belgeler? Anne-babası çıkabilir, – karşı çıktı. Başımı salladım: Sanmıyorum, çıkmazlar. Hissediyorum. Bebek bana gülümsedi birden, sanki konuşmamızı anlıyordu. Ve bu bana yetti. Tanıdıklarımızı arayıp resmi koruma ve belgeleri ayarladık. 1993 zordu. Bir hafta sonra garip şeyler fark ettik. Adını Efe koyduğum oğlum, seslere hiç tepki vermiyordu. Önce dalgın sandık. Ama komşunun traktörü camdan geçerken, Efe kıpırdamadı bile. Kalbim sızladı. — Mert, duymuyor, — dedim, onu gece eski beşikte yatırırken. Eşim sobada ateşe uzun uzun baktı, sonra iç geçirdi: Doktora gidelim, Zeytinli’ye. Doktor Selahattin’e. Doktor Efe’yi muayene etti, ellerini yana açtı: Doğuştan işitme yok, tamamen. Ameliyat mümkün değil. Yol boyunca ağladım. Mert direksiyonu öyle sıktı ki, parmakları bembeyaz olmuştu. Gece Efe uyuyunca, dolaptan bir şişe çıkardı. – Mert, istersen… – Hayır, – bir yudumda içti. – Vermeyeceğiz. – Kimi? – Onu. Hiçbir yere vermeyeceğiz, — kesin konuştu. – Kendimiz yetiştiririz. – Ama nasıl? Nasıl öğreteceğim ona? Nasıl… Mert eliyle susturdu: – Nasıl gerekiyorsa, öğrenirsin. Sonuçta öğretmensin. Bir yolunu bulursun. O gece gözümü kırpamadım. Tavanı seyrettim, düşündüm: “Duymayan bir çocuğa nasıl öğretirim? Nasıl her şeyi verebilirim?” Sabaha karşı fark ettim; Efe’nin gören gözleri, elleri, kalbi var. O zaman her şey mümkün. Ertesi gün defterimi aldım, plan yaptım. Kitaplar araştırdım, sessiz eğitim yöntemi aradım. O gün hayatımız yeniden başladı. Sonbaharda Efe on yaşına bastı. Pencere kenarında ayçiçekleri çiziyordu, çizdikleri sıradan çiçek değildi — kendi dansını ediyordu her birinde. – Mert, bak, — içeri girip eşime dokundum. – Yine sarı. Bugün mutlu demek ki. Yıllarla Efe ile birbirimizi anlamayı öğrendik. Önce parmak alfabesi, sonra işaret dili… Mert daha yavaş öğrendi, ama en önemli kelimeleri – “oğlum”, “seni seviyorum”, “gurur” – çoktan biliyordu. Bizde engellilere özel okul yoktu, Efe’ye ben eğitim verdim. Okumayı, harfleri, kelimeleri hızla öğrendi. Saymayı daha bile hızlı. Ama en çok, resim yapıyordu. Her yere; önce cam buğusuna parmağıyla, sonra babasının çaktığı tahtaya, sonra kağıda, tuvale. Boyalarını şehirden kargo ile istedim, kendi ihtiyaçlarımdan kısıp ona daha iyi malzeme aldım. — Seninkisi yine karalıyor mu bir şeyler? – Komşu Hasan parmaklığın üstünden baktı. — Ne işe yarayacak ki? Mert başını kaldırdı: – Hasan, peki senin ne faydan var? Lafa laf, başka? Köylülerle uğraşmak zordu. Bizi anlamaz, Efe’ye takılır, çocuklar alay ederdi. Bir gün eve gömleği yırtık, yanakta çizikle döndü. Sessizce işaret etti: yapan muhtarın oğlu Ali. Yarasıyla uğraşırken ağladım. Efe ise elleriyle gözyaşımı silip gülümsedi: “Geçer, üzülme.” O gece Mert gitti. Geç döndü, konuşmadı ama gözü mordu. O günden sonra kimse Efe’ye dokunmadı. Ergenlikte resimleri değişti; kendi tarzı oluştu, sanki başka dünyadan gelmiş gibiydi. Sessiz dünyasını çiziyordu; göreni büyülüyordu. Evimizin duvarları resimleriyle dolmuştu. Bir gün müfettişler geldiler, evde nasıl eğitim verdiğimi incelediler. Sert yüzlü yaşlı bir kadın içeri girince, resimleri görünce dona kaldı. – Kim yaptı bunları? — fısıldadı. – Oğlum, – gururla yanıtladım. – Bunları uzmanlara göstermeniz lazım, — gözlüğünü çıkardı. — Oğlunuzda gerçek bir yetenek var. Ama korkuyorduk. Köy dışı bize büyük ve tehlikeli geliyordu; Efe nasıl alışacaktı? – Gitmeliyiz, — bavulunu toplarken ısrar ettim. — Bu ilçe ressamlar fuarı. Resimlerini göstermelisin. Efe on yedi olmuştu. Uzun, ince parmaklı, dikkatli bakışlı. İstemeyerek başını salladı, bana karşı koymak nafileydi. Fuarın en uzak köşesine beş tablo asıldı: tarlalar, kuşlar, güneşi tutan eller. Gelenler bakıp geçti, kimse durmadı. Sonra o geldi: dimdik yaşlı bir kadın, keskin gözleriyle saatlerce resimlere baktı. Sonra bana döndü: – Senin mi bunlar? – Oğlumun, – yanında duran Efe’ye işaret ettim. – Duymuyor mu? – el hareketlerimizden anladı. – Evet, doğuştan. Başını salladı: – Ben Aysel Hanım, İstanbul Resim Galerisi’ndenim. Şu küçük tablo… — güneşi batarken gösterdi. — Yıllardır aranan bir derinlik var bunda. Satın almak istiyorum. Efe ona bakakaldı, ben kadının sözlerini işaretle anlatmaya çalışırken. Parmakları titredi, gözlerinde şüphe vardı. – Gerçekten satmaz mısınız? — Kadının sesinde profesyonel ısrar vardı. – Hiç… — yüzüm tutuştu. — Satmayı düşünmedik. Oğlumun ruhu işte burada. Kadın cüzdanından, pazarlıksız, eşimin yarım yılda kazandığını saydı verdi. Bir hafta sonra bir resmini daha aldı — ellerle tutulan güneşli olanı. Sonbaharda postacı bir mektup getirdi. “Oğlunuzun eserlerinde ender bir içtenlik ve kelimesiz derinlik var. Gerçek sanat tutkunları bunu arıyor.” İstanbul gri yollarıyla, yabancı bakışlarıyla karşıladı bizi. Galeri eski bir binadaydı, ama her gün dikkatli insanlar geldi. Resimleri izliyor, kompozisyonunu ve renkleri tartışıyorlardı. Efe uzakta durup dudak ve el hareketlerini izliyordu. Sözleri duyamasa da, yüz ifadeleri her şeyi anlatıyordu: bir mucize yaşanıyordu. Sonrasında burslar, stajlar, dergi yazıları, “Sessiz Ressam” lakabı… Eserleri, sessiz bir feryat gibi herkesin içine dokundu. Üç yıl geçti. Mert gözyaşlarını tutamadı, Efe’yi kişisel sergiye uğurlarken. Ben de sakin kalmaya çalıştım ama içim titriyordu. Bizim çocuk artık bir yetişkindi. Bizsiz. Ama geri döndü. Güneşli bir gün kapıyı açtı, kucak dolusu kır çiçeğiyle. Sarıldı, elimizden tutup, ilgilenerek tüm köyü geçti, uzak tarlaya götürdü bizi. Orada bir Ev vardı. Yeni, beyaz, balkonlu, koskoca pencereli. Köylüler aylardır “Kim bu zengin?” diye merak ediyordu, ama sahibi bilinmiyordu. – Bu ne? — fısıldadım, hayretle. Efe gülümsedi, anahtarları çıkardı. İçeride geniş odalar, atölye, kitaplık, yepyeni mobilyalar… – Oğlum, — Mert şaşkın gezindi, — bu… senin mi? Efe başını salladı, işaretle anlattı: “Bizim. Senin, benim, hepimizin.” Sonra bahçeye çıkardı, evin duvarında dev bir resim vardı: kapı yanında bir sepet, mutlu bir kadın ve kucağında bir çocuk. Üzerinde işaretle: “Teşekkürler anne.” Donakaldım, gözyaşlarım aktı ama silmedim. Her zamanki gibi sakin Mert birden ileri çıktı, oğluna öyle sarıldı ki, neredeyse nefes alamadı. Efe de sarıldı, sonra bana el uzattı. Üçümüz, yeni evimizin önünde öylece kaldık. Şimdi Efe’nin tabloları dünyanın en iyi galerilerinde. İşitme engelli çocuklar için merkez kurdu, destek oluyor. Köy ona gurur duyuyor – “Efe, kalbiyle duyan çocuk.” Biz Mert’le o beyaz evde yaşıyoruz. Her sabah çayımı verandada, duvardaki tabloya bakarak içiyorum. Bazen düşünürüm – o Temmuz sabahı kapıdan çıkmasaydım, görmeseydim, korksaydım ne olurdu? Artık Efe şehirde, büyük bir dairede. Ama her hafta sonu eve gelir. Sarılır, tüm şüphelerim uçup gider. Hiçbir zaman sesimi duyamayacak. Ama her kelimemi biliyor. Müziği duyamaz; ama kendi müziğini çizgilerle ve renklerle yaratır. Şimdi onun gülümsemesini izlerken anlıyorum — hayatın en önemli anları, bazen mutlak sessizlikte yaşanıyor. Beğeni bırakın, yorumlarınızı yazın!

Mahir, beş yıldır bekliyoruz. Beş yıl. Doktorlar, çocuğumuz olmayacak diyorlar. Ama şimdi…
Mahir, bak! kapının önünde durdum, gözlerime inanamayarak.

Eşim sabahın serinliğinde balık dolu kovayı zorlanarak taşırken, birden bankın üstündeki şeyi görünce bütün serinlik unutuldu.

Ne var orada? Mahir kovayı yere bıraktı, yanıma geldi.

Eski bankın üzerinde örme bir sepet vardı. Sepetin içinde solmuş bir kundakla sarılmış bir çocuk yatıyordu.

Kocaman ela gözleri bana bakıyordu; korkusuz, meraksız. Sadece bakıyordu.

Allah Allah, diye fısıldadı Mahir, bu çocuk nereden çıktı?

Parmağımla saçlarını dikkatle okşadım. Hiç kıpırdamadı, ağlamadı. Sadece gözlerini kırptı.

Elindeki minik yumruğun arasında bir kağıt vardı. Parmağını açtım, notu okudum:

“Ne olur ona yardım edin. Ben yapamıyorum. Affedin.

Polis çağırmalıyız, dedi Mahir kaşlarını çatıp başını kaşıyarak. Ve muhtara haber vermek lazım.

Ama ben çoktan çocuğu kucağıma almıştım. Yol tozu ve ter kokuyordu. Üstü eskimiş ama temizdi.

Şehnaz, Mahir endişeyle bana baktı, öylece alamayız onu.

Alırız, gözlerine baktım. Mahir, beş yıldır bekliyoruz. Beş yıl. Doktorlar çocuk olmayacak dedi. Ama şimdi…

Ama kanunlar, belgeler… Ya ana babası çıkarsa?

Başımı salladım. Çıkmayacaklar. Biliyorum.

Çocuk birdenbire gülümsedi; sanki konuşmamızı anlıyordu. O an yeterliydi. Tanıdıklarımızdan yardım alarak vasi olduk, belgeleri çıkarttık. 1993 zor bir yıldı.

Bir hafta sonra bazı tuhaflıklar fark ettik. Adını İlyas koyduğum yavru hiçbir sese tepki vermiyordu. Önce dalgınlıktan sandık.

Bir gün, komşunun traktörü camın önünden geçti ama İlyas hiç tepki vermedi. Kalbim sıkıştı.

Mahir, duymuyor, diye fısıldadım, gece onu eski beşiğine yatırırken.

Eşim uzun uzun sobadaki aleve bakıp iç çekti: Hastaneye gidelim, İzmirdeki Kâmil Beye.

Doktor İlyası muayene etti, ellerini açtı: Doğuştan tam işitme kaybı. Ameliyat çaresi yok, dedi.

Eve dönüşte ağladım, Mahir ise direksiyona öyle bir tutundu ki parmakları bembeyaz oldu. Akşam, İlyas yatınca dolaptan bir şişe çıkardı.

Mahir, yapma…

Hayır, dedi, yarım bardak doldurup tek seferde içti. Vermeyeceğiz.

Kimi?

Onu. Kimseye vermeyeceğiz, kararlı söyledi. Kendimiz başaracağız.

Ama nasıl? Nasıl öğreteceğiz? Nasıl…

Mahir el hareketiyle susturdu:

Gerekirse öğrenirsin. Sen öğretmensin. Bir yol bulursun.

O gece gözümü kırpmadım. Tavana bakıp düşündüm:

“Duymayan bir çocuğa nasıl eğitim verilir? Ona nasıl hayat öğretilir?

Sabaha karşı fark ettim: Onun gözleri, elleri, kalbi var. Yani ihtiyacı olan her şey var.

Ertesi gün bir defter aldım, planlar yazmaya başladım. Kitap araştırdım, ses olmadan nasıl öğretebilirim diye kafa yordum. O günden sonra hayatımız tamamen değişti.

Sonbaharda İlyas on yaşına girdi. Pencere kenarında oturup ayçiçekleri çiziyordu. Defterinde çiçekler sadece çiçek değildi, dans ediyor gibiydi.

Mahir, bak, dedim odaya girerek.

Yine sarı. Bugün mutlu.

İlyasla yıllar içinde birbirimizi anlamayı öğrenmiştik. Önce parmak alfabesini çözdüm, sonra işaret dilini öğrendim.

Mahir yavaş öğrendi, ama “oğul”, “sevgi”, “gurur” gibi en önemli kelimeleri çoktan biliyordu.

Böyle çocuklar için okul yoktu, ben verdim ona dersleri. Okumayı hemen söktü: harfler, heceler, kelimeler. Hesaplamayı daha da hızlı.

Ama en çok; çiziyordu. Önce buğulanmış camlara parmakla.

Sonra Mahirin ona özel yaptığı tahtada. Sonra ise boyalarla kağıt, tuval üzerinde.

Boyaları şehirden sipariş ediyordum, kendimden kesip ona iyi malzeme alıyordum.

Yine senin dilsiz bir şeyler karalıyor? diye homurdandı komşu Süleyman, çit arkasından. Ne faydası var ki?

Mahir başını eğmeden, bahçede çalışırken:

Sen ne fayda sağladın köye, Süleyman? Dedikodudan başka ne yapıyorsun?

Köy halkı bizi anlamadı, kolay olmadı. İlyası dışladılar, çocuklar yaramazlık etti.

Bir gün eve yırtık gömlek, çizilmiş yanakla döndü. Sessizce gösterdi kimin yaptığını: Muhtarın oğlu.

Ağlayarak yarasını sardım. İlyas ise parmaklarıyla gözyaşımı sildi, gülümsedi: “Takma kafana, iyiyim” dercesine.

O akşam Mahir evden çıkıp gitti. Geç dönünce hiçbir şey söylemedi ama gözü mordu. O günden sonra kimse İlyasa bulaşmadı.

Ergenlikte çizimleri değişti. Eşi benzeri olmayan bir tarz ortaya çıktı; sanki başka bir dünyadan gelmiş gibiydi.

Sessiz bir dünya çiziyordu, ama eserlerinde öyle bir derinlik vardı ki nefesim kesiliyordu. Evimizin bütün duvarları onun tabloları ile doldu.

Bir gün ilçeden eğitim kontrolüne gelen ekip eve girdi, tabloları görünce donakaldı.

Kim yaptı bunları? yaşlı kadın fısıldadı.

Oğlum, gururla yanıtladım.

Bunları uzmanlara gösterin, gözlüğünü çıkardı. Oğlunuzda gerçek bir yetenek var.

Fakat korkuyorduk. Köy dışındaki dünya bize kocaman ve tehlikeli geliyordu. Onsuz, alıştığı işaretler olmadan ne yapardı?

Gidiyoruz, dedim çantasını hazırlayarak. İlçede sanat fuarı var. Orada eserlerini göstermelisin.

İlyas on yedi oldu. Uzun parmaklı, ince yapılı, her şeyi dikkatle izleyen bir genç olmuştu. İsteksizce başını salladı.

Fuarda tabloları en uzak köşeye astılar. Beş küçük tablo: tarlalar, kuşlar, güneşi tutan eller. İnsanlar geçip baktı ama kimse durmadı.

Sonra o geldi: Dik duruşlu, gri saçlı bir kadın. Uzun süre durdu, tablolara baktı. Sonra hızla bana döndü:

Bunlar sizin mi?

Oğlumun, İlyas’ı göstererek söyledim; o kenarda bizimle işaret dili ile konuşuyordu.

Duymuyor, değil mi? işaretlerimizi fark etti.

Evet, doğuştan.

Başını salladı:

Benim adım Nevin Hanım. İstanbuldaki sanat galerisinden geliyorum. Bu tablo… en küçük günbatımı tablosuna hayranlıkla baktı. Onda herkesin yıllarca aradığı bir şey var. Satın almak istiyorum.

İlyas yüzüme baktı ve cümleleri işaretle çevirdiğimi görünce elleri titredi, gözlerinde şüphe.

Satışa gerçekten kapalı mı? kadının sesi bir sanat uzmanı olarak kararlıydı.

Hiç… cümlem yarıda kaldı; yüzüm ateş gibi oldu. Hiç satmayı düşünmemiştik. Bunlar onun ruhu.

Çantasından cüzdanı çıkarıp pazarlık etmeden Mahirin atölyede altı ay çalıştığı kadar lira saydı.

Bir hafta sonra tekrar geldi. Bu sefer güneşi tutan eller tablosunu aldı.

Ve sonbahar ortasında postacı bir zarf getirdi.

Oğlunuzun eserlerinde özel bir samimiyet var. Sessizliğin derinliğini anlayan biri olduğu anlaşılıyor.

İstanbul bizi gri sokaklarıyla ve soğuk bakışlarla karşıladı. Galeri eski bir binada küçücük bir yerdi ama her gün dikkatli insanlar gelirdi.

Tabloları inceleyip kompozisyonunu, renk tercihlerini tartıştılar. İlyas kenardan dudak hareketlerini ve elleri izlerdi.

Sözleri duymasa da yüz ifadeleri her şeyi anlatıyordu: Farklı bir şey oluyordu.

Sonra burslar, atölyeler, dergi röportajları başladı. Ona “Sessizliğin Ressamı” adını verdiler. Eserleri ruhun sessiz haykırışları; gören herkes etkileniyordu.

Üç yıl geçti. Mahir gözyaşlarını tutamadı, oğlunu ilk kişisel sergisine uğurlarken. Ben ise içten içe çırpındım.

Artık oğlum büyümüştü. Bizden ayrı. Ama bir gün, güneşli bir sabah elinde kucak dolusu kır çiçekleriyle kapımızda belirdi. Bizi öptü, ellerimizden tutup köyün ilgisini üstünde hissederek uzak tarlaya götürdü.

Orada bir ev vardı. Yeni, beyaz, balkonlu ve kocaman pencereleriyle. Köyde herkes bu villanın sahibini merak etmişti, ama kimse bilmiyordu.

Bu ne? dedim, şaşkınlıkla.

İlyas gülümsedi, anahtarları uzattı. İçerisi genişti, çalışma atölyesi, kitaplık, yeni eşyalar vardı.

Oğlum, Mahir hayretle etrafa bakındı, bu… senin evin mi?

İlyas başını salladı; el işaretleriyle “Bizim. Sizin ve benim.” dedi.

Sonra bahçeye çıkardı bizi. Ev duvarında dev bir tablo: kapının önünde bir sepet, yüzü parlayan bir kadın çocuğu kucağında tutuyor ve üstünde işaret diliyle “Teşekkürler, anne.” Sadece donakaldım; gözyaşlarım aktı, silmedim.

Her zamanki ölçülü Mahir bir anda oğlunu öyle bir sarıldı ki, İlyas nefes alamadı.

O da babasına aynı karşılığı verdi, sonra bana elini uzattı. Üçümüz yeni evin önünde ve geniş bir tarlada öylece durduk.

Şimdi İlyasın tabloları dünyanın en iyi galerilerinde sergileniyor. Şehirde sağır çocuklar için bir okul açtı, destek programlarına bütçe ayırıyor.

Köy onunla gurur duyuyor sessiz ama kalbiyle duyan İlyas. Biz ise Mahirle hala beyaz evdeyiz. Her sabah çayımı alıp verandada oturuyor, o tablodaki anneyi izliyorum.

Bazen düşünüyorum: O Temmuz sabahı kapıya çıkmasaydık ne olurdu? Fırsatı kaçırsak, korksaydık?

İlyas şimdi şehirde büyük bir dairede yaşıyor, ama her hafta sonu eve geliyor. Kollarını açınca bütün endişem yok oluyor.

Hiçbir zaman sesimi duymayacak. Ama her cümlemi biliyor.

Müziği duymayacak, ama fırça ve renklerle kendi ezgisini yaratıyor. Onun gülümsemesiyle anlıyorum; bazen en önemli anlar hayatta tam bir sessizlikte yaşanıyor.

Belki de insanın gerçek duyuşu sesle değil, kalple olurmuş.

Rate article
Lifequest
— Mert, beş yıldır bekliyoruz. Beş yıl. Doktorlar çocuk sahibi olamayacağımızı söylüyor. Ama şimdi… — Mert, bak! — Kapıda öylece kaldım, gözlerime inanamıyordum. Eşim balık dolu kovasıyla kapıdan düzensizce girdi, Temmuz sabahının serinliği kemiklerime işlerken, bankta gördüğüm şey, tüm soğuğu unutturdu bana. – Ne var orada? — Mert kovayı bıraktı, yanıma geldi. Eski bankta, örgü bir sepet vardı. İçinde, solmuş bir beze sarılı bir bebek yatıyordu. Kocaman ela gözleri bana bakıyordu – korkusuz, meraksız, sadece bakıyordu. – Allah Allah, – diye fısıldadı Mert, – bu çocuk nereden geldi? Yavaşça parmağımı siyah saçında gezdirdim. Bebek kıpırdamadı, ağlamadı — sadece gözlerini kırptı. Minicik elinde bir kağıt vardı. Parmaklarını dikkatlice açtım ve notu okudum: “Ne olur ona yardım edin. Ben yapamıyorum. Özür dilerim.” — Polis aramak gerek, — Mert endişeyle başını kaşıdı. — Muhtara da haber vermeliyiz. Ama ben çoktan bebeği kucağıma almıştım, sımsıkı sarılmıştım. Üzerinden yolun tozu ve yıkanmamış saç kokusu geliyordu. Tulum eskiydi ama temizdi. – Ayşe, — Mert kaygıyla yüzüme baktı, — onu öylece alamayız. – Alabiliriz, – gözlerine baktım. — Mert, beş yıl bekledik biz. Beş yıl… Doktorlar imkansız dedi. Ama şimdi… – Ya kanunlar, belgeler? Anne-babası çıkabilir, – karşı çıktı. Başımı salladım: Sanmıyorum, çıkmazlar. Hissediyorum. Bebek bana gülümsedi birden, sanki konuşmamızı anlıyordu. Ve bu bana yetti. Tanıdıklarımızı arayıp resmi koruma ve belgeleri ayarladık. 1993 zordu. Bir hafta sonra garip şeyler fark ettik. Adını Efe koyduğum oğlum, seslere hiç tepki vermiyordu. Önce dalgın sandık. Ama komşunun traktörü camdan geçerken, Efe kıpırdamadı bile. Kalbim sızladı. — Mert, duymuyor, — dedim, onu gece eski beşikte yatırırken. Eşim sobada ateşe uzun uzun baktı, sonra iç geçirdi: Doktora gidelim, Zeytinli’ye. Doktor Selahattin’e. Doktor Efe’yi muayene etti, ellerini yana açtı: Doğuştan işitme yok, tamamen. Ameliyat mümkün değil. Yol boyunca ağladım. Mert direksiyonu öyle sıktı ki, parmakları bembeyaz olmuştu. Gece Efe uyuyunca, dolaptan bir şişe çıkardı. – Mert, istersen… – Hayır, – bir yudumda içti. – Vermeyeceğiz. – Kimi? – Onu. Hiçbir yere vermeyeceğiz, — kesin konuştu. – Kendimiz yetiştiririz. – Ama nasıl? Nasıl öğreteceğim ona? Nasıl… Mert eliyle susturdu: – Nasıl gerekiyorsa, öğrenirsin. Sonuçta öğretmensin. Bir yolunu bulursun. O gece gözümü kırpamadım. Tavanı seyrettim, düşündüm: “Duymayan bir çocuğa nasıl öğretirim? Nasıl her şeyi verebilirim?” Sabaha karşı fark ettim; Efe’nin gören gözleri, elleri, kalbi var. O zaman her şey mümkün. Ertesi gün defterimi aldım, plan yaptım. Kitaplar araştırdım, sessiz eğitim yöntemi aradım. O gün hayatımız yeniden başladı. Sonbaharda Efe on yaşına bastı. Pencere kenarında ayçiçekleri çiziyordu, çizdikleri sıradan çiçek değildi — kendi dansını ediyordu her birinde. – Mert, bak, — içeri girip eşime dokundum. – Yine sarı. Bugün mutlu demek ki. Yıllarla Efe ile birbirimizi anlamayı öğrendik. Önce parmak alfabesi, sonra işaret dili… Mert daha yavaş öğrendi, ama en önemli kelimeleri – “oğlum”, “seni seviyorum”, “gurur” – çoktan biliyordu. Bizde engellilere özel okul yoktu, Efe’ye ben eğitim verdim. Okumayı, harfleri, kelimeleri hızla öğrendi. Saymayı daha bile hızlı. Ama en çok, resim yapıyordu. Her yere; önce cam buğusuna parmağıyla, sonra babasının çaktığı tahtaya, sonra kağıda, tuvale. Boyalarını şehirden kargo ile istedim, kendi ihtiyaçlarımdan kısıp ona daha iyi malzeme aldım. — Seninkisi yine karalıyor mu bir şeyler? – Komşu Hasan parmaklığın üstünden baktı. — Ne işe yarayacak ki? Mert başını kaldırdı: – Hasan, peki senin ne faydan var? Lafa laf, başka? Köylülerle uğraşmak zordu. Bizi anlamaz, Efe’ye takılır, çocuklar alay ederdi. Bir gün eve gömleği yırtık, yanakta çizikle döndü. Sessizce işaret etti: yapan muhtarın oğlu Ali. Yarasıyla uğraşırken ağladım. Efe ise elleriyle gözyaşımı silip gülümsedi: “Geçer, üzülme.” O gece Mert gitti. Geç döndü, konuşmadı ama gözü mordu. O günden sonra kimse Efe’ye dokunmadı. Ergenlikte resimleri değişti; kendi tarzı oluştu, sanki başka dünyadan gelmiş gibiydi. Sessiz dünyasını çiziyordu; göreni büyülüyordu. Evimizin duvarları resimleriyle dolmuştu. Bir gün müfettişler geldiler, evde nasıl eğitim verdiğimi incelediler. Sert yüzlü yaşlı bir kadın içeri girince, resimleri görünce dona kaldı. – Kim yaptı bunları? — fısıldadı. – Oğlum, – gururla yanıtladım. – Bunları uzmanlara göstermeniz lazım, — gözlüğünü çıkardı. — Oğlunuzda gerçek bir yetenek var. Ama korkuyorduk. Köy dışı bize büyük ve tehlikeli geliyordu; Efe nasıl alışacaktı? – Gitmeliyiz, — bavulunu toplarken ısrar ettim. — Bu ilçe ressamlar fuarı. Resimlerini göstermelisin. Efe on yedi olmuştu. Uzun, ince parmaklı, dikkatli bakışlı. İstemeyerek başını salladı, bana karşı koymak nafileydi. Fuarın en uzak köşesine beş tablo asıldı: tarlalar, kuşlar, güneşi tutan eller. Gelenler bakıp geçti, kimse durmadı. Sonra o geldi: dimdik yaşlı bir kadın, keskin gözleriyle saatlerce resimlere baktı. Sonra bana döndü: – Senin mi bunlar? – Oğlumun, – yanında duran Efe’ye işaret ettim. – Duymuyor mu? – el hareketlerimizden anladı. – Evet, doğuştan. Başını salladı: – Ben Aysel Hanım, İstanbul Resim Galerisi’ndenim. Şu küçük tablo… — güneşi batarken gösterdi. — Yıllardır aranan bir derinlik var bunda. Satın almak istiyorum. Efe ona bakakaldı, ben kadının sözlerini işaretle anlatmaya çalışırken. Parmakları titredi, gözlerinde şüphe vardı. – Gerçekten satmaz mısınız? — Kadının sesinde profesyonel ısrar vardı. – Hiç… — yüzüm tutuştu. — Satmayı düşünmedik. Oğlumun ruhu işte burada. Kadın cüzdanından, pazarlıksız, eşimin yarım yılda kazandığını saydı verdi. Bir hafta sonra bir resmini daha aldı — ellerle tutulan güneşli olanı. Sonbaharda postacı bir mektup getirdi. “Oğlunuzun eserlerinde ender bir içtenlik ve kelimesiz derinlik var. Gerçek sanat tutkunları bunu arıyor.” İstanbul gri yollarıyla, yabancı bakışlarıyla karşıladı bizi. Galeri eski bir binadaydı, ama her gün dikkatli insanlar geldi. Resimleri izliyor, kompozisyonunu ve renkleri tartışıyorlardı. Efe uzakta durup dudak ve el hareketlerini izliyordu. Sözleri duyamasa da, yüz ifadeleri her şeyi anlatıyordu: bir mucize yaşanıyordu. Sonrasında burslar, stajlar, dergi yazıları, “Sessiz Ressam” lakabı… Eserleri, sessiz bir feryat gibi herkesin içine dokundu. Üç yıl geçti. Mert gözyaşlarını tutamadı, Efe’yi kişisel sergiye uğurlarken. Ben de sakin kalmaya çalıştım ama içim titriyordu. Bizim çocuk artık bir yetişkindi. Bizsiz. Ama geri döndü. Güneşli bir gün kapıyı açtı, kucak dolusu kır çiçeğiyle. Sarıldı, elimizden tutup, ilgilenerek tüm köyü geçti, uzak tarlaya götürdü bizi. Orada bir Ev vardı. Yeni, beyaz, balkonlu, koskoca pencereli. Köylüler aylardır “Kim bu zengin?” diye merak ediyordu, ama sahibi bilinmiyordu. – Bu ne? — fısıldadım, hayretle. Efe gülümsedi, anahtarları çıkardı. İçeride geniş odalar, atölye, kitaplık, yepyeni mobilyalar… – Oğlum, — Mert şaşkın gezindi, — bu… senin mi? Efe başını salladı, işaretle anlattı: “Bizim. Senin, benim, hepimizin.” Sonra bahçeye çıkardı, evin duvarında dev bir resim vardı: kapı yanında bir sepet, mutlu bir kadın ve kucağında bir çocuk. Üzerinde işaretle: “Teşekkürler anne.” Donakaldım, gözyaşlarım aktı ama silmedim. Her zamanki gibi sakin Mert birden ileri çıktı, oğluna öyle sarıldı ki, neredeyse nefes alamadı. Efe de sarıldı, sonra bana el uzattı. Üçümüz, yeni evimizin önünde öylece kaldık. Şimdi Efe’nin tabloları dünyanın en iyi galerilerinde. İşitme engelli çocuklar için merkez kurdu, destek oluyor. Köy ona gurur duyuyor – “Efe, kalbiyle duyan çocuk.” Biz Mert’le o beyaz evde yaşıyoruz. Her sabah çayımı verandada, duvardaki tabloya bakarak içiyorum. Bazen düşünürüm – o Temmuz sabahı kapıdan çıkmasaydım, görmeseydim, korksaydım ne olurdu? Artık Efe şehirde, büyük bir dairede. Ama her hafta sonu eve gelir. Sarılır, tüm şüphelerim uçup gider. Hiçbir zaman sesimi duyamayacak. Ama her kelimemi biliyor. Müziği duyamaz; ama kendi müziğini çizgilerle ve renklerle yaratır. Şimdi onun gülümsemesini izlerken anlıyorum — hayatın en önemli anları, bazen mutlak sessizlikte yaşanıyor. Beğeni bırakın, yorumlarınızı yazın!