Bir zamanlar, çocukluk arkadaşım Ayşegül ziyaretime gelmişti. Hiç çocuğu olmadı. Çocuk sahibi olmamayı daha genç yaşlarda seçmiş, hayatı kendisi için yaşamak istemişti.
Bugün, yıllar sonra altmış yaşına bastığımız bu dönemde buluştuk. Üniversiteyi bitirdiğimizde Ayşegül hemen eşyalarını toplamış, İstanbulu terk edip başka şehre gitmişti. İlk başlarda mektuplaştık, sonra bağlantımız koptu. Onun hayatından, sadece ortak tanıdıklardan duyduklarım kadarıyla haberdar oldum; Ayşegül sürekli seyahat ediyor, bir yerde uzun süre durmuyor, hayatına yeni insanlar giriyor çıkıyordu. Elli yaşında üçüncü eşiyle evlenmişti, fakat onunla da yollarını ayırmıştı. Hiç çocuğu olmamıştı. Nedenini anlamamıştım, çünkü bizim oralarda çoğu kadın ne olursa olsun en az bir çocuk sahibi olurdu. Hayat arkadaşınla yolun ayrıldıysa da, bir çocuğun olurdu, ileride de torun sevgisiyle avunurdun.
Ayşegül, eskiden kirada oturduğu küçük kasabamıza kalan birkaç eşyasını satmak için dönmüştü. Buluştuk, oturduk, sohbet ettik. Ben kendi sade hayatımı anlattım, o da yaşadıklarını paylaştı. Sonunda dayanamadım sordum:
Ayşegül, hayatın neden böyle oldu? Neden hiç çocuk sahibi olmayı istemedin? Hiç olmazsa kendin için çocuk yapabilirdin… Hani yaşlanınca bir bardak su verecek kimsen olurdu.
O an bir kahkaha patlattı:
Hangi bardak? Sence çocukların sana bir bardak su getireceğinden emin misin? Bizim zamanımızda kim çocuk büyütüp de rahat etti? Çocuklar ne annesini ne babasını düşünüyor; en iyisi, hayat boyunca birikim yapıp iyi bir bakıcı tutmak, çocuklardan bir şey beklememek.
Ben çocuk doğurmadım çünkü gerçekten istemedim. Hayat boyu birilerini büyütmek, sürekli endişelenmek, başkasının derdini sırtımda taşımak ve onları idare etmek hiç bana göre değildi. Kendi isteklerimin peşinden gitmek, dünyayı gezmek, kendi paramı kazanmak istedim. Eşlerim de sırf çocuk istemediğim için beni terk ettiler.
Şimdi de halimden gayet memnunum. Torun bakmak zorunda değilim, yaşlılık maaşımı çalışmayan çocuklarıma harcamak zorunda değilim. Hiçbir şeyi kaybetmediğimi hissediyorum, aksine, dolu dolu yaşadım. Çocuklarına kavuşmayı hayal eden ama yaşlılığa yalnız kalanlara daha çok üzülüyorum. Sonra çocuklarını suçluyorlar, Bizi unuttular, yurtdışına gittiler diye dert yanıyorlar. Benim için böyle bir derdim yok.
Ayşegülü dinledikten sonra düşündüm de, haklıydı. İnsan istemediği bir şeyi neden sırf başkaları için yapsın ki? Doğur, nasılsa yaşlanınca yardım ederler umudu, belki de en büyük yanılgıymışO akşam Ayşegülle yürüyüşe çıktık. Sokak lambaları altında sessizce yan yana yürüdük, yılların ağırlığına inat hafif adımlar atarak. Yolun sonunda, vedalaşırken gözlerinde hiç görmediğim bir huzur fark ettim. Ona sarılırken, hayatını kendi istediği gibi yaşamanın ne kadar büyük bir cesaret gerektirdiğini anladım.
Ayşegül otobüse binerken bana döndü, gözlerini kısıp gülümsedi:
Herkesin hikâyesi farklı, dedi. Kimi kök salmayı seçecek, kimi rüzgârın peşinden gidecek. Yeter ki insan kendi yolunu bulsun.
Arkasından el salladım. İçimde, onun anısı gibi, hafif bir özgürlük duygusu kaldı. Yıllarca bildiğim tek yolu sorgulamaya cesaret edebilmek, bana kendi hayatımın da başka türlü yaşanabileceğini gösterdi. O gece pencereden yıldızlara bakarken, insanın bir bardak suyu, bir bakıcısı ya da bir çocuğu olmasa da, yüreğinde huzur varsa yalnız kalmayacağını ilk kez hissettim.
Belki de asıl mesele, kiminle ne kadar olduğun değil, hayata hangi gözlerle baktığınmış. Ve bazen, yıllar sonra gelen bir eski arkadaş insana bambaşka bir pencere açarmış.




