Kayınvalide ve Eş Yorgunluğu: O Gece Köyümüzün En Sessiz ve Sabırlı Adamı, Stepan’ın Sessiz Gözyaşları ve Bir Anadolu Evinde Umuda Açılan Kapı

O akşam köyümüzün en sessiz, en sabırlı adamı, Haydar Yıldırım, kapıma geldi. Tanırsınız böyle adamları, değil mi? Çivi yapsan paslanmaz. Omuzlar dimdik, eller birer kürek gibi, nasırdan, yara bereden geçilmiyor, ama gözlerinde ormanın ortasındaki bir gölet gibi eski, derin bir sükunet. Haydar lafı ağzında gevelemez, şikayet nedir bilmez. Ev yıkılır, dam akar, yaşlı komşunun odunu biter, nasıl oluyorsa Haydar bir bakmışsın orada. Tık demeden yapar, başını eğer, usulca gider.

O akşam işte bu adam geldi. Allahım, hâlâ gözümün önünde. Sağlık ocağımın kapısını öyle sessiz açtı ki neredeyse rüzgar sandım. Kapıda durdu, kasketini evirip çeviriyor, gözü bana bakmıyor, yerlere dikmiş. Pardösüsü yağmurdan sırılsıklam, botlarında çamur kalıp gibi. O kadar çökmüş, o kadar kırılmıştı ki içim ezildi.

Gel içeri, Haydar. Kapı önü nem tutar, niye duraksadın? dedim yumuşakça. Bir yandan da demlikleri ocağa alıyorum, bilirim öyle dertler var ki hapla değil, ballı adaçayıyla iyileşir.

Yavaşça içeri süzüldü, karyolanın ucuna ilişti, boynunu kaldırmıyor. Odayı sadece duvardaki saat tıklatıyor: tik tak, tik tak, sanki sessizliğinden akan saniyeleri sayıyor. Ama öyle bir ağırlık ki sanki bağırsa daha hafif. Elini verip çay bardağını tutuşturdum, ısınsın diye. Avuçları buz gibi.

Bardağı sımsıkı kavradı, dudaklarına götürdü. Elleri öyle titriyor ki çay dökülecek diye korktum. İlk defa yüzünde, o sakallı yanakta, tek başına bir damla yaş gördüm. Adam gibi, ağır, kurşun gibi gözyaşı. Arkasından bir damla daha… Haydar ne inledi ne cızırdadı, sadece oturdu öyle, gözünden yaşlar işlerken sessizliği bozmadan.

Gidiyorum, Müzeyyen Hanım, dedi öyle fısıltıyla ki zor işittim. Bitti. Dayanacak gücüm kalmadı.

Yana oturdum, pırasa gibi ellerinin üstüne elimle örtüverdim. Eli titredi ama çekmedi.

Kimden gidiyorsun, Haydar?

Kadınlardan… Hepsi… Hanımdan, Betül’den, kaynanadan. Yettiler bana, Müzeyyen Hanım. Yaşatmadılar, canımdan bezdirdiler… İki kuş gibi tepemdeler. Ne yapsam yaranamıyorum. Çorbayı fazla tuzladım mı sabah Betülden azar; raf monte ettim mi herkesin kocası şöyle yapar, sen niye yamuk lafı; bostanı belledim mi çapayı yanlış tuttun, otları bırakmışsın. Günde bin laf, yılda bir tebessüm yok. Sürekli ısırıyorlar, sanki ısırgan otu gibiler.

Sustu, bir dikişte çaydan yudum aldı.

Biliyorum, hayat ağır. Betül sabah erkenden tarlada, yorgun, sinirli. Kaynanam, Hatice Hanım, bacakları tutmaz, oturduğu sandalyede kurumuş, sanki dünya ona düşman. Anlıyorum, sabrediyorum. Sabah benden önce kalkarım, sobayı yakarım, su taşırım, hayvanlara bakarım. Sonra işe. Eve dönerim, yapılan hiçbir şey yaranmaz. Yanlış bir laf söylersin üç gün naz kaynıyor, susarsın, niyet arıyorlar. Niye susuyorsun, niye bakmıyorsun? Fena bir şey mi planladın? Ama Müzeyyen Hanım, ruh demir değil ki. O da yoruluyor.

Haydar hep aynı köşeye, sobanın çırpılarını izleyerek, anlatıyor… Bariyer yıkılmış gibi. Haftalarca kimsenin laf etmediği, arkasından fısıldaşıldığı, en güzel reçeli sakladıkları, Betülün doğum gününde aldığı yünden atkıyı Git kendine bot alsaydın, milletin ortasında yırtıkla gezip beni rezil ediyorsun diye sandığa fırlattığı anları anlatıyor.

Şu koca adam, evi kendi elleriyle yapan adam, öyle bir ezilmiş ki karşımda, sanki az sonra kuyruğunu kıstırıp sessizce kaçacak. Baktıkça içim yanıyor.

Bak, bu evi ellerimle yaptım, dedi fısıltıyla. Her kerestesini anımsarım. Bir yuvam olsun, dedim. Geldiğimiz yere bak Zindan oldu. Kuşları da azgın. Bugün… Kaynanam sabah sabah başladı yine: Kapı gıcırdıyor, uyuyamıyorum. Adam dediğin buysa, ben neyim? Baltayı elime aldım… Aslında elime ipi almak istedim, elma ağacının dalına bakakaldım O karanlık düşünce zor geçti aklımdan. Bir bohça topladım, bir parça ekmek aldım, buraya geldim. Bir yerde yatarım, sabah ilk trene atlarım. Bırakayım yaşamlarını. Belki o zaman iyi bir laf söylerler… Çok geç olmadan.

O an anladım ki, burası sıradan bir yorgunluk değil, insanın içinin duvarına dayanmış, son çığlığı. Böyle bırakılır mı? Bırakılmaz!

Bak, Yıldırım! deyip dikleştim. Sil gözünü. Ağlamak yakışmaz! Gitmek mi? Hiç düşündün mü, onlar ne olacak? Betül bu yaşta ev işlerini tek başına nasıl çevirecek? Hatice Hanımın bacakları tutmazken kime emanet bırakıyorsun? Onlara karşı sorumlusun!

Ya ben? diye burukça güldü Haydar, Beni kim düşünecek?

Ben düşüneceğim! dedim. Ve seni tedavi edeceğim. Bu dert ciddi. Ruh yorgunluğu! Tedavi de tek: iyi dinle, dediğimi yap. Şimdi eve git. Sus. Cevap yok. Göz göze gelme. Yatağa uzan, duvara bak. Yarın sabah ben geliyorum. Sakın trene falan binme. Anlaşıldı mı?

Güvenle bakmasa da hiç olmazsa bir tutam umut parladı gözlerinde. Çayını bitirdi, usulca başını salladı ve arkasına bakmadan kayboldu karanlıkta. Ben ise sıcak sobanın önünde uzun uzun oturdum. Dedim ki, en büyük ilaç, bir insandan duyulan sıcak, iyi sözdür, yazık ki bunu esirgiyoruz.

Sabah daha horoz ötmeden onların kapısını çaldım. Kapıyı Betül açtı, yüzü asık, uykusuz.

Hayırdır sabah sabah, Müzeyyen Hanım?

Haydara bakmaya geldim, dedim ve eve girdim.

Ev soğuk, havasız. Kaynana Hatice Hanım, şalına sarılmış, canı burnunda bakıyor. Haydar yatakta, tam dediğim gibi duvara dönmüş.

Bakıp ne edeceksin ki, sağlıklı mı sağlıklı, temizlikçi kumrusu gibi mışıl mışıl uyuyor, diye tısladı kaynana.

Haydarın alnına baktım, stetoskopla kalbini dinler gibi yaptım. Yatıyor, sessiz, çenesindeki kaslar kasılmış.

Kadınlara sertçe baktım. Gülmedim bile.

Kızlar, işiniz kötü, dedim. Çok kötü! Haydarın kalbi gerilmiş tel gibi. Sinirleri perişan. Biraz daha devam ederseniz kopacak! Tek kalırsınız.

Şaşkındılar. Betülün yüzünde şaşkınlık, kaynananın gözlerinde kuşku okudum.

Aman efendim, Müzeyyen Hanım, neler söylüyorsun? Daha dün odun kırıyordu, kıymıklar havada uçuşuyordu! dedi kaynana.

O dündü! kestim. Bugün son damlası! Adamı YOK ettiniz. Sürekli surat, sürekli dırdır. Sandınız ki kaya, halbuki O bir can. Ruhu var. Tersine döndü, canı acıyor. Dedim mi tedaviyi: Tam dinlenme! Evde iş yok. Sadece dinlenecek. Ve KESİNLİKLE sessizlik! Anladınız mı? Bir tek ters laf olur, affetmem. Sadece ilgi, şefkat. Kristal vazo gibi bakacaksınız. Çorbasını kaşıkla vereceksiniz, yorganını iyi saracaksınız. Yoksa Allah korusun, şehir hastanesine göndermek zorunda kalırım, oradan herkes de dönmüyor haberiniz olsun.

Bunu deyince gözlerinde ilk defa gerçek, o yapış yapış korku parladı. O kadar dırdırcı olsalar da, Haydar onlar için bir dağ gibi, sığınılacak kaya gibiydi. Onsuzluk fikri tüylerini diken diken etti.

Betülcük yana yakıla yatağa yanaştı, korkakça omzunu okşadı. Hatice Hanım dua mırıltısıyla sandalyesine kaykıldı, bir cevap veremedi, sadece gözleri odanın içinde yardım aradı.

Çıktım, onların omuzuna o düşünceyi bıraktım. Birbirlerine ve vicdanlarına bıraktım. Bekledim.

Haydar sonra anlattı, ilk günler evde ince bir sessizlik hakim. Hepsi parmak ucunda, fısıltıyla konuşuyor. Betül çorbayı bırakıp kaçıyor, kaynana dua ede ede yanından geçiyor. Hiç kolay değildi ama o bağırışlar kesildi.

Birkaç gün sonra sabah Haydar elma ve tarçın kokusuyla uyandı. En sevdiğiydi, annesi çocukken yapardı, ondan öğrendi. Gözünü açınca Betülün yanında oturduğunu gördü, elma soyuyordu. Göz göze gelince irkildi.

Ye Haydar, sıcacık… dedi usulca.

Ve yıllardır ilk defa, Betülün gözlerinde o eski asabı, kızgınlığı değil, pürüzsüz, sakarca ama gerçek bir şefkat gördü.

Bir gün sonra Hatice Hanım elinde yün çoraplarla geldi.

Ayağını sıcak tut oğlum, dedi. Lafında hâlâ cızırtı var ama bu defa öfke değil içinde, sevecen bir tedirginlik.

Haydar tavanı izlerken, yıllardır ilk defa evde yerinin olduğunu hissetti. Bir işçi gibi değil, güçlü iki kol gibi değil. Seven, aranan, kaybedilmekten korkulan biri gibi.

Bir hafta geçti, uğrayıp baktım. Değişiklik gözle görülür. Ev sıcacık, taze ekmek kokuyor. Haydar masada oturuyor, hâlâ solgun, ama kaybolmuş gibi durmuyor. Betül bardağına süt dolduruyor, kaynana elmalı böreği iteliyor. Hepsi kuzu kuzu değil, ama o kasvetli, buz gibi hava kaybolmuş.

Haydar gözlerime baktı, içinde hafif bir minnetle. Hafifçe gülümsedi. O anda, o az bulunan, içten gülümsemesiyle tüm oda bir anda aydınlandı. Betül de utanarak gülümsedi. Hatice Hanım pencereye döndü, ama ben peçetesinin ucuyla bir damla silişini gördüm.

Bir daha onları tedavi etmedim. Onlar birbirlerine ilaç oldu. Yok, hâlâ tam bir roman ailesi değiller. Kaynana bazen gene dırdırlar, Betül de canı burnunda yine tersler. Ama bu kez başka türlü. Kaynanadan sitem gelince hemen kalkıp Haydara böğürtlenli çay demliyor, Betül de bağırıp sinirlenince gelip hemen omzunu okşuyor. Kusur arayacağına, insanı, yorgun, değerli, sevilen insanı görmeye başladılar.

Şimdi bazen akşamları evlerinin önünden geçerken onları birlikte, kapı önünde oturmuş, Haydar bir şey tamir ederken kadınların çekirdek çitlediğini, arada tatlı tatlı konuştuğunu görüyorum. İçim ne güzel oluyor! Anlıyorum ki mutluluk, öyle büyük laflarda, lüks hediyelerde değil. Mutluluk; akşamın huzurunda, elma böreğinin kokusunda, özenle örülmüş bir çift yün çorapta ve evde kendine lazım olmanın, kıymetli olmanın verdiği güven duygusunda.

Şimdi düşünün bakalım, canlarım En iyi ilaç sert bir hap mı, yoksa tam zamanında edilen sıcacık bir kelime mi? Sizce insan bazen iyice korkmadıkça sahip olduklarının kıymetini öğrenemez mi?

Rate article
Lifequest
Kayınvalide ve Eş Yorgunluğu: O Gece Köyümüzün En Sessiz ve Sabırlı Adamı, Stepan’ın Sessiz Gözyaşları ve Bir Anadolu Evinde Umuda Açılan Kapı