Pansiyona Gönderdiler
Hadi ama, Zeynebim, bu konuyu açma bile! Nermin Hanım sinirle yulaf lapası dolu tabak önünden itti. Beni huzurevine mi yollamak istiyorsun?
Orada ne olduğu belirsiz iğneler yapıp, beni susturmak için yastıkla üstüme basarlar, değil mi?
Boşuna uğraşma!
Zeynep derin derin nefes alıyor, babaannesinin titreyen ellerine bakmamaya çalışıyordu.
Babaanne, ne huzurevi? Burası özel bir bakım evi. Orman hemen yanında, hem hemşireler yirmi dört saat başında.
Orada arkadaşların olacak, büyük bir televizyon var.
Burada ise sabahtan akşama yalnızsın; babam işteyken hep evde tek başına kalıyorsun.
O arkadaşlıkları çok iyi bilirim, diye inledi yaşlı kadın, yastıklara daha rahat yerleşmeye çalışarak. Soyup soğana çevirirler, evimi elimden alırlar, sonra dereye atarlar beni.
Oğluna söyle: ben bu evden ancak öldüğümde çıkarım. O ilgilensin benimle. Oğul değil mi?
Onu ben büyüttüm, kızamık olduğunda sabahlara kadar başından ayrılmadım. Şimdi sıra onda.
Babam iki işte birden çalışıyor ki sana ilaç alabilsin! Elli üç yaşında, tansiyonu fırlıyor. Üç yıldır bir kez sinemaya gitmedi, tatili saymıyorum bile!
Bırak, diye kestirip attı Nermin Hanım, dudaklarını sımsıkı kapadı. Daha genç, dayanır.
Sen de sus bakalım, küçükler büyüklere akıl vermez. Git, şu yulafı temizle. Her yeri batırdın zaten!
Zeynep koridora çıkar çıkmaz derin bir nefes aldı. Onunla nasıl konuşulur ki?
Babası eve saat yedide döndü. Hemen ayakkabılarını çıkarmadı, antredeki pufa oturdu ve dakikalarca bir noktaya dalgın dalgın baktı.
Babacım, iyi misin? Zeynep yanına geldi, ağzına kadar dolu market poşetini aldı.
İyiyim yavrum. Depoda yığılma oldu, yıllık hesaplar yaklaşıyor. Babanannen nasıl?
Aynı… Gene bakım evi yüzünden tartışma çıktı. Bizi ona zarar vermekle suçladı…
Baba, böyle gitmez. Bu ayın hesaplarına baktım, bakliyata üç bin lira ancak kalıyor elimizde.
Bir de yurdun ücretini ödemem gerekiyor, kitaplar da lazım.
Hallederiz Mustafa Bey zorla kalktı, ayakkabılarını çıkardı. Ek iş buldum. Her iki gece bir güvenlikte gece vardiyası.
Olur mu öyle şey! Ne zaman uyuyacaksın, nasıl dayanacaksın?
Babası cevap vermeden suyu cezveye doldurup ocağa koymaya gitti.
O yemeğini yedi mi?
Yarısını yatak örtüsüne döktü. Yeniden serdim çarşafı.
Peki, sen git dersine çalış, sınavın yaklaşıyor. Ben şimdi onu yedirir, yıkarım.
Zeynep babasının hafif aksayarak annesinin odasına gidişini izledi.
Ona tarifsiz bir acıma duygusu duyuyordu. Güçlü, neşeli adam nasıl sönüp gitmişti, adeta gölgelenmişti.
Eskiden yaptığı espriler de, hayattan aldığı zevk de yok olmuştu sanki.
***
Bir hafta sonra Mustafa Bey normalden çok daha geç döndü eve. Yürürken sallanıyordu. Zeynep hemen telaşlandı.
Baba, kendini iyi hissediyor musun?
İyiyim kızım, sadece metroda biraz başım döndü, havasızdı.
Gel otur, hemen tansiyonunu ölçeceğim.
Aletin üzerindeki rakamlar: 18e 11. Zeynep sessizce hapları uzattı.
Yarın hiçbir yere gitmiyorsun. Hemen doktor çağırıyoruz.
Olmaz, babası yüzünü buruşturdu. Yarın denetleme var. Gelmezsem maaşım kesilir. Annenin evine de ek vergi geldi…
Sat onu baba! O taşra evini sat. Altı yüz bin lira ediyor; borçlarımızı kapatır, bir hemşire tutarız.
Mustafa Bey derin bir nefes aldı:
Anne izin vermiyor…
Baba, kadın beş yıldır o eve adım atmadı bile! Neye yarıyor, yatağa mahkum olduktan sonra?
Cevap veremedi, o sırada yan odadan yüksek bir gürültü geldi.
Nermin Hanım, bardakla komodine vuruyor, ilgi bekliyordu.
Mustafa! Mustafa, buraya gel! Kiminle fısıldaşıyorsunuz? Yine benim arkamdan konuşuyorsunuz, değil mi? yaşlı kadının sesi yankılandı.
Mustafa iç çekti, Zeynepin uzattığı hapı atıp oraya doğru gitti.
***
Altı yıl önce, babasının hayatında başka bir kadın vardı. Asuman, sabırlı ve iyi yürekli biriydi, sık sık gelir, börek getirir, Mustafa Beyle hafta sonları Kilyosa gitmeyi planlarlardı.
Her şey, Nermin Hanımın yatağa düşmesiyle bitti. Asuman elinden geldiğince yardım etmek istedi ama yaşlı kadın ona öyle bir hayatı zehir etti ki, Asumanın sabrı tükendi.
Bak hele bak, gelen hazır sofraya, oğlumun emeğine göz dikmiş! diye bas bas bağırır, Mustafa Bey buluşmaya hazırlanırken sahte kalp krizi numarası yapardı. Azad edin şu kadını evden! Çabucak!
En sonunda Asuman çekip gitti, babası da onu geri getirmek için hiçbir şey yapmadı.
Bir akşam Zeynep sınav hazırlığı yaparken, ev telefonu çaldı. Babası henüz evde yoktu.
Alo?
Mustafa Beyle mi görüşüyorum? erkek bir ses.
Hayır, ben kızıyım. Bir sorun mu var?
Hanımefendi, insan kaynaklarından arıyorum. Babanız bugün toplantıda fenalaşıp bayıldı. Ambulansla hastaneye götürdük. Adresi not alın lütfen.
Zeynep adresi aceleyle defterinin kenarına yazdı. Telefonda konuşmayı yeni bitirmişti ki, babaannesi tekrar seslendi.
Zeynep! Kimle konuşuyorsun! Mustafa gelsin, çay getirsin!
Zeynep odaya girdi. Nermin Hanım yastıkların arasında yarı oturmuş, mutsuz bir yüzle bakıyordu.
Babam hastanede, kısa bir cevap verdi Zeynep.
Ne demek hastanede! Nermin Hanım bir an afalladı, ardından hemen söylendi: Ayy, bana yazıklar olsun! Dün bana bağırdı, Allah cezasını verdi.
Kim bakacak şimdi bana? Hadi, çay koy.
Zeynep sessizce çıktı.
***
Üç gün boyunca Zeynep bir hastane, bir ev arasında koşturdu.
Babasına ağır sinirsel yorgunluk sonucu hipertansif kriz teşhisi konmuştu.
Doktorlar yataktan dahi kalkmasını yasakladı.
Zeynep, annen nasıl? Onu ziyaretine gittiğinde ilk cümlesi bu oldu.
İyi baba, sağ olsun komşu abla ilgileniyor. Sen kendini düşün, en az iki hafta yatman gerekiyor.
İki hafta… Beni işten çıkarırlar… Para yok…
Uyu şimdi, Zeynep üstünü örttü. Her şey hallolacak, söz veriyorum.
Dördüncü gün evin kapısından içeri girdiğinde babaannesi şikayet yağmuruna tutmuştu.
Neredesin sen! Ben perişan oldum, Mustafa keyif çatıyor, ben burada sürünüyorum!
Zeynep ellerini yumruk yaptı ve olabildiğince sakin konuştu.
Şimdi iyi dinle babaanne. Babam çok kötü durumda, bir kere daha bu kadar üzülürse inme geçirebilir.
Saçmalama! diye öfkeyle bağırdı yaşlı kadın. Sağlamdır oğlun, dedesine çekmiş. Hadi, çevir beni, sırtım tutuldu.
Hayır, Zeynep sandalyeye oturdu. Seni döndürmeyeceğim, yemek de vermeyeceğim.
Nermin Hanımın şaşkınlıkla iri açılmış gözleri vardı.
Sen ne diyorsun kız, delirdin mi?
Hayır. Paramız kalmadı. Hiç. Baba çalışamıyor, ikramiye de alamayacak. Senin emekli maaşın bezlere ve tansiyon haplarına bile yetmiyor.
Yalan söylüyorsun! Mustafanın parası vardır!
Hiçbir şey yok. Geçen ayki hastane masraflarıyla gitti. Şimdi seçenek şu: ya taşradaki evinin satış işlemleri için belgeleri imzalıyorsun ya da yarın sosyal hizmetleri çağırıyorum, seni ücretsiz devlet huzurevine yerleştiriyorlar.
Asla yapamazsın! diye inledi kadın. Ben onun annesiyim! Ben söz sahibiyim bu evde!
Nerede sahibisin? Kendi oğlunu bitirdin. Umurunda bile değil hastaneden çıkamayacağı. Sen sadece karnın tok, yorganın kalın olsun istiyorsun.
Bugün görüştüm pansiyonla, bir yer açılmış. Devrettiğimiz evinin parasıyla aylık ücretini ödeyeceğiz. Bakımı çok iyiymiş.
Gitmem! yaşlı kadın öksürdü.
O zaman aç kal. Sana yemek alacak param yok. Yarın ek iş başlıyor, geç döneceğim. Masanın üstünde bir şişe su var. Düşün bakalım.
Zeynep kapıyı çekip çıktı. Elleri titriyordu. Hiç acımasız biri değildi fakat bu durumu değiştirmezse babasını kaybedeceğini anlıyordu.
Babaannesi; izin verildiği sürece, hepsinin ömrünü emerdi.
Gece boyunca sessizlik oldu. Zeynep odasına girmedi, içeriden yaşlı kadının önce çağırıp, sonra mızmızlanıp beddua ettiğini duydu. Sabah olduğunda içeri girdi.
Biraz su ver… fısıldadı yaşlı kadın.
Zeynep kupayı dudaklarına dayadı.
Ne dersin babaanne, imzalıyor musun? Noter on ikide gelecek.
Gaddarlar… diye inledi, fakat eski öfkesi yoktu. Her şeyimi alıyorsunuz… Peki, doldur kağıtlarını.
Sadece Mustafaya… ona söyle, gelsin arada.
Ziyarete gelecek. Yürümeye başladığında ben de geleceğim, söz veriyorum.
***
Mustafa Bey, pansiyonun bahçesindeki bankta oturuyor. Gözleri parlak, biraz kilo almış, yüzünde hafif bir pembelik var.
Yanında annesi tekerlekli sandalyede; temiz, başında yeni bir yazma ile, büyük bir iştahla elma yemekte.
Mustafa, oğlum? Kadın seslendi.
Evet anne?
Bu… Asumanı aradın mı? Barıştınız mı?
Mustafa şaşkın şaşkın baktı.
Aradım. Cumartesi uğrayacak dedi.
İyi, bakışlarını çiçeklere çevirdi yaşlı kadın. Gelsin, görsün bakalım hemşireler beni nasıl idare ediyor.
Sakın Asumanı üzecek bir şey yapma Mustafa, kadını ağlatmak yakışık almaz. Senin baban da…
Mustafa gülümsedi, annesinin elini tuttu. O sırada Zeynep bahçede koşarak yaklaşıyordu; el sallıyor, yüzünde sevinçli bir ifade vardı.
Baba! Babaanne! diye uzaktan bağırdı. Burs kazandım! İşte de zam yaptılar!
Mustafa ayağa kalktı, kollarını açtı. Nermin Hanım şüpheyle ama gururla izliyordu onları.
Hala kendi yuvadan haksızca çıkarıldığını düşünüyordu belki, ama hiç şikayet etmiyordu.
Yanına gelen bakıcı nazikçe masaja davet ettiğinde, yaşlı kadın sadece başını salladı.
Hadi kızım, götür. Ama dikkat et, geçen gün bacağımı ezdi masörünüz, söyleyin nazik davransın.
Çok sert, vallahi bak…
Hemşire sandalyeyi götürürken, Zeynep babasına sarıldı ve uzun süre, o yüksek çam ağaçlarına, sessizliğe baktılar.
Uzun zamandır ilk kez, üçü de gerçekten huzurluydu.
***
Nermin Hanım, torununun oğlunu da gördü. Zeynep mezun oldu, iyi bir erkekle evlendi, bir oğlu dünyaya geldi.
Mustafa Bey Asumanla evlendi, ikinci gelini Nermin Hanım ilk başlara kırıcı davransa da zamanla düzeldi; aralarında samimi ve güven dolu bir ilişki kuruldu.
Yaşlı kadın bir gece uykusunda, ne oğluna ne torununa kırgınlık duymadan, sessizce aramızdan ayrıldı.




