Gelin Kayınbiraderimin Çocuklarına Bakmamı İstedi, Sonra Üç Gün Boyunca Ortadan Kayboldu! – “Ne Olur, İroşka, Sana Emanet Ediyorum, Başka Kimsem Yok!” diye Yalvararak Bıraktı ve Sonrası Felaket Oldu…

Kayınbiraderimin kız kardeşi çocuklarını bize bırakıp üç gün ortadan kayboldu

Ay, İremciğim, gözünü seveyim! Bak, bu hayati mesele, cidden! Kimseye bırakamam çocukları, annem yazlıkta, tansiyonu fırlıyor, onu telaşlandıramam ki. Ama sen benim favori yengemsin, en anlayışlısısın! Sema öyle hızlı konuşuyordu ki, kelimeler birer hayalete dönüştü. İrem, çok acil işler, sadece akşama kadar ve ya ne olur yardım et gibi kelime öbeklerini zar zor yakalayabiliyordu.

İrem, apartman kapısının ağzında bir elinde toz beziyle duruyor, ötekiyle ise tasmasını koparacak gibi çeken sosis köpeği Boncuku tutmaya çalışıyordu. Boncuk, eve dadanan bu yabancı misafirlere deliler gibi havlıyordu. Misafirler ise kayınbiraderinin kız kardeşi Sema ve onun iki oğlu: yedi yaşındaki Burak ve dört yaşındaki Keremdi. Çocuklar kapının önündeki paspasa çamurlu ayakkabılarla hoşgeldin derken, şimdi de duvardaki duvar kâğıdını ufak elleriyle kemiriyorlardı.

Sema bir dakika, İrem, akrabası karşısında kendine nefes arası açmaya çalıştı. Ne akşamı? Bugün cuma. Okanla hafta sonu için Sapancada otele rezervasyon yaptık, iki aydır şu tatili bekliyoruz.

Sema ellerini havaya öyle bir savurdu ki, omzundaki dev çantası neredeyse düşüyordu. İçinin tamamen çocuk eşyası dolu olduğu her halinden belliydi.

Ayy, ne oteli yahu? Daha gençsiniz, sağlıklısınız, dert etmeyin. Ama benimkisi hayat memat meselesi! Bana önemli bir iş görüşmesi çıktı… Başka şehirde. Süper imkanlar! Eğer şimdi gitmezsem o fırsat kaçar. Çocuklar için çalışıyorum, hepsini düşündüğümden! Zaten kocam yok, nafaka desen kuruş… Biliyorsun işte.

Burnunu çekip en zavallı bekar anne bakışlarından birini attı. Sema bu bakışta ülkenin Oscarı olsa alırdı.

O sırada mutfaktan Okan göründü. Elinde ekmek arasıyla geldi ama kardeşini ve çocukları görünce ağzı açık kaldı.

Sema?! Hayrola? Biz bir saate çıkıyorduk hani.

Okan! Canım abiciğim! Sema ona doğru atıldı, Okanı devirecek gibi. Kurtar bizi! Bu çocukları sana amanet etmem lazım, sadece bir gün! Yarın öğleye döneceğim, vallahi bak! Burakla Kerem çok uslu, çaktırmadan valla yaşarlar. Bir çizgi film, bir kurabiye… Tüm gün sessiz sedasız, altın çocuk bunlar!

Okan karısıyla göz göze geldi. İrem o bakışı tanıyordu: bir kısım şefkat, büyük bir korkaklık, mini mini bir skandal endişesi. Okanın yufka yürekliliği Sema tarafından büyük ustalıkla kullanılıyordu, elbette.

İrem, ya şey… Okan mızmızlandı. Erteleyebilir miyiz acaba? Sema hakikaten iş bulmaya çalışıyor, önemli yani.

Okan, rezervasyon yanmaz bak, dediğim gibi parası da gitti, dedi İrem, sessiz ama kararlı. Şu hafta bir defa kafa dinleyeyim dedim.

İnan iki katını veririm size! Sema araya girdi. İlk maaşımdan! Parayı da yollarım, sofrayı da donatırım. Allah aşkına! Ne yapayım, bakım evine mi vereyim çocukları haftasonu için?

Tam o anda Kerem ortalığı havalandırarak hapşırdı ve burnunu mont koluna silip geçti. Burak ise çoktan salona dalıp televizyonun sesini sonuna kadar açmıştı.

Peki, iç çekti İrem, sinirinin hangi kata ulaştığını hissederek. Yarın öğlen. En geç. Saat ikiyi geçerse annenin yazlığına bırakırız çocukları, annemin tansiyonuna da selam söylemiş sayarız.

Nereden buldun dünyalar iyisi yengeyi?! Sema rujunu yanağa bulaştıran bir öpücük kondurdu, çocukların ceketlerini bir anca fırlattı, Okana bir poşet yığdı ve vedalaşmadan uçar gibi kapıdan çıktı. Hattayım, sizi seviyorum, öptüm!

Kapı kapanınca evde kısa süreli bir sessizlik oldu, sadece televizyondaki reklamlar suratı buruşturuyordu.

Ee, dedi Okan mahcup bir gülümsemeyle Tatil hayaldi, gerçek oldu.

Hiç sorun değil, dedi İrem, koridordaki bataklığı görmemek için kendini mutfağa attı. Yeter ki evi tarlaya çevirmesinler, bir gün dayanırız.

İlk saatler nispeten sorunsuz geçti. Çizgi film ve bir kase şekerlemeyi kapan çocuklar bir kenara çekildiler. İrem, Semanın bıraktığı poşeti karıştırdı. İçinden iki takım iç çamaşır, ikisine de birer külotlu çorap, çatlamış bir tablet, ucuz cips paketi çıktı. Yok ilaç, yok oyuncak, yok adam gibi yemek.

Pijamadan da koymamış, dedi İrem, eşyaları tek tek incelerken. Diş fırçası? O da yok.

Ben inip marketten fırça alırım, süt de alırım, mısır gevreği de alırız. Çocukların sabah karnı aç kalmasın, gönüllü oldu Okan.

Asıl macera ise Kerem şekerden enerji patlaması yaşamaya başlayınca başladı.

Çorba istemiyom! yellendi masa başında, patates püresini masaya resim yapar gibi sürdü. Nugget istiyorum! Annem hep nugget alır!

Bizde nugget yok, sabırla anlattı İrem, masa temizlemeye çalışırken. Ev köftesi var, mis gibi. Bir dene bakayım.

İğrenç! tabak havada bir yolculuk yapıp yere çakıldı.

Boncuk hemen köfte avına çıktı. İrem dişlerini sıkıp bezi kaptı. Burak da tıpkı kardeşi gibi tabağını itti.

Ben de yemiyorum. Okan amca, pizza söylesene.

Pizza sağlıksız, pedagogluğa girişti Okan. Yengenin yemeği daha iyi.

Annem der ki, yemek yapmak enayilikmiş, sipariş ver gitsin, diye derin bir felsefi çıkarım yaptı Burak.

İrem ile Okan bakıştılar. Akşam uzun olacaktı.

Çocukları zar zor sandviçle doyurup, eski Okan tişörtleriyle salondaki çekyatta yatırdılar, kendileri ise gece yarısı bitap bir halde yataklarına düştüler.

Yarın iki gibi çeker giderler, mantra gibi tekrarladı İrem. Belki sinemaya gideriz.

Tabii ki, Okan sarıldı. Bir daha olmaz. Sema biraz… dağınık ama aslında iyi niyetli.

Cumartesi sabahı alarm, Burakın mutfak dolabını karıştırırken bir kavanoz karabuğdayı patlatmasıyla çaldı. Karabuğday mutfağı kutuplara çevirdi.

Yanlışlıkla oldu, homurdandı Burak, uykulu İremi görünce.

Kızma, dedi İrem, sabır barometresiyle. Al süpürgeyi, yardım et temizleyelim.

Ben bilmem öyle işleri, ilan etti Burak. Bizde annem yapar, yazlıktaysa babaannem. Ben erkeğim sonuçta.

Öğlene doğru ev tam bir savaş alanıydı. Oyuncak olmayınca yastıklar kaleye, dergiler makasa, evin kedisi akrobasi eğitimine alet oldu ama kedi akıllı çıktı, kendini dolap üstüne kilitledi.

Tüm çanlar 14:00’te çaldı. Zil yok.

14:30. Hâlâ yok.

Ara şu Semayı, dedi İrem.

Okan aradı. Sonsuz çalma, robot ses: Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor.

Belki yoldadır? önerdi Okan. Şehirlerarası yol malum, çekmez bazen.

Cumartesi iş görüşmesi mi olur Okan? kollarını kavuşturdu İrem. Sen hiç inandın mı bu masala?

Akşama kadar beklediler. Sema’nın telefonu hâlâ kapalı. Kerem mızmızlanmaya, Burak ise tablet şarj olmadığı için ortalığı karıştırmaya başladı. Sema tabii ki şarj kablosunu bırakmamıştı.

Bugün de gelmeyecek, dedi İrem cama bakarak. Okan, ayıp bu!

Ya telefonsuz kaldıysa? Otobüsü arıza yaptıysa? Okan özür üretme fabrikası gibi çalışan suratla bekledi, ama kendi de çaresizdi.

Gece kâbus oldu. Kerem yatağı ıslattı, çarşaf değiş, kanepe sil. Burak koridorda ışık açık kalsın diye diretti, canavarlar varmış. İremden uykuya dair hiçbir şey kalmadı.

Pazar sabahı, Sema’nın telefonu hâlâ Cihangirdeki esnaf gibi, pazar günü kapalı.

Ben Okanın annesini arayacağım, dedi İrem kahvaltıda.

Sakın! Okan ödü koptu. Geçen hafta kriz geçirdi, şimdi kadına Sema kayıp dersek mahvolur. Akşama kadar bekleyelim. Bu kadın çocukları sonsuza kadar terk edecek hali yok ya!

Okan, yarın işe gidiyorum, rapor dönemi. Sabah sekizde bilgisayar başında olmam lazım. Peki bu çocuklara kim bakacak?

Bugün izin alırım, çözüm buldu Okan.

Öğlen gelince beklenen felaket gerçekleşti. Kerem, koşarken İremin düğün hediyesi olan vazoya çarptı. Camlar yere çakıldı; ses bina boşluğunda yankılandı.

Benim suçum değil, diye bağırdı Burak hemen. Kerem yaptı!

İrem sessizce süpürgeyle camları temizledi. Ağlamak istedi, ama vakit yoktu. Sadece soğukkanlı bir öfke vardı. Sonra içeri geçtiği Okana şunu dedi:

Yarın sabaha kadar ortada yoksa, çocuklarını polise ve çocuk esirgeme kurumuna bildiriyorum.

İrem! Ne diyorsun, benim kardeşim sonuçta! Çocukları devlete mi vereceğiz?

Sema da anlasın artık çocuk bakmanın kaç para, kaç sinir harcadığını! Biz garson muyuz, evimiz otel mi? Niye birinin canı eğlenmek istedi diye eğlencemizi, eşyamızı, sinirlerimizi yakıyoruz?

Eğlenmeye mi gitmiş, iş görüşmesindeymiş!

Bak ben sana bir şey göstereyim! dedi İrem.

Telefonunu açtı. Semanın profili kapalıydı, ama İremin arkadaşı Songül de Semayı tanıyordu. Songülün hikâyesinde bir fotoğraf: Sema, mayoyla, elinde kokteyl, havuz başında! Konum: Gölcük SPA Otel. Altta not: Kızlar, bir kaçış bize de lazım, sonuna kadar hak ettik!

Okan ekrana bakarken kızarmaya başladı.

Eski foto, herhalde? mırıldandı, ama sesi titredi.

Bugünün tarihi yazıyor Okan. O mayo geçen hafta vitrine çıkmış, yeni sezon. Bizi uyutmaya çalıştı! Gitmiş keyif çatmaya!

Okan yere çöküp yüzünü ellerine gömdü.

Ne yapacağız şimdi?

Ben ne yapacağımı söyledim. Yarın çocukları ofise götürüp toplantı odasına tıkacağım, sen de anneni arayacaksın. Gelsin alsın torunlarını, ister spa havuzundan kızını çekip çıkarsın, umrumda değil. Sabır kalmadı.

Pazartesi gecesi ise jackpot geldi. Kerem ateşlendi. Stresten mi, yeni ortamdan mı, ne yediyse 38,5 dereceyi gördü. İrem sabaha kadar başında soğuk bezle nöbet tutup su içirdi. Okan da koridorda volta attı.

Sabah yediye doğru Sema’nın telefonu resmen hayata döndü: Abone tekrar erişime açıldı diye pıt mesaj geldi.

Okan anında aradı.

Alo? Semanın sesi uykulu ve aksi.

Sema! Nerdesin? dedi Okan öyle bir bağırdı ki, Burak yan odada sesi duyup sıçradı. Ne yaptın sen ya!?

Ne bağırıyorsun sabah sabah? gevşekleşti Sema. İş görüşmesi uzadı işte, ciddi yere düşmüş, söylemiştim.

Hangi iş görüşmesi? Havuz başında kokteylli?! Fotoğrafı gördük! Keremin ateşi var, durum vahim!

Ortada bir sessizlik oldu.

Yok ya, stalk mı yapıyosunuz bana? Özel hayat haram mı? Hayatımı kuruyorum burada! Yeni biriyle tanıştım. Ama çocuklar size bıraktım sapasağlam, siz mi hasta ettiniz, dava açarım ha!

Şimdi geliyorsun, yoksa çocukları bugün çocuk esirgemeye veriyoruz, Okanın sesi buz gibiydi.

Geliyorum! Histerik adamlarsınız hepiniz!

Sema üç saat sonra kapıdaydı. İrem, işyerinden izin almak zorunda kalmıştı. Küçük hasta olduğu için ne götürebiliyordu ne yalnız bırakabiliyordu.

Sema içeri daldı: Kokusu lüks, teni bronz, üstü başı mis gibi. Doğruca Keremin yanına gitti, divanda yatan zavallı oğlunu kucağına aldı.

Ayy kuzum! Aç mı bıraktılar, hasta mı ettiler? dedi ve gözlerinde bariz bir düşmanlıkla İreme baktı. Dedim ben sana, çocuk emanet edilecek kadın değilsin! Senin çocuğun yok zaten, nereden bileceksin?

İremin gözleri karardı. Bu darbe altta kalmazdı. Üç yıldır Okanla çocuk için uğraşıyor, hastane yolları nöbetleşiydi. Sema tabii ki hepsini biliyordu.

Çık… dedi sessizce İrem.

Ne? afalladı Sema.

Eşyalarını ve çocuklarını topla, bir daha bu evi görmeyeceksin.

İstemem ki zaten! dedi Sema, çocukların eşyalarını savururken. Hadi gelin Burak, Kerem, biz iyilerin yanına gidiyoruz. Anne size oyuncak, abur cubur alacak

Borcun var, dedi Okan kapıyı kapatıp önünde dikilerek.

Ne borcu yahu? Sema geri çekildi.

Vazo: beş bin lira. Market alışverişi: üç bin. Keremin ilaçları: bin lira. Manevi zarar: paha biçilemez, onu affettim. Toplam dokuz bin. Şimdi gönder.

Sen kafayı mı yedin, öz kardeşine mi fatura kesiyorsun? Semanın gözleri fırladı. O kadar param yok!

SPA oteline vardı, borca da bulursun. Yoksa hemen annemi arıyor, her şeyi anlatıyorum: iş görüşmesi, havuz, kokteyl, hatta fotoğrafı da atarım. Bakalım o zaman ne olacak?

Sema sinirle gözünü kıstı, cebindeki telefonunu çıkarıp parmağını ekrana çaktı.

Hayrını gör! dedi, para transferi sesi geldi Okanın cebinden; Bir daha sizi görmeyeceksiniz! Yardım istemek hata!

Keremi sırtladı, Burakı önüne kattı, kapıyı öyle bir çarptı ki apartman zıngırdadı.

İrem yavaş yavaş koltuğa gömüldü. Evde hâlâ ilaç ve ter kokuyordu, yenmiş abur cubur kağıtları yerde, duvarda ise o köftenin yağlı izi inatla duruyordu.

Okan yanına oturdu, elini tuttu.

Affet, dedi kısık sesle. Gerçekten salaklık yaptım.

Sen salak değilsin, başını omzuna yasladı İrem. Sadece iyi kalpli bir abisin. Ama bak, bir şey öğrendin: Sema’nın birazcık yardım tekliflerinin gerçek bedelini.

Evet, bir daha yok. Söz veriyorum.

Yarım saat böyle oturdular, artık sinir yerine dayanışma vardı. Sonra kalkıp sessizce evi temizlediler. Yerler silindi, çarşaflar yıkandı, odalar havalandırıldı. O üç günün stresi, tozla birlikte opaaa kapıdan gitti.

Akşam kayınvalide Naciye Hanım aradı.

İremciğim, nasılsın? sesi kırılgan. Az önce Sema aradı. Ağladı valla! Evden kovdular, çocuklara bakmadılar, para istediler… dedi… Doğru mu gerçekten? Nasıl yaptınız böyle, siz aile değil misiniz?

İrem derin bir nefes aldı. Eskiden açıklama yapar, abla gibi sakinleştirirdi. Ama bu üç gün çok şeyi değiştirdi.

Naciye Hanım, Sema size her şeyi anlatmamış. Merak ediyorsanız, bir sorun bakalım havuz başında iş görüşmesi nasıl bir şey? diye. Hatta buyurun gelin, torunlardan biri annem evde yemek yapmaz, enayilikmiş diyor, videosunu da izletiriz. Daha neler konuşuruz bir bilseniz!

Telefonda sessizlik. Sonra derin bir iç çekiş:

Anladım kızım… Tamam. Kızma bana, vallahi şımarttım onu.

Öyle kızmıyoruz, Naciye Hanım, sadece hakkımızı koruyoruz.

İrem telefonu kapadı.

Ne dersin, dedi endişeyle bakan Okana Hadi dev bir pizza siparişi verelim. En sağlıksızından. Yanına da güzel Türk şarabı. İzmir usulü kafa tatili!

Ya otel tatili? dedi Okan.

Haftaya seni gerçek otele götüreceğim. İkimizin telefonunu da uçak moduna alıp, dünyadan uzak!

Öyle de yaptılar. Bir hafta sonra Okanın telefonunda “Sema” yazısı belirdiğinde, Okan butona basıp susturdu, telefonu ters çevirdi. Ders öğrenilmiş, sınırlar çizilmişti. Akrabalık bağları bazen sadece uzaktan kaldıkça güçlenir; yeter ki, herkes kendi sınırını bilsin.

Okuyan herkese selamlar! Gülmekten, sınır koymaktan ve kendinizi sevmekten vazgeçmeyin.

Rate article
Lifequest
Gelin Kayınbiraderimin Çocuklarına Bakmamı İstedi, Sonra Üç Gün Boyunca Ortadan Kayboldu! – “Ne Olur, İroşka, Sana Emanet Ediyorum, Başka Kimsem Yok!” diye Yalvararak Bıraktı ve Sonrası Felaket Oldu…