Hayatta En Önemlisi: Lera’nın Ateşi Bir Anda 40,5’e Fırladı, Kısa Süre Sonra Da Nefes Kesen Krizler Başladı; İra, Kızını Kollarında Tutarken, Maksim Kendini En Korkunç Kelimenin Ağrısıyla Kayıp Ve Çaresizlik İçinde Buldu—Her Şeyin Anlamı O Gece Bir Anda Değişti

En Önemlisi

Sıcaklık Ezginin vücudunda rüya gibi bir hızla yükseldi. Termometre kırmızıya dönmüş, 40,5u gösteriyordu. Aniden bedeni kasıldı dalga dalga, öyle ki, Gülce bir an dona kaldı, gözlerine inanamıyordu. Ama sonra titreyen elleriyle koştu kızına, korkuyla karışık bir çaresizliğe sığındı.
Ezgi ağzında köpüklerle tıkanıp, soluk alamaz olmuştu; sanki biri içerden boğuyordu çocuğu.
Gülce dişlerini sıkarak Ezginin ağzını açmaya çabaladı, parmakları terden kayıyor, hiçbir komuta uymuyordu. Sonunda birden Ezgi yumuşadı, kendinden geçmiş gibi düştü annesinin kollarına. Beş mi, on dakika mıZaman diye bir şey kalmamıştı, sanki kalbinin attığı her vuruş, dünyaya yeni bir düzen veriyordu.
Gülce, Ezginin dili solunumunu kapatmasın diye ağzının başında bekledi, kafa kasıldıkça avuçlarında yandı, bütün ev küçüldü, küçüldü; geriye tek bir şey kaldı: Ezgi tekrar nefes almalıydı. Ezgi geri dönmeliydi.
Gülce bağırıyordumutfağa, duvarlara, göğe ve boşluğa. 112yi tuşladı, isimleri sanki ince bir iple hayata bağlar gibi, Ezginin adını yineledi defalarca.
Sonra Alperi aradı. Hıçkırık ve gözyaşı içinde güçlükle fısıldadı:
Ezgi Ezgi neredeyse öldü
Ama telefonda Alperin kulağına fısıldayan daha kısa, daha korkunç bir kelime olup geldi: Öldü.
Alper kalbini tuttu; öyle bir sızı ki, sanki göğsüne kızgın bir hançer sapladılar. Bacakları boşaldı, yavaşça koltuktan yere kaydı, içi bomboş, bedeni tükenen bir adam gibi.
Birileri kaldırmaya, ellerini tutmaya çalıştı, biri kolonya uzattı, biri su verdi, biri sırtını sıvazladıherkes binlerce rahatlatıcı şey söylüyor fakat seslerin hiçbiri Alperin çaresizliğinin taş duvarına ulaşamıyor, dalgalar gibi kırılıyordu.
Alper kendini toparlayamıyordu. Parmakları titriyordu, bardağı dişlerine vurdu, konuşmak isterken sadece kırık dökük heceler çıkıyordu bozulan bir saat gibi:
Ö-ö öld Ez Ezgi ö-öl-dü
Dudakları kızardı, nefesi kısaldı, elleri yabancılaştı.
Patronu Yavuz Bey, tereddütsüz, Alperi kolundan tuttu, koskoca siyah SUVuna neredeyse sürükleyerek oturttu. Kapıyı öyle çarptı ki içeride yankısı çınladı.
Nereye? Nereye gidiyoruz?!diye yüzüne bağırdı, Alperin gözlerine ulaşmaya çalışarak.
Alper ise tüm görme ve duyma yetisini kaybetmiş gibiydi, gözleri kocaman açıkbirkaç saniye hiç kırpmadan, gerçek ve kâbus arasında mahsur kalmış gibi.
Çocuk devlet hastanesidedi sonunda Alper, sözcüklerde hem acı, hem korku, hem de çaresizlik vardı, her biri boğazından sökülüyor gibiydi.
Hastane, Alperin hayatının en korkunç kelimesini duyduğu o noktadan çok uzaktı.
Yavuz Bey bir anda gaza bastı, araba şerit şerit savruluyordu, trafik lambaları bir rüya silüetine dönüştü: Kırmızı, yeşil, fark etmez!
Bir kavşakta öyle savruldular ki, karanlık bir cip birdenbire yanlarında peydahlandı, sanki gece tarafından örülmüş.
Birkaç santimle ölüm yanlarından geçti. Yavuz Bey direksiyonu kıvırdı, lastiklerden kıvılcımlar fışkırdı, araba yan döndü; hızın ve ölümün dansı havada yanık kauçuk kokusu bıraktı.
Alper hiçbirini görmedi.
Sessizce ağladı; yumruğunu dudaklarına yapıştırdı, boğulmasın diye.
Ve derken bir flaş patladı. Sanki bir anlığına, hafıza perdesi açıldı.
Ezgi üç yaşında. Boğaz enfeksiyonu; derece öyle yüksek ki, büyük insanların bile kanı çekilir. Ambulans enjeksiyon yapıyor, fitil verin diyor.
Küçük Ezgi, tavşanlı pijamasıyla yatağın üstünde, vücudu alev gibi, yüzü yaşlı. Gülce yarım saattir ikna etmeye çalışıyor. Ezgi burnunu çekiyor, elleriyle gözünü ovalıyor ve kapılıyorkederli bir teslimiyetle:
Tamam, koy… ama yakma!
Alper neredeyse yerde kahkahadan yuvarlanacaktı. İki gün önce camiye gitmişlerdi, Ezgi oradan hatırlamıştı; çünkü camide mumlar yakılırdı.
Yavuz Bey aracı, akşam ışıklarıyla yıkanan, uzun ve soğuk bir caddeye sürdü.
Hafıza bir başka resmi daha çaktı.
Birkaç hafta sonrası; Ezgi devasa gardırobun üstüne tırmanıyor. Küçük bir maymun gibi kıvrak, yaramaz. Göz göze gelince mutluluktan çığlık atıyor.
Bir anda dolap eğilmeye başladı ve bam!ağır gövde yere indi. Gülce çığlık attı, Alper atıldı, ama geç kaldı. Kocaman bir gürültü doldu odaya.
Ezgi kurtuldu; birkaç morluk, gözyaşı, korku ve avuçlarına bırakılan dev bir çikolata.
Çikolatayı görünce Ezgi birden sustu, burnunu koluna sildi ve ciddiyetle:
İki tane alabilir miyim?
Çikolata onun gizli mutluluk düğmesiydi.
Alper düşündü o an: Hastanelerde çikolata verseler, insanlar asla ölmezdi belki.
Bir başka sahne
Evde sessizlik, akşam, yumuşak bir lamba yanıyor.
Gülce diyor ki:
Yarın camiye gidiyoruz, şükür için mum yakacağız.
Ezgi, hayattaki en ciddi haliyle soruyor:
Yine popoma mı?..
Gülce yüzünü elleriyle kapatıyor, Ezgi iki gözle bakıyor: Gülüyorsunuz ama karar verin artık
Şimdi, arabada, o komik cümle Alperin kalbine bıçak gibi saplandı.
Çünkü, asıl hayat o saçmalıkların içindeydi.
Onun hayatı.
Yavuz Bey, Alperi hastaneye ulaştırdı. Araba öyle bir durdu ki, sanki vaktin bir anlığına bile gecikmesine tahammülü yoktu.
Ezgi hayatta,duydu ilk olarak Alper,hemen yoğun bakıma aldılar, saatlerdir doktorlardan haber yok.
Gülceyi hemen içeri aldılar. Alper ise beklemek ve dua etmekle baş başa kaldı
——-
Saat bir olmuştudünyanın tamamen yalnızlaştığı, sonsuz bir sessizlik gibi. Alper başını kaldırdı, gözleriyle ikinci kattaki pencereyi buldu; orada kızı için zaman bükülüyordu.
O pencereye, solgun bir film gibi, Gülce yansıdı. Kıpırdamadan bakıyordu; elleri yanda, bakışı öyle serin, sanki cama değil, Alperin kalbinin içine. Ne işaret, ne el, ne telefon; bir tek bakışında binlerce harf saklıydı.
Alper el salladıelleriyle korkularını savuşturmak istercesine. Aradı, açmadı. Yalnızca izliyordu; bir sevda hayaletinin titrek gölgesi.
Tam o anda telefonu çaldı. Kısa, sert bir çalınmaydı.
Sadece şunu dediler:
Buyurun gelin.
Sonra kapattılar.
Korku, üstüne öyle bir kalınlık çöktü ki, hava bal gibi ağırlaştı. Ayağa kalkmaya çalıştı, ama bacakları taş, vücudu, sanki yer tarafından aşağı çekiliyordu, kapıdan içeri girip en korkunç haberi almamak için direniyor gibi.
Gitmesi gerektiğini biliyordu; ama vücudu donup kalmıştı.
O sırada kapıdan bir hemşire çıktı. Genç, yorgun, ayağında yıpranmış pembe terlikler. Ona doğru yürüdü.
Alper bakarken iç dünyası darmadağın oldu.
Bitti. Şimdi, söyleyecekti.
Hemşire yaklaştı, hafifçe eğildi, sesi sert ama aydınlık bir kararla söyledi:
Hayatta kalacak. Kriz geçti…
Ve dünya yerinden oynadı.
Dudakları titriyor, neredeyse kendi değilmiş gibi. Alper zorla teşekkür demeye, ya da Allahım, ya da sadece doğru nefes almaya çalıştı. Ama sadece dudak köşeleri kımıldadı, elleri titredi, yanaklarından yaşlar aktısıcak, ve yaşayan.
—–
O geceden sonra, Alper için çok şey anlamını yitirdi.
İşini kaybetmekten artık korkmuyordu. Saçma ya da garip ya da hazırlıksız görünmekten korkmuyordu.
Tek anlamı olan, o geceye dair hafızasıydı. Dünyanın bir anda kopuvermesinin ne kadar kolay olduğunu biliyordu artık. Uğruna dağları yerinden oynatmaya razı olacağın birinin, önümden kayıp gitmesinin ne kadar basit olduğunu
Diğer her şey anlamını kaybetmişti.
Sanki dünya Önce ve Sonra diye, korkunun ince bir çizgisiyle ikiye bölünmüştü.
Diğer tüm korkular, gerçek sessizlikten önceki gereksiz gürültü gibi yok olup gitmiştiErtesi sabah, yoğun bakımın penceresinden süzülen loş ışıkta, Ezginin gözleri aralandı. Alper, Gülceyle birlikte başucunda duruyordu; annesinin elleri kızının avuçlarını sararken, Alper suskun, neredeyse nefes almadan izliyordu. Ezginin gözleri donuk bir merakla dolaştı, sonra babasına takıldı, çatık kaşlarını titrek bir tebessümle gevşetti.

Baba… dedi fısıltıyla, sesi boğuk ve yumuşacık, yine mum mu yakacağız?

Gülce hafifçe ağladı, ama artık korkudan değil; gözyaşındaki tuzda hayat vardı, umut vardı. Alperin boğazındaki yumru çözüldü. Ezginin minicik parmaklarını sıktı, çocuk tenindeki o tanıdık sıcağı hissetti ve sonunda, ilk defa derin bir nefes aldı.

Hayat, bir an için toparlanmıştı. O kırılgan, gülünç, sevgi dolu anlarmum yakmalar, yanlış anlaşılmış cümleler, çikolata pazarlıklarıaslında bütün felaketlerden güçlüymüş meğer.

Koridorun ucunda sabaha ilk ışık dokundu; yaşanmış her şey, eksilen ve çoğalan her an, artık göz kamaştırıcı geliyordu Alpere. O anda biliyordu: Korku ve kayıp ne kadar büyük olursa olsun, en önemlisi, hâlâ yan yanaydılar. Ve dünya, bu yüzden, tekrar dönmeye değerdi.

Rate article
Lifequest
Hayatta En Önemlisi: Lera’nın Ateşi Bir Anda 40,5’e Fırladı, Kısa Süre Sonra Da Nefes Kesen Krizler Başladı; İra, Kızını Kollarında Tutarken, Maksim Kendini En Korkunç Kelimenin Ağrısıyla Kayıp Ve Çaresizlik İçinde Buldu—Her Şeyin Anlamı O Gece Bir Anda Değişti